Dil Haşlama
A
aba altından sopa göstermek: gerektiğinde sertleşebileceğini belli etmek
abacı, kebeci; arada sen neci: bilenler konuşuyor, anlamadığın işe sen ne karışıyorsun
abanoz kesilmek: 1) sertleşerek dayanıklılığı artmak, 2) kirden rengini kaybetmek, matlaşmak
abayı sermek: bir yere teklifsizce yerleşmek
abayı yakmak: âşık olmak
abayı yaktı Fatma’nın bezine: onun gösterişine aldandı
Abbas yolcu: 1) yola çıkıyorum, 2) ölmek üzere
abdala malum olur: bk. aptala malum olur
abliyi kaçırmak: soğukkanlılığını yitirmek, şaşırmak, a.
abuk sabuk konuşmak: tutarsız laflar söylemek
abur cubur: tadı, yararı düşünülmeden rastgele yenilen şeyler
acayibine gitmek: yadırgamak
acele etmek: çabuk davranmak
aceleye gelmek :özen gösterilememiş olmak
aceleye getirmek: birini aldatmak için zaman darlığından yararlanmak
acemi çaylak: deneyimsiz, toy
acem kılıcı gibi iki taraflı kesmek: birbirine zıt iki tarafa da, dost ya da düşmanmış gibi görünmek
acı çekmek: üzüntü içinde kalmak; ağrı, sızı duymak
acı çektirmek: bilerek üzmek
acı görmüş: kötü günler yaşamış, geçirmiş
acından ölmek: çok acıkmak
acısı çıkmak: olumsuz, kötü sonucu belirmek, anlaşılmak
acısı içine çökmek: bir şeyin acısını çok derinden duymak, e.a. acısı yüreğine işlemek
acısını çekmek: bir yanlış işin yarattığı üzüntü içinde olmak
acısını çıkarmak: 1) uğradığı zararı karşılayacak iş yapmak :2) öç almak
acısı yüreğine işlemek: bk. acısı içine çökmek
acı soğuk: çok üşütücü, keskin soğuk
acı tatlı: iyi kötü
acil şifalar dilemek: hastanın kısa sürede iyileşmesi dileğinde bulunmak
aç acına: hiçbir şey yemeden
aç bîilâç: aç, bakımsız
aç doyurmak: yoksulları beslemek
aç gözlü: mala, yiyeceğe doymaz; haris, tamahkâr
açığa almak: görevine son vermek
açığa çıkarılmak: görevine son verilmek
açığa vurmak:1) gizlediği bir konuyu herkese duyurmak: 2) bir durumu belli etmek
açığı çıkmak: kendisine teslim edilmiş para ya da malın, denetim sonunda eksik olduğu anlaşılmak
açık açık: saklamadan, gizlemeden, içtenlikle
açık alınla: başarı ve övünçle
açık bono vermek: birine, dilediği gibi davranması için, sınırsız yetki tanımak
açık etmek: saklı, gizli tutması gerekeni herkese duyurmak
açık fikirli: yenilikleri ve olayları izleyen, değerlendiren
açık gözlü: bk. gözü açık
açık kalp ameliyatı: hastanın kan dolaşımı yapay kalp denilen aygıta bağlandıktan sonra yapılan ameliyat
açık kalpli: bk. açık yürekli
açık kapı bırakmak: sorunun ileride çözümlenebilmesi için olanak tanımak
açık konuşmak: gerçeği çekinmeden söylemek
açıklar livası: işsiz, aylak
açıklık getirmek: bir konu ya da sorunun: anlaşılır olmasını sağlamak
açık oturum: izleyenlerin önünde güncel bir konuyu tartışmak
açık saçık: ayıplanacak söz ya da görünüm
açık seçik: çok açık, çok belirgin
açıkta kalmak: 1) işinden olmak, 2) barındığı yer elinden alınmak
açıktan açığa: hiç çekinmeden, gizlemeden
açıktan kazanmak: emek vermeden, para yatırmadan kazanç sağlamak
