Sepya Söyeşiler
 
Televizyonda başaramayan reklamcıyım diye dolaşmasın…
 
“Kemal Sezer, MediaCat için Türk reklam tarihinin önemli isimlerini
yeniden gün ışığına çıkarıyor. Reklam ustalarıyla çok özel söyleşilerde ilk isim Vural Sözer.”
 
Vural Sözer’le başlarken…
 
Bir adam düşünün!..
Reklamı “yaşadıkça eğitim” gibi düşünmüş, İstanbul Reklam’da yüzlerce filmi düşünceleriyle etlendirmiş, sonra bu işin lisesini okumam lâzım diye Grafika-Maya’da çalışmış ve artık üniversiteye gitmem gerek diye Manajans’ta on yıl önemli kampanyalara imzasını atmış…
 
Bir adam düşünün!..
Marka isimleri (Örn. Çiti…) ve hepimizin her gün kullandığı kavramları üretip hayatımıza sokmuş (Örn. ‘Sırdaş Hesap’, ‘Mısır Gevreği’, ‘Paraçek’, ‘Bankamatik’)…
 
Bir adam düşünün!..
Otomobilini evinin önünde bırakıp, halkın ne konuştuğunu duymak için otobüslerle işine gidip gelmiş, Türkiye Reklamcılık tarihinde “sokak dili”ni en iyi kullanan üç yazardan biri olmuş ( diğer ikisinin Ersin Salman ve Ali Taran olduğu söylenir).
 
Bir adam düşünün!..
Yazdığı radyo programlarıyla, oykü ve polisiye romanlarla ilgi alanını oldukça geniş tutmuş, benzersiz işlere soyunup Müzik Ansiklopedisi yazmış, suluboya resim sergileri açmış, nefis bir müzikal olan Neş’e-i Muhabbet’i, ondört günde yazmış ve son yıllarda yazdığı dil kitaplarıyla büyük ilgi toplamış…
 
Bir adam düşünün!..
Hatta düşünmeyin, tanıyın istedik. Vural Sözer adı bugünün reklamcılarına yabancı gelebilir. O ve onun gibi çok değerli reklamcılar bugün neredeler, ne yapıyorlar, mesleği nasıl görüyorlar? Bu söyleşiler dizisinde işte bu soruların cevapları için onlara kulak vereceğiz.
 
Vural Sözere’i okurken bazen şaşıracak, bazen gülümseyeceksiniz. Ama o capcanlı, nefes alıpveren, insanı bütünüyle kavrayan diline hayran kalacaksınız. Bir cumartesi gini halen yaşadığı Kilyos’taki evinde söyleştik. Kesintisiz aktarıyorum.
 
Kendi ağzından Vural Sözer
 
Benim hayatım roman olur aslında! Kısacık nasıl anlatayım? Bu derginin ilgi alanı içinde kalmaya çalışırsam, şunlar bilinebilir:
 
Yetmişe dayalı merdivenin en üst basamağındayım. Kilyos doğumluyum. Yüksek Ticaret’te okurken, okulu bırakıp evlendim, gazeteci oldum. Gazeteciliğin her aşamasından geçtim. Bülten dağıtıcılığından yazı işleri müdürlüğüne kadar.
 
İstanbul Reklam’ın kurucusu Süheyl Gürbaşkan yakın dostumdu. Onun önerisiyle İstanbul Reklam çizgcilerine fikirler üretmeye başladım. Oğuz Aral, Altan Erbulak, Mıstık, Nihat Bali, Erim Gözen… kimler yoktu ki! Sanki reklam değil matrak bir iş yapıyor gibiydik. Dalga, şamata. Bir süre sonra ‘reklamcılık galiba ciddî bir iş’ diye düşünmeye, ayrıca bu işi Yahudilerin daha iyi yaptığını da anlar gibi olmaya başladım.
 
