Sigara yok, çakmak var!
 
Ege ekici tütün piyasası açıldı…
Tekel, harıl harıl tütün satın alıyor.
Gene ortalıkta sigara yok!
Sigara yapıp satmaktan aciz Tekel’in Bakanı da “Çakmak” soyadını taşıyor!
İşe bakın. Çakmağı var, sigarası yok bir ülke!
Şimdi, bunu Sayın Demirel’e söylesek:
 “Neden sigara yok?” diye sorsak.
“Sigara vardı da biz mi içtik?” diye o da bize sorar!
Duman ettin bizi Demirel, duman…
(1 Mart 1980)
 
 
Kışlada Bahar
 
Sayın Demirel asker mektubu almaya alışıktır.
Genellikle ünlü şarkıdaki gibi, tezkere özlemiyle dolu olur buruk asker mektupları!
“Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım…”,
“İbibikler öter ötmez ordayım…”,
“Tüfekleri çatar çatmaz ordayım…” ya da
“İşte hancı ben her zaman böyleyim…”,
“Şu bizim hesabı gör yavaş yavaş…” gibi duygusal sözcüklerle biter.
Yalnız, Sayın Demirel’in aldığıyla, bildiğimiz asker mektupları arasında ufak bir ayrıcalık vardır.
Sayın Demirel’e gönderilen mektuplarda tezkereyi, mektubu yazana değil, alana verirler… (5 Ocak 1980)
 
 
Liderler Üşüttü
 
Ankara’nın gergin havası
2 lideri halsiz düşürdü…
 
Vural Sözer
Ankara’dan bildiriyor.
 
Bir süredir hafıf kırgınlık geçiren Sayın Demirel ile Sayın Ecevit’in rahatsızlıkları giderek arttı.
Bozkırın ayazında aşağı yukarı koşturan liderler, sonunda iyiden iyiye üşüttüler.
Diyalog için el sıkıştıkları sırada birbirlerinden mikrop kapmış olabilecekleri de düşünülen liderler, güçlükle ayakta durabiliyor.
Ecevit’in konuşmaktan bademcikleri şiştiği için, hiçbir şey yutmuyor.
Gargara yaparak iyileşmeye çalışıyor.
Demirel ise hazımsızlık çektiğinden ne önerilirse önerilsin yemiyor.
Yese de hazmedemiyor, hemen çıkarıyor.
Her iki hastaya da doktorları damardan “Mektupmisin”, “Diyalogonorin” ve “Kumandanizem Forte” uyguluyor.
Geçmiş olsun. (19 Ocak 1980)
 
Görünmez Kazalar
 
Salı gecesi TV’de iş kazaları ve nedenlerini içeren, çok ilginç bir program izledik.
Uğradıkları kazalar sonucu; elleri, kolları sakat kalmış; sağlıkları bozulmuş emekçilerin anlattıklarını, kendi ağızlarından dinledik.
Emekçi sağlığıyla ilgili önlemlerin alınmadığı işyerlerini gördük.
Programı oluşturanların inceleme olanağı bulamayacakları bir iki kaza kurbanını da biz tanıtıyoruz:
 
Süleyman adında bir işçi
- Nasıl oldu kaza, anlat Süleyman?
   - Biz, üç arkadaş aynı koltuğun üzerinde çalışıyorduk!
   Birden makineden acayip sesler gelmeye başladı.
   Ne olduğumuzu anlamadan, tepetaklak üçümüz de aşağıya düştük.
   Benim kafam çatladı. Beynim sarsıldı. Çenem açıldı.
   Bütün kabahat bizi oraya çıkartan patrondadır…
   Bir gün tepesi aşağıya düşeceğimizi bile bile çalışıyorduk…
 
Necmi adında bir işçi
- Nedir bu halin, anlat Necmi?
- Benim, işi becerip beceremeyeceğime bakmadan, hemen tezgâhın başına            oturttular.
Ağır sanayi işlerini çocuk oyuncağı sanıyorlar!
Bir gün presin altında kalıverdim! Pestilim çıktı…
Şimdi, ezik bir vaziyette dolaşıyorum. Sakat kaldım.
Kabahati, bana kıvıramayacağım işi veren işverende görüyorum.
Artık benden hayır gelmez…
 