açıktan para almak: kararlaştırılmış ücret ya da değer dışında çıkar sağlamak
açık vermek: 1) geliriyle giderini denkleştirememek, 2) yanlış şeyler söyleyerek kendisiyle alay edilmesine yol açmak
açık yürekli: gizli yönü olmayan, düşündüğünü olduğu gibi söyleyen, içi temiz
açılıp saçılmak: eskisine göre daha açık giyinmeye başlamak
aç karnına: bir şey yemeden, boş mideyle
açlıktan göbeğine taş bağlamak: aç ve umarsız duruma düşmek
açlıktan imanı gevremek: çok acıkmak
açlıktan köpük kusmak: açlıktan ölecek hale gelmek
açlıktan nefesi kokmak: aç olduğu anlaşılır hale gelmek
açmaza düşmek: içinden çıkılamayacak durumda kalmak
açmaza düşürmek: birini içinden çıkamayacağı güç duruma sokmak
aç susuz kalmak: çok yoksul duruma düşmek
açtı ağzını yumdu gözünü: öfkesinden çok kırıcı sözler söyledi
adalet dağıtmak: yasaların saydığı hakları sahiplerine tanımak
ad almak: ünlenmek
adama dönmek: durumu kötüyken düzelmek
adam almamak< sokaklar, caddeler: son derece kalabalık olmak
adam başına: her birine
adam beğenmemek: herkesi değersiz saymak
adamdan sayılmak: değeri olmadığı halde saygı görmek
adamdan saymak: değeri olmayana değer vermek
adam etmek: 1) yetiştirmek, 2) kullanılır duruma getirmek
adam evlâdı: iyi bir ailenin iyi yetiştirilmiş çocuğu
adamını bulmak: işini, kendisine kural dışı arka çıkan, kayıran birine gördürmek
adamına düşmek: işini, güzel bir rastlantı sonucu tam uzmanına gördürmek
adam içine çıkmak : değer verilen insanların arasına karışmak
adam kıtlığında: işe yarar kimselerin olmadığı ya da az bulunduğu durumda
adamlık bende kalsın: o bana fenalık yaptı ama ben ona iyilik yapayım
adamlık sende kalsın: 1) o iyilik bilmese de sen yine iyilik et, :2) bu işi nasıl olsa sana yaptıracaklar, bari kendiliğinden yap da onurunu koru
adam olmak: 1) büyüyüp yetişerek, topluma yararlı duruma gelmek :2) onarılan bir şey yeniden işe yarar duruma gelmek
adam sarrafı: insanların iyisini, kötüsünü seçebilen kimse
adam sen de: aldırma, önemi yok, üzerinde durmaya değmez
adam sırasına geçmek: kendisine değer ve önem verilen duruma gelmek
adam yerine koymak: bk. adamdan saymak
a’dan z’ye kadar: baştan aşağı, tümüyle, ne varsa
âdet görmek: aybaşı olmak
âdet yerini bulsun diye: gerekli olduğundan değil, öyle yapılageldiğinden
adı batmak: anılmaz olmak
adı batsın: yok olsun, unutulsun, anılmasın
adı bile okunmamak: hiç önemi olmamak, adı anılmamak
adı çıkmak: 1) hak etmediği oranda ünlenmek 2) kötü bir ün kazanmak
adı çıkmış dokuza, inmez sekize: iyi ya da kötü, hakkındaki genel kanı kolay kolay değişmez
adı duyulmak: tanınmak, anılmak, bilinmek
adı geçmek: söz konusu olmak
adı gibi bilmek: kuşku duymayacak kadar doğru bilgi sahibi olmak
adı kalmak: kendisi yok olduktan sonra adı anılmak
adı karışmak < bir işe: bir işle kendisinin de ilgili bulunduğu söylenmek
adım adım yer edeyim, gör sana neler edeyim: niyetimi belli etmeden bulunduğun yere bir yerleşeyim, yapacağımı bilirim.
adım atmamak< bir yere: kesinlikle gitmemek, uğramamak
adım başına: çok sık aralıklarla, birbirine yakın yerlerde
adımı güveç koy amma, ocak üstüne koyma: beni güç işlerden yılmazmışım gibi tanıt ama, o işleri bana verme
adımız orospu, ekmeğimizi kuru yeriz: kazanç için kötü işlere katlanıyoruz ama, yine de zor geçiniyoruz
adını ağzına almamak: dargınlık, kızgınlık gibi bir nedenle bir kimseden hiç söz etmemek, b.a. adını anmamak
adını anmamak: ondan hiç söz etmemek, unutmuş görünmek, b.a. adını ağzına almamak
adınızı bağışlar mısınız: beni adınızı öğrenmekle onurlanmaya değer bulur musunuz
adını ....... e çıkarmak: öyle olmadığı halde kendini ...... gibi göstermek
adını kirletmek: adının kötüye çıkmasına yol açmak
adını koymak: bir şeye fiyat biçmek; yapılacak işin sağlayacağı çıkarı saptamak
adını taşımak: sahip olduğu adın sorumluluk ve saygınlığını yüklenmiş olmak
adını vermek< birinin: başvurduğu kimseye, kendisini salık vereni söylemek
adını yaşatmak: aile bağı olan kişinin ününü sürdürmek
adın ne, Mülâyim, sert olsan ne bok yersin: sertlikle bir şey elde edemeyeceğimi bildiğim için, yumuşak davranıyorum
adı sanı batsın: sevilmeyen şey ya da kimse: yok olsun, adı unutulsun, anılmasın
adı sanı belirsiz: nerede ve kimin nesi olduğunu bilen yok
adı üstünde: adından anlaşıldığı gibi
adıyla sanıyla: bilinen ün ve niteliğiyle
adlı adınca: gizlemeye gerek duymadan, herkesin tanıdığı, bildiği biçimde
adlı adıyla: bk. adlı adınca
ad takmak: gerçek adından ayrı: bir kimseye, niteliğine, kişiliğine, durumuna uygun ad yakıştırmak
afakan(lar) basmak: çok sıkılmak, aşırı derecede bunalmak
aferin almak: değerli görülüp beğenilmek
aforoz etmek< birini: kendisinden uzaklaştırmak, yakını olmaktan çıkarmak
afur tafura gelmemek: kendisine çalım satılmasından hoşlanmamak; böyle bir davranışa tepki göstermek
afyonu başına vurmak: ne yaptığını bilemeyecek kadar öfkelenmek, e.a. baharı başına vurmak
afyonunu patlatmak: kendi halinde birini, sinirlendirip, çileden çıkarmak
Agobun kazı gibi bakmak: aptal aptal, bön bön bakınmak
Agobun kazı gibi yutmak: saflığı nedeniyle ne söylense kanmak
agu bebek: alay yollu: büyüdüğü halde bebekliğe özenen çocuk
ağaca çıksa pabucu yerde kalmamak: dilediği gibi davranması için bir engeli olmamak; işleri yolunda gitmek
ağına düşürmek< birini: kötü durumda kalması için hazırladığı düzene kurban etmek, k.a. tuzağa düşmek; b.a. oyuna gelmek
ağır aksak: pek yavaş ve düzensiz
ağır almak: bk. ağırdan almak
ağır ayak: doğurması yakın
ağır basmak: istediğini yaptırmak için gücünün üstünlüğünden yararlanmak
ağır başlı: davranışları ölçülü kişi
ağır canlı: tembel, çok yavaş iş yapan
ağır çekim: sinema ya da video filmini düşük hızda göstermek
ağır çekmek: benzerlerinden daha nitelikli olmak
ağırdan almak: isteksiz, gönülsüz davranarak işi yavaşlatmak
ağır elli : bk. eli ağır
ağır endam, fıstıki makam: istifini bozmadan, acele etmeden, telaşsız
ağır gelmek: 1) gücüne gitmek, onuruna dokunmak, :2) yapılması güç olmak, zahmet vermek
ağır hastalık: ölümcül, tehlikeli hastalık
ağırına dokunmak: bk. gücüne gitmek
ağırına gitmek: bk. gücüne gitmek
ağır işitmek< kulakları: iyi işitememek
ağır kaçmak< şaka: gücendirici olmak
ağır kanlı: 1) ağır canlı, :2) sevimsiz, varlığı insana sıkıntı veren
ağırlığınca altın değmek: çok değerli olmak
ağırlığını koymak: gücünü, yetkisini kullanmak