Geride reklamcılık üzerine iki kitap (Rubikon ve Bir Reklamcı Aranıyor) bırakarak, Grafika-Maya’ya geçtim (şimdiki Grafika). Hiç unutmam, Süheyl: “Ne gidiyorsun, rahat mı battı?” diye sormuş, ben de “bu mesleğin bir de lisesini bitirmek istiyorum…” demiştim.
 
Grafika-Maya’dan ayrılırken de: “Hayrola, nereye?” diye sormuşlar; biraz da utangaç bir edayla “yılbaşı zammından mutlu değilsen, bir şeyler düşünürüz”e benzer lâflar etmişlerdi. “Sağolun, burada çok şey öğrendim… izin verirseniz, reklamcılığın üniversitesine gitmek istiyorum… para önemli değil…” demiştim.
 
Üniversite dediğim Manajans’tı. Üstelik, bana “gel” diyen de yoktu. Gazetelerde yayınladıkları ilânla, metin yazarı arıyorlardı. Başvurdum ve beklemeye başladım. Boşta kalmıştım. Bir türlü yanıt çıkmıyor. Bir ay sonra, “ulan pirince giderken evdeki bulgurdan mı olduk acaba” diye düşünmeye başladığım günlerdi. Eli Acıman: “Çağırın bu adamı ben bir görüşeyim…” demiş.
 
Gittim. Konuştuk. Anlaştık. Bugün, bana reklamcılıkta bırakılmış izler arasında sayılabilme onurunu kazandıran çalışmalarımın tümü, Manajans’ta geçen yıllarımın (10 yıla yakın süre) ürünüdür.
 
Genç reklamcılara şunu öğütlüyorum. Reklamcılık, adamın beynini yer, bitirir. Reklam düşünürken, beyninizi içi hışırlaşmış karpuza çevirmeyin. Başka alanlara da kafa yorun. Beni besleyen, öbür alanlarda verdiğim ürünler oldu.
 
İstanbul Radyosu’na 40’a yakın radyo oyunu yazdım. İstanbul Televizyonu’nda uzun süre parodilerim yayınlandı. Cumhuriyet gazetesinin mizah eklerinde (Ciddiyet) yıllarca Dert Babası imzasıyla yer aldım. İki perdelik güldürü oyunum Pamuk Eller Cebe, Çevre Tiyatrosu’nda sahnelendi. Şan Tiyatrosu için yazdığım Neş’e-i Muhabbet adlı müzikalin gördüğü büyük ilgi üzerine, yine aynı tıyatro için Yavuz Turgul’la birlikte, Bin Yıl Önce Bin Yıl Sonra’yı yazdık.
 
Kitaplarım var: Palyaço (öyküler), Gümüş Kulplu Dünya (öyküler), Yosmalar Feneri (polisiye roman), Cesetler Merdiveni (polisiye roman), Rubikon (İstanbul Reklam’ın öyküsü), Bir Reklamcı Aranıyor, Müzik (Ansiklopedik Sözlük), Atatürklü Günler, Yanıldın Sevgili Sait Faik, Çoban Salatası (yazım kılavuzu), Dil Haşlama (deyimler sözlüğü), Baba Tatlısı (atasözleri sözlüğü), Dilinizi Eşek Arıları Sokmasın (yazım kılavuzu, 2008, bu yazı yayınlandıktan sonra, v.s.)
 
Reklamcılığı bırakalı kaç yıl oldu, şimdi ne yapıyorsun?
 
Ataköy’den kendi köyüme, benim için gerçek ata köyü olan, doğduğum yere Kilyos’a kesin dönüş yaptıktan sonra reklam düşünmez oldum. O korkunç depremde zangır zangır sallanan on ikinci kattan, kendimi iki katlı eve atalı üç yıl (şimdi dokuz yıl, v.s.) oluyor. Reklam düşünmesem de medyayı izlemeden yapamıyorum. İzlediklerim arasında “bu çalışmanın içinde keşke bende olsaydım” dediklerim de oluyor; “bu da iş mi lan” dediklerim de.
 