Aslan adında bir işçi
- Anlat aslanım başına geleni!..
- İşe başladığımda gaz ocakları konusunda hiçbir bilgim yoktu…
Kısa zamanda yetiştim.
Bir ocağı tek başma yapabilir hale geldim.
Tam usta olacağım sırada, bir gün, kazan patladı. Haşlandım…
Patronum suçludur.
Haşlanacağımı bile bile beni çalıştırdı.
Bu arada beynim de haşlandı.
Rakı mezesi gibi oldu!
Çok üzülüyorum.
 
İşveren ne diyor?
- İşe girerken işverenden iyisi yoktur!
Şöyle çalışırım, böyle çalışırım diyerek bir yığın dil dökerler…
Hallerine acır, işe alırsın; karınları doyar, kıçları pantolon görür, sonra seni beğenmezler.
Kendi yeteneksizliklerini yükleyecek adam ararlar.
Kafasızlar daima düşmeye, ezilmeye, haşlanmaya mahkûmdur.
Bundan böyle işime adam alırken, yalvarmalara kulak asmayacağım.
İş yapacak adama iş vereceğim.
İşten anlayanları seçeceğim… (23 Aralık 1978)
 
 
 
Sorayım Dedim
 
Dedim, bakkal o nedir?
Dedi, ampuldür.
Dedim, bir tane verir misin?
Söyledi yok, yok…
 
Dedim, oğlum o nedir?
Dedi, Samsun’dur.
Dedim, bir paket verir misin?
Söyledi yok, yok…
 
Dedim, ağam o nedir?
Dedi, mazottur.
Dedim, şunu doldurur musun?
Söyledi yok, yok…
 
Dedim, evlât o nedir?
Dedi, dövizdir.
Dedim, memlekete getir.
Söyledi yok, yok…
 
Dedim, Başbakan o nedir?
Dedi, hükümettir.
Dedim, gider misin?
Söyledi yoook… yoook.
 
(22 Mart 1980)
 
 
Adam Başı Bir Sayı
 
Beyoğlu’nu bir hazine ele geçirmişcesine buluşumuz, okulla ev arasında dekovil düzeniyle gidip geldiğimiz lise yıllarının sonlarına rastlar.
Birahaneleri, sinemaları, genel evleri; horozlaşmış çatal çatal sesimiz, yüzümüzde sakal niyetine geliren üç-beş tüyümüz ve ergenlik sivilcelerimizle dolaşır, delikanlılık taslardık.
Ağacamii’ndeki Lüksemburg adlı bilârdo salonunu da o sırada keşfetmiştik.
Her katında bilârdo masaları olan birkaç katlı binaydı.
En üst kattaki pahalı masalarda ustalar oynar; öbür katlardaki masaların başında, ders saati boş geçen sınıftan beter bir dalaşmadır giderdi.
Çay ocağı en altta, merdivenin yanındaydı.
Bilârdo masalarının saat ücreti de ocağın berisindeki küçük bir bölmede hesaplanırdı.
Garsonların arasında, yetmiş belki de seksen yaşlarında, ufak tefek, in aşağı çık yukarı koşturmaktan kurumuş kalmış bir de ihtiyar Rum vardı. “Napolyon” diye çağırırdık.
Gerçek adını bilmezdik.
Bembeyaz garson gömleği, bembeyaz saçları, bembeyaz yüzüyle okul piyesinde ihtiyar rolüne çıkmış çocuk gibiydi Napolyon.
Oyun bitince, kaçıncı katta olursak olalım, istekanın dibini yere vurarak, var gücümüzle: “Napolyooon!.. Saat kees… Para aaal…” diye seslenirdik.
O gürültüde ta aşağı kata ses duyurmanın başka olanağı yoktu.
Napolyon, çok geçmeden, kaç dakika oynadığımızı hesaplatmış, elinde ufacık kâğıt parçasıyla gelirdi.
Hesabı paylaşır öderdik.
Adam başına daha az para ödemek için, genellikle dört arkadaş oynardık; ikişer ikişer eş eşe…
Benim, oyundan çok, yaptığım sayıları duvardaki çörkünün (abaküs) toplarını, istekanın ucuyla “şık” diye çekip yazması hoşuma giderdi. Fiyaka!..
Bunları durup dururken, öğrencilik anılarım tazelendiği için yazmıyorum.
Sayın Demirel’i bizim Napolyon’a, anarşiyi de bilârdo oyuncularına benzetiyorum.
Pazartesi günü saat kesildi!..
Hesap ödendi!..
Çörkü topları başa alındı. Oyun sıfırdan açıldı.
Bakalım anarşi kaç sayı çekecek!
 
(17 Kasım 1979)
 
 
 
Ankara’ya gittim, karşılıklı oturdum
Demirel’i demir gibi buldum…
 
“Bu düzeni değiştireceğiz…
Hakça bir düzen getireceğiz…
Ne ezen, ne ezilem olacak…”
 
Sayın Demirel ile karşılaşmışlığım, oturup konuşmuşluğum olmadı… Hiç.
Onu, yaptıklarıyla, anlattıklarıyla tanıdım. “Bu hükümet gitsin…”, “çekilsin…”, “itelim düşsün…” dileklerinin yoğunlaştığı şu günlerde, gideyim, kendisiyle bir görüşeyim istedim.
Hükümet giderse başımıza geleceklerle ilgili bir bildiği vardır her halde diye düşündüm.
Buyur ettiler. Karşılıklı, baş başa aşağıdaki konuşmayı yaptık:
 
- İktidara gelmek mi istiyorsunuz?
- Evet.
- Çok mu?
- Çok istiyorum.
- Mama mı var?
- Anlamadım.
- Mama mı var dedim.
- Ne maması?
- Bağışlayın. Ben kitabî konuşmayı pek beceremem de… Şey demek istedim… İyi mi oluyor yani iktidara gelmek?
- İyi oluyor elbette.
- Gelin… Engel olan mı var? Meclis’in aritmetiğinden mi çekiniyorsunuz yoksa?
- Koltuk hesabını mı kasdediyorsunuz?
- Evet.
- Dört yüz elli koltuğu saymak, ya da dört yüz elliden şu çıkarsa elde ne kalır’ı bulmak için hesap uzmanı olmaya gerek yok ki. Bir bilinmeyenli, iki bilinmeyenli, üç bilinmeyenli denklemlerle uğraşırım ben.
- Üç bilinmeyenli denklem, Üçüncü MC mi?
- Neden olmasın! Allah’ın hakkı üçtür. İkiyi veren üçü de verir… Fakat…
-… fakat!
- O zaman memleket eski hamam eski tas olmuş olur. Oysa artık hamamlar da taslar da değişiyor.
- Düşündükleriniz var! Öyle anlaşılıyor.
- Evet. Tek başımıza iktidar olmanın yollarını arayacağız.
- Nasıl?
- Özetle anlatayım. Ülkede her konuda birlik ve beraberliği, hakca düzeni sağlayacağız. Ne ezen, ne ezilen olacak. Eğitim kurumlarına birer düğün evi coşkusu, sevinci getireceğiz. Kimseyi işsiz bırakmayacağız. Petrolümüzü muhakkak bulacağız. Dışarıya Türk malları satacağız. Dövizimizi titizlikle, yurt kalkanmasına harcayacağız. Kaçakçılığı, üçkâğıtçılığı, arsa yağmasını, imar anarşisini, vergi kaçakçılığını kesinlikle önleyeceğiz… Çarşıyı, pazarı denetim altın alacağız. Hayatı ucuzlatacağız. Tekel Bakanlığı’nın hizmet alanını değiştireceğiz. Rakıyla, sigarayla uğraşan bu bakanlığı, halkın temel besin maddeleri olan etin, sütün, yağın üretimiyle, dağıtımıyla, ucuza satımıyla uğraşan önemli bir bakanlık haline getireceğiz. Halkı besleyeceğiz. Güçlü babalar, güzel analar, mutlu çocuklar diyarı yapacağız ülkemizi… Kimse yarınından endişe duymayacak… Kimse fikir suçundan, siyasal, dinsel inancından dolayı tutuklanmayacak… Kapayın ağzınızı…
-….
- Ağzınınızı kapayın...
- Hah?..
- Ağzınızı kapayın diyorum.
- Bana mı diyorsunuz?
- Evet, size diyorum. Ağzınız bir karış açık kaldı. Kapayın. Sinek kaçacak!
 
Not: Sayın Demirel bu yazıyı tekzip edebilir. Böyle bir konuşma yapmadığını söyleyebilir. Doğrudur, yapmadı. Ben uydurdum.
(23 Eylül 1978)
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Açık Teşekkür
 
Yakalandığım amansız MC illetini kısa
zamanda teşhis ederek, sağlığıma yeniden
kavuşabilmem için elinden geleni ardına
koymayan ve de bana bu günleri gösteren,
böyyük insan, vefakâr dost
Operatör Doktor Mecelog
Süleyman Demirel en başta olmak üzere;
çok değerli yardımcıları, Allah selâmet
versin Op. Dr. Vantrlok Hacı Hoca
Necmüddin Üfürükçü’ye; kendini kesip
biçmeye adamış, örnek insan
Op. Dr. Kurtolog Kıbrısîzade Neşterî’ye;
hastanede yattığım sürece, bir an olsun
başucumdan ayrılmayarak, yaptıkları
şaklabanlıklarla beni güldürüp eğlendirerek
kasıklarımın çatlamasına, dolayısıyla sık sık
altımın ve idrar torbamın sondasız boşalmasını
sağlayan tüm Mecelog Personele; konuştuğu
zaman ağzından bal akan o güzel sarışın
Hemşiranım’a, kendim ve yaşamlarını
kalemleriyle sürdüren tüm mizah yazarı
çizeri meslekdaşlarım adına teşekkürü
borç bilirim.
 
Vural Sözer
 
 
 
 
 
 
 
 
Kös kös düşünen ünlü düşünürler
 
Süleyman Efendi
Günümüzün en büyük düşünürü Süleyman Efendi’dir. Özelliği her şeyi düşündüğü halde, düşünmüyormuş gibi durmasıdır. Allah için çok düşünceli adamdır. Bir huyu vardır, konuşurken düşünmeyi sevmez. Düşünmeden konuşur. Düşündüklerini yapmaz. Yaptıktan sonra “ülen ben n’aaptım?” diye düşünür. Türk düşünce tarihine düşünmeden girmiştir; çıkmayı da düşünmemektedir. Bugün aklını kurcalayan tek şey “iktidardan düşünce nasıl yaparım?” düşüncesidir ki, bu onun bileceği iştir.
 
Kıbrısîzade Alpaslan Bey
Sütten kesilip tay tay durduğu günlerden bu yana hep aynı şeyi; yanı Türkiye’nın başına geçmeyi düşünmektedir. Bu yüzden başından geçmedik kalmamıştır. Uygulanmayan düşüncelerin durdukları yerde bozulup kurtlanacağına inanmıştır. O nedenle düşüncelerinin çoğu kurtludur, yenmez. Bugünlerde devamlı olarak “attan inersem acaba neye binerim?” diye düşünmektedir.
 
Vural Sözer
“Patrondan biraz zam istesem mı acaba!” diye düşünür. “Lüferin tanesi 100 lira; yesem mi acaba!” diye düşünür. “Sendikacının karısı nasıl olur da konken oynar!” diye düşünür. “Neden?”, “Ne olacak?”, “Ne yapmalı?”, “Var mı?”, “Sıkar mı?” diye düşünür. Sonra da çarşamba günleri Ciddiyet’ini takınıp, güldürecek şeyler düşünür!..
 
 
Ansiklopedik Bilgiler
Hz. Süleyman
 
Tarihteki gelmiş geçmiş Süleyman’ları konu alan bir azı yazayım dedim. Ansiklopedileri karıştırdım; pek çok Süleyman var! En başta Süleyman Peygamberden söz ediyor tümü. Bana da en ilginç o geldi.
Süleyman Peygamberin yaşamıyla ilgili geniş bilgilerin asıl kaynağı Kutsal Kitap’mış!
Zengin adammış. Firavunun kızıyla evlenmiş. Sur Kralı Hiram I ile birleşerek devletini büyük bir monarşi haline getirmeye çalışmış. Mısır’a Kilikya atları; Suriye’ye de Mısır savaş arabaları satarmış!..
Akabe körfezinde bakır tasfiyehaneleri varmış. Zenginliğiyle ünlü Seba Kraliçesiyle yakınlık kurmuş ve onun varlığından yararlanmış. Kur’an’da, Süleyman’ın yaşamıyla ilgili bölümler özetle şöyle:
“Biz, Davud’a oğlu Süleyman’ı ihsan ettik. Süleyman ne güzel kuldu…” Saad sûresi: 30.
“Küçük yaşta kendisine ilim verildi. Çobansız olan bazı hayvanlar birinin tarlasına girerek ekinini yediği zaman ortaya çıkan meseleyi, Süleyman, Allah’ın kendisine bildirdiği şekilde çözdü…” Enbiya sûresi: 78-79
“Cinler de Süleyman Peygamberin emrine verildi. Bunlar Süleyman Peygamber’in her istediğini yerine getirirlerdi…” Seba sûresi: 12-13
“Süleyman Peygamber ayrıca, dilediği zaman cinlerden, insanlardan, kuşlardan ordular toplardı…” Nemi sûresi: 17
Süleyman Peygamber’in kaç yaşında öldüğü kesinlikle bilinmiyor. Çünkü, öldüğü zaman ayaktaymış! Asasına dayanmış, duruyormuş. Bu nedenle emrinde çalışan cinleri uzun süre onun öldüğünü fark edememişler. Epey sonra, bir ağaç kurdu asayı kemirerek kırınca, Süleyman Peygamber devrilmiş ve ölü olarak ayakta durduğu o zaman anlaşılmış… Seba sûresi: 16
(8 Aralık 1979)
 
 
Öpülmekten korkmayın
 
Sayın Demirel’i, rakibini düşürmeyi kollayan boksöre benzetiyorum.
Her fırsatta gerilip gerilip sallıyor yumruğu!..
Ama, boşa sallıyor.
 
“Boksör olur…” dediler
Ben, lisede okurken birkaç yıl boks yaptım.
Galatasaray Kulübü’nde.
Sayın Ahmet Cömert antrenörümüzdü.
Belki beni, cılız 48 kilo Vural’ı anımsar.
Nişantaşı Kulübünden kendisi transfer etmişti.
Antrenmanda izlemiş.
Hareketlerimi beğenmiş:
“Bu çocuk boksör olur…
Galatasaray’a alalım, yetiştirelim şunu…” demiş.
 
Ama, olamadım
Boksu öğrendim fakat boksör olamadım.
Ordan bilirim.
Attığın yumruk yerini bulmazsa ringde boşuna çalkalar durursun.
Hatta, yerini bulmayan yumruğun peşinden, o hızlar uçar gidersin ringden. İplere takılırsın, çamaşır gibi. Gelir toplarlar.
 
Öpüşmeler
1952 yılından beri bu yokuştayım.
Ne öpüşmelere tanık oldum! Hâlâ da oluyorum.
Ne buruşuk, ne kanlı eller; ne karalar sıvanmış alınlar, ne etekler; ne popolar öpülüyor!
Öpüşmekten dudaklar aşınıyor.
 
Bir bakan, bir anarşisti nasıl öpermiş!
Sayın Demirel, n’olur bir gün de işe yarar bir şey söyle de yanaklarından öpeyim… n’olur.