ağırlık basmak: 1) gevşeklik ve uyku gelmek, 2) uykuda: sıkıntılı duruma girmek, e.a. ağırlık çökmek
ağırlık çökmek: bk. ağırlık basmak
ağır oturmak: uslu durmak
ağır söylemek: dokunaklı sözler etmek, acı konuşmak
ağır söz: onur kırıcı, incitici söz
ağız açmamak: hiç konuşmamak, hiçbir şey söylememek
ağız açtırmamak: başkasının konuşmasına fırsat vermemek
ağız ağıza vermek: iki kişi, pek yakından ve gizlice konuşmaya dalmak
ağız alışkanlığı: aynı sözü sık sık kullanma durumu
ağız aramak: öğrenmek istenilen şeyi söyletecek yolda dil kullanmak, e.a. ağız yoklamak
ağız birliği etmek: aynı şeyi yapmayı ya da söylemeyi kararlaştırmak
ağız burun birbirine karışmak: yüzünde, şarhoşluk, kavga, yorgunluk ya da üzüntünün neden olduğu izler görünmek
ağızda dağılmak (hamur işi): iyi pişmiş ve lezzetli olmak
ağız dalaşı: karşılıklı söz kavgası, e.a. ağız kavgası
ağızdan ağıza: birbirine söyleyerek, birbirine ileterek
ağızdan dolma:1) konuşulanlarla edinilen bilgi, : 2) namlusundan doldurulan, top, tüfek gibi eski silahlar
ağızdan kapmak: birinin konuşmasından yarım yamalak bilgi sahibi olmak
ağızdan lâf almak: ustalıkla konuşturarak, öğrenmek istediği şeyi karşısındakine söyletmek, e.a. ağızdan lâf çalmak
ağızdan lâf çalmak: bk. ağızdan lâf almak
ağızda sakız gibi çiğnemek: aynı sözü sık sık yineleyip durmak
ağız değiştirmek: önceden söylediklerinin tersini söyler olmak
ağız, dil vermemek: hasta çok ağırlaşarak konuşamaz olmak
ağız dolusu: birbiri ardına söylenen küfürler
ağız eğmek: yaltaklanarak istemek, yalvarmak
ağız kâhyası: olur olmaz lafa giren, başkasının sözünü kesen
ağız kalabalığı: birbirini tutmayan, gereksiz sözler
ağız kalabalığına getirmek: karşısındakini gereksiz sözlerle şaşırtarak, istediği sonucu sağlamak
ağız kavafı: bilir bilmez her konuya giren, gereksiz konuşan
ağız kavgası: bk. ağız dalaşı
ağızlara lâyık: bk. ağzına layık
ağızlara sakız olmak< biri: olağanüstü durumu nedeniyle herkes tarafından konuşulur olmak
ağızları uymak: doğruluğu kuşkulu konu üzerinde, birkaç kişinin söyledikleri birbirine benzemek
ağız satmak: yapamayacağı bir işten yapacakmış gibi söz etmek
ağız tadı: bir topluluk içinde dirlik düzenlik, huzur, iyi geçinme
ağız tadıyla: 1) lezzetini duyarak, 2) dirlik düzenlik içinde
ağız tamburası çalmak: 1) lâfa tutarak oyalamaya çalışmak, 2) soğuktan dişleri birbirine vurmak
ağız tatsızlığı: bir topluluk içindeki geçimsizlik
ağız yapmak: düşündüğünün dışında sözlerle birini kandırmaya, oyalamaya çalışmak
ağız yaymak: bilerek açık ve dürüst konuşmamak
ağız yoklamak: bk. ağız aramak
ağlamaklı olmak: ağlayacak duruma gelmek
ağrısı tutmak: 1) gebe kadının doğum sancıları başlamak, 2) dinmiş bir ağrı yeniden kendini göstermek
ağrısız başına kaşbastı bağlamak: gereği yokken kendine iş çıkarmak
ağza alınmayacak: söylenmesi ayıp, terbiye dışı söz
ağza almamak: sözünü etmemek, anmamak
ağza düşmek: dedikodu konusu olmak
ağza kilit vurmak: hiçbir şey söylememek, ya da söyletmemek
ağza koyacak bir şey: doyurucu olmasa da yiyecek nesne
ağza tat, boğaza feryat: 1) lezzetli ama az yiyecek, 2) etkili ama kısa bir eylem
ağzı açık ayran budalası: gördüğü şeylere şaşkın, aptal aptal bakarak dolaşan, e.a. ağzı açık ayran delisi
ağzı açık ayran delisi: bk. ağzı açık ayran budalası
ağzı açık kalmak: şaşakalmak
ağzı bir: hepsi sözbirliği etmiş
ağzı bozuk: küfürlü konuşmayı, sövmeyi alışkanlık edinmiş
ağzı burnu yerinde: güzel sayılır, güzelce
ağzı büyük: ölçüsüz, aşırı iddiaları olan, :e.a. ağzı havada
ağzı çiriş çanağına dönmek: susuzluktan ağzı kuruyup dili damağına yapışır olmak
ağzı dili kurumak: çok konuşmaktan, öfkelenmekten, susamaktan tükürüğü kalmamak
ağzı dili yok: hakkını arayamayacak kadar sessiz
ağzı gevşek: sır saklamayan
ağzı havada: bk. ağzı büyük
ağzı kalabalık: bilir bilmez, anlamlı anlamsız çok konuşan
ağzı kara: hep kötü haberler veren, her olayda bir kötü yan arayan, e.a. şom ağızlı
ağzı kilitli: 1) sır saklayan, 2) konuşamaz duruma getirilen, 3) dudakları beyaz (at)
ağzı kulaklarına varmak< sevincinden: çok sevinmek
ağzı laf yapmak: rahat konuşarak, inandırıcı söz söylemesini becerir olmak
ağzına aptesle almak (birinin adını): sözü edilen kişinin adını saygıyla anmak
ağzına bakmak: davranışlarını birinin söylediklerine göre yapmak, b.a. ağzının içine bakmak
ağzına baktırmak: doğru ve güzel konuştuğu için kendini inanla ve zevkle dinletmek, b.a. ağzının içine baktırmak
ağzına bir parmak bal çalmak: bir kimseyi tatlı bir vaatla oyalamak
ağzına bir şey koymamak: uzun süredir bir şey yememek
ağzına bir zeytin verip altına bir tulum tutmak: küçük bir iyilik yaptığı kişiden büyük bir çıkar beklemek
ağzına burnuna bulaştırmak: bir işi becerememek, berbat etmek, bozmak
ağzına geleni söylemek: ağır, kırıcı sözler söylemek
ağzına gem vurmak: susturmak, konuşturmamak
ağzına kadar: boş yeri kalmayacak biçimde
ağzına kira istemek: söylemesi beklenen şeyi söylemekte nazlanmak, : e.a. ağzını kiraya vermek
ağzına lâyık: çok lezzetli, sen de beğeneceksin
ağzına sağlık: çok yerinde konuştun, çok güzel söyledin
ağzına sıçılmak: çok zarar görmek, çok yorulmak, k.
ağzına sıçmak: birine, bir şeye büyük zarar vermek, k.
ağzına sürmemek: bir şeyden hiç yememek
ağzına taş almak: konuşmamakta, susmakta inat etmek
ağzına tat bulaşmak: yarar sağladığı işi sürekli yapmak istemek
ağzına tükürdüğüm: sıkıntı veren, kötü, aşağılık şey
ağzına verilmesini beklemek: çalışmayıp, işlerin başkası tarafından yapılmasını yeğlemek
ağzına yakışmamak: söylediği söz yakışık almamak
ağzında bakla ıslanmamak: sır saklayamamak
ağzında büyümek: sevmediğinden ya da içi almadığından yutamamak
ağzından baklayı çıkarmak : sabrı tükenip, sakladığı şeyi söylemek, e.a. baklayı ağzından çıkarmak
ağzından bal akmak: çok iç açıcı, güzel, tatlı sözler söylemek
ağzından çıkanı kulağı duymamak: öfkeyle ağır sözler sarfetmek, sözlerini tartmadan söylemek, e.a. ağzından çıkanı kulağı işitmemek
ağzından çıkanı kulağı işitmemek: bk. ağzından çıkanı kulağı duymamak
ağzından dirhemle çıkmak: çok az konuşmak, e.a. söz ağzından dirhemle çıkmak
ağzından dökülmek (söz): 1) açıkça söylemekten kaçındığı şey, konuşmasından belli olmak, 2) sözünü toparlayamamak
ağzından düşürmemek :sürekli ondan söz etmek
ağzından girip burnundan çıkmak: bir kimseyi ne yapıp yapıp bir şeye razı etmek
ağzından kaçırmak: söylemek istemediği şeyi farkında olmadan söyleyivermek
ağzından kapmak: 1) lâfı: birinin konuşmasını keserek kendisi söze girmek, :2) birinin bildiği şeyleri, ustalıklı konuşmalarla ona sezdirmeden öğrenmek, b.a. ağzından laf almak
ağzından laf almak: bir kimseyi konuşturarak, gizli tuttuğu bilgileri öğrenmek, b.a. ağzından kapmak (2)
ağzından yel alsın: söylediğin kötü olasılıklar gerçekleşmesin
ağzında yaş kalmamak: bir düşüncesini aynı kişiye birçok kez söylemiş olmak
ağzını açıp gözünü yummak: öfkeyle, ağır hafif demeden aklına gelen bütün sözleri söylemek
ağzını açmamak: ses çıkarmamak, hiçbir şey söylememek
ağzını aramak: bir kimseyi konuşturarak, belli bir konuda ne düşündüğünü öğrenmeye çalışmak, e.a. ağzını yoklamak
ağzını bıçak açmamak: üzüntüsünden söz söyleyecek durumda olmamak
ağzını bozmak: küfretmek ya da kaba sözler söylemek
ağzını burnunu dağıtmak: birinin: yüzüne şiddetle yumruk indirmek
ağzını dilini bağlamak: birini: konuşamaz duruma getirmek
ağzını havaya açmak: elindeki fırsatı kaçırdıktan sonra, boşuna umutlanmak, e.a. ağzını poyraza açmak
ağzını hayra aç: kötü olasılıklardan söz etme
ağzını kapamak: 1) bir kimseyi ona çıkar sağlayarak susturmak, 2) susmayı yeğlemek
ağzını kiraya vermek: konuşmak, bir şey söylemek istememek, e.a. ağzına kira istemek
ağzını kullanmak (birinin): başkasının söylediklerini kendi düşüncesiymiş gibi anlatmak, e.a. ağzını satmak (birinin)
ağzını mühürlemek: biri: susmak, hiç konuşmamak
ağzının içine bakmak: konuşanı dikkatle ve zevkle dinlemek, söylediklerine uymak, b.a. ağzına bakmak
ağzının içine baktırmak : başkalarını, kendi sözlerine uyacak biçimde davranmaları gerektiğine inandırmış olmak, b.a. ağzına baktırmak
ağzının kalayını vermek: paylayarak susturmak, e.a. ağzının payını vermek
ağzının kaşığı olmamak: bir şey, bir kimsenin uğraşabileceği konulardan olmamak
ağzının kokusunu çekmek: bir kimsenin çekilmez davranışlarına katlanmak
ağzının mührü ile: 1) oruçlu olarak, 2) bir şeyin ağzı açılmamış olarak
ağzının ölçüsünü vermek: bk..ağzının payını vermek
ağzının payını vermek: sert sözlerle paylayarak, haddini bildirip susturmak, e.a. ağzının kalayını vermek; ağzının ölçüsünü vermek
ağzının suyu akmak: imrenmek, e.a. ağzı sulanmak
ağzının tadı bozulmak: dirlik ve düzenliği, rahatı kaçmak, e.a. ağzının tadı kaçmak
ağzının tadı kaçmak: bk. ağzının tadı bozulmak
ağzının tadını bilmek: 1) lezzetli yiyecekler seçmek, 2) güzel ve keyif verici şeylerin seçiminde ustalık göstermek
ağzını öpeyim: ne iyi konuştun, ne güzel söyledin
ağzını poyraza açmak: bk. ağzını havaya açmak
ağzını satmak< birinin: bk. ağzını kullanmak
ağzını sıkı tutmak: bk. ağzını tutmak
ağzını topla: küfürlü konuşma; kaba, kötü sözler söyleme
ağzını tutmak: sır saklamak, boşboğazlık etmemek, e.a. ağzını sıkı tutmak; çenesini tutmak
ağzını yoklamak: bk. ağzını aramak
ağzı pek: sır saklar, e.a. ağzı sıkı
ağzı pis: kaba konuşmayı, sövmeyi huy edinmiş
ağzı sıkı: bk. ağzı pek
ağzı sulanmak: imrenmek, e.a. ağzının suyu akmak
ağzı süt kokmak: çok genç, deneyimsiz olmak
ağzı var dili yok: sessiz, kimseye karşılık vermez, çok az konuşur
ağzı yanmak: bir şeyden büyük zarar görmek
ağzıyla kuş tutsa: büyük ustalık gerektiren çok güç şeyler de yapsa
ah almak: eziyet verdiği, kötülük ettiği kişinin bedduasını almak
ahbap çavuşlar: birbirine çok bağlı, her zaman birlikte olan arkadaşlar
ahbaplığa dökmek: yerli yersiz yakınlık göstermek
ahenk yapmak: çalgılı eğlence düzenlemek
aheste beste: yavaş yavaş, ağır ağır, hareketleri çok yavaş
ahkâm kesmek: bilirmiş gibi, kesin yargılarda bulunmak
ahı çıkmak: bk. ahı yerde kalmamak
ahım şahım değil: öyle beğenilecek, değer verilecek yanı yok
ahıra çekmek: bir sürüyü ahıra kapamak, bir hayvanı ahıra bağlamak
ahıra çevirmek< bir yeri: pis, bakımsız, dağınık, harap duruma getirmek
ahı tutmak