Kilyos’ta bir de bahçem oldu. Günlerim gülleri budamakla, çimleri sulamakla geçiyor. Bu arada domatesti, salatalıktı, sivribiberdi yetiştirmeye merak saldım. Ne dertli işmiş! Doğa ne acımasızmış! Fideleri dikiyorsun, büyüsünler diye gözlerinin içine bakıyorsun; danaburnu denen bir meymenetsiz, salyangoz denilen bir sümüklü, senden önce yiyip gidiyor. Gülleri, o güzelim goncaları bitler kemiriyor. Eriklerin, ayvaların, elmaların içinde, damak zevkleri birbirinden farklı kurtlar cirit atıyor. Ayvayı yiyen elmaya yanaşmıyor! Onlarla boğuşuyorum. Tarım ilâçları alıyorum. Basarken üzerlerine ilâcı bir yandan da içime bir hüzün çöküyor. “Yanlış bir şey mi yapıyorum” diyorum kendi kendime. “Gariplerin rızkıyla mı oynuyorum acaba!” Kurtarabildiklerimle, şöyle “bahçeden” dedikleri türden bir salata, beş yıldızlı otellerin oda servisi fiyatına mal oluyor! Olsun, kendim dikiyor, kendim yiyorum ya!
 
Kış aylarını köyde arkadaşlarla kahvede tavla oynayarak; evde resim yaparak; hep sonraya ertelediğim kitaplarımı yazarak; yayınlanmakta olan kitaplarımı yeni baskılara hazırlayarak geçiriyorum. Kilyos’un telefon düzeni dijital olmadığından; analog diyorlar, (şimdi dijital ve aşağıdaki sorunların hiçbiri yok… v.s.) internete bağlandığımda geçireceğim sinir krizlerini (kesintiler yüzünden) önlemek için yatıştırıcı ilâçlar alıyorum. Evdekiler, bu inatçılığım uyuşturucu bağımlılığına dönüşürse ne yapacaklarını düşünüyorlar!
 
Hafiften göbeklenir gibi oldum. Gıdım giderek hindi gıdısını andırır biçim aldı. Tıraş olurken, aynadaki yüzüme, “ben bu adamı bir yerden tanıyorum galiba” diyerek bakıyorum! Sakallarım ağardı! Saçlarım idare ediyor şimdilik, direniyorlar! Ellerimde damarlar belirginleşti. Üzeerlerini çiller kapladı. Anlaşılan o ki ellerim yaşlandı galiba! Aldırdığım yok! Beynimin göbek bağlamaması için ne gerekiyorsa yapıyorum! Durum bu!
 
Öykü ya da oyun yazarken mi kendini daha iyi hissediyorsun yoksa reklam yazarken mi? Başka bir deyişle hangisinde kendini daha iyi ifade edebiliyorsun?
 
Reklam yazarlığında “kendini ifade etmek” diye bir kavrama rastlamadım. Ele aldığın ürün ya da hizmeti ifade edebilmek becerisi var. Burada, yaptığın işe yansıyan en önemli etken, üslubun. O da varsa!
 
Birlikte çalıştığım yazar dostlarım, ya da beni uzaktan izleyen meslekdaşlarım, benim yazdığım metinleri üslubumdan tanıdıklarını söylerlerdi. “Döktürmüşsün gene…” gibi sözlerle beni yüreklendirir, gönendirirlerdi. Hele, Necati Tosuner, noktalama imlerini kullanış biçimimi bile tanırdı. Manajans gibi zor bir grup içinde, yedek kulübesine hiç alınmadan, yıllarca üretken olmamda; hep ilk beşin içinde yer almamda, kendime özgü oluşumun payı var sanıyorum.
 
Yaptığın iletişime kendinden bir parça koydun mu, ya da denedin mi?
 
Anlaşılır olmak, bende takıntı boyutlarındaydı. Acımasız canavarlar; çeneleri testere dişli timsahlar (Ege Ernart, Hulki Aktunç, Egemen Berköz, Yavuz Turgul, Jefi Medina…), ve de assolistler (Eli Acıman, Faruk Atasoy, Seyfettin Evintan…) görmeden önce (hele, Acıman o bembeyaz kâğıdı kırmızı kalemiyle kan revan içinde bırakmadan önce), yazdıklarımı kahvecimiz Selâmi’ye, çevremizi temiz tutmaya çalışan Sultan’a okurdum. “Nasıl olmuş? Söylediklerim anlaşılıyor mu?” “Güzel… anlaşılıyor elbette…” derlerse tamam. AEG buzdolaplarının üç kapılısını Sultan’ın anlayacağı yalınlıkta anlatmanın ödülü, hedef kitleyi ıskalamamaktır. Bu da bir anlamda, reklamverenin parasını doğru harcamak; payına düşeni de helâlinden kazanmaktır.  
 
Yapı Kredi Bankası’da kafa yorduğumuz dönemdi. Başlayacakları yeni bir hizmet için çalışmamızı istediler. Yeni bir hesap türü. Adı: Hamiline Muharrer Mevduat Sertifikası. İnsanın okurken dili takılıyor. Kim anlar bundan? Bunu yalınlaştıramazsam, kendimi Sarayburnu’ndan denize atar, boğulur giderim, daha iyi. Gece, uykumdan uyanıp yazdım: Sırdaş Hesap. Ertesi sabah, ajans havalara zıpladı. Banka, önce şaşırdı (kabız olurlar biraz; devletin koyduğu isim değişir mi? gibi, v.s.) sonra kavradı. Bunları anımsarken, attığı golleri anlatan Lefter gibi mi oluyorum acaba?
 
Reklamcılıktaki değişimler
 
Reklamcılıkta çok büyük bir değişim var… vardı…başlamıştı… giderek kanser tümörü gibi her yanını sardı!
 
Ben, yazı kökenli bir reklamcıydım. Reklamcı olmadam önceki işimi sürdürür gibiydim. Reklam yazarları senaryo da düşünmeye başladığı zaman, iş çatallaştı. Çoğumuzda zaman kavramı yoktu. Yirmi, otuz saniyelik bir senaryoya, bir reklam mesajını sığdırmakta zorlanır olduk. Zaman bitiyor, anlatman gerekenleri bitiremiyorsun! Yazıda döktürmeye alışmışız ya!... Abdülhak Hamit torunları! Özetle, televizyon denilen bu farklı kulvar, bu kaçınılmaz değişim, yazar saltanatını, sultasını yavaştan yıkmaya başlamıştı. Ben de bu yakımdan paçayı kurtarmaya çalışanlardan biriyim (İstanbul Reklam’da 7,5 saniyelik çizgi filmlere, sözüyle-görüntüsüyle bir reklam metni sığdırma becerisini gösterdiğim halde… v.s.). Leb demeden leblebiyi kavrayan yönetmenler olmasa halim dumandı. Reklam düşünmeye (yazmaya demiyorum) başladığımda bir inanç egemendi: Makineye (yazı makinesine) bir kâğıt takmadan, hiçbir fikir üretilemez…di… sözde! İşte, şimdinin reklamcıları bu inancı, daha da ileriye giderek “kameraya bir kaset takılmadan…” kuralına dönüştürdüler. Senaryoya bile gerek duymuyorlar (biraz abartmışım, duymadıkları da oluyor… v.s.) Bugün çalışıyor olsaydım, ne yapar yapar, Sinan Çetin’in ekibinde yer almanın yollarını arardım. Şunu içtenlıkle ve inanarak söylüyorum: Düşündüğünü görüntüye dönüştüremeyen (bunu görüntü düşünemeyen diye de söyleyebilirim) reklamcılığa soyunmasın. Televizyonda kendini kanıtlayamayan bir yaratıcı grup, reklamcıyım diye ortada dolaşmasın…