| Yaşam Öyküm | |
![]() |
Eve ddönerken, köyün içinde satılık arsa arar gibi saatlerce dolaştıktan; yazmaya oturunca da nereden başlasam diye günlerce düşündükten sonra, “nereden başlarsan başla, yazdıkça arkası gelir…” dedim, kendi kendime. Romancıların çoğu, o koca kitapları, sonu nereye varacağını bilmeden yazdıklarını söyler! Ancak, Güzelleştirme Derneği benden köyü tanıtmamı ve tanıdığım yanlarını anlatmamı istediğine göre; ayrıca geçmişi anlatarak bugünkü çirkinlikleri örtemeyeceğimi de bile bile, başlangıçta köye ilk gelişimi yazmayı uygun buldum. Anımsamama olanak olmadığı için o günün öyküsünü haminnemden dinlediğim gibi aktarıyorum: Uzunca boylu, otuza yakın yaşta. Saçları sarı, dalgalı. Gözleri mavi. Sırım gibi. Askerde berberlik öğrenmiş. Babası Ahmet Ağa, çiftçi. Tarlaları çok. Buğday, kavun, karpuz, mısır; toprak neyi verirse ekiyor, biçiyor. Askerden dönünce, babasına: “Ben çiftçilik yapmak istemiyorum…” demiş. Babası da üstelememiş, ona köyün çarşısında bir dükkân almış. Hem kahvecilik yapıyor, hem bir köşeye koyduğu koltukta köylüleri tıraş ediyor. O gün, evden çıkarken: “Hazırlıklı ol, bizden haber gelir gelmez, uçarak git…” “Kamer Nine’yi al, getir…” diyorlar. Kamer Nine, Boşnak. Boşuna “nine” demiyorlar, seksenlik bir ihtiyar! Evi Kısırkaya’da, yöredeki bütün köylerin, bizimkinin, Gümüşdere’nin, Uskumru’nun ebesi. Gözü yolda, atı kahvenin önündeki çitlembik ağacının gölgesinde. Sabahtan beri tıraş olmak için gelenleri geri çeviriyor. Ne olur ne olmaz, adamı koltuğa oturtur, sakalını sabunlar, tam usturayı kılağısını almak için kayışa çekerken, biri nefes nefese dalar mı içeriye? İkindiye doğru beklenen oluyor. Atlıyor atına, vuruyor kumsala, dörtnala. Kamer Nine de önceden haberli: “Bir yere ayrılma, akşama sabaha Cemal gelip seni alacak…” demişler, bekliyor. Alıyor Nine’yi terkisine: “İki elinle, pantolon kayışıma sıkı tutun, gözünü seveyim, düşeyim deme.” Yine dörtnala gerisin geriye. Kamer Nine, tam zamanında giriyor, evin kapısından içeriye. Alt katta, mutfağa bitişik odada, yere serili yatakta, doğum sancılarıyla yeri göğü inleten kadının ayak ucu, baş ucu kadınlarla çevrili. Arada bir Ebe Nine’nin: “Saadet, kızım, ha gayret…” dediği duyuluyor. Çok geçmeden, feryatlar diniyor, ses seda çıkmaz oluyor! Dışarıda, avluda kaygıyla bekleşen erkekler, “hayırdır!” dercesine birbirlerine bakarken, içerden bir bebek sesi yükseliyor. Az sonra, kendisi doğum yapmışcasına yorgun ama yüzünde, gözlerinde mutluluk ışıldayan Murat Hanım kapıda beliriyor ve müjdeyi veriyor: “Cemal, bir oğlumuz oldu…” İşte, benim köyüme ilk gelişim, yani dünyaya gelişim böyle olmuş. Adlarını andıklarım ise: Ahmet Ağa, dedem. Murat Hanım (aslında adı Mir’at idi; Fatma Mir’at; komşuların ağzında Murat’a dönüşmüştü; Murat’ı da erkek adı saydıklarından Muradiye Hanım diyenler de vardı) evin hanım annesi, haminnem. Cemal, babam. Saadet, annem. Günlerden 5 Ağustos 1933. |
![]() |
Hangi çocuk “ev resmi çiz” dediğinde oturup apartman çizer? (Arkası gelecek) |
| Doğduğum ev. Yıllarca resmini yaptım |
![]() |
![]() |
![]() |
| Cerrahın evi | Doktorun evi | Kahyaoğlunun evi |
![]() |
![]() |
![]() |
| Katibin evi | Su değirmeni - 1951 | Yonca'dan - 1965 |
Yeri geldikçe bu resimlerden de bahsedeceğim. |
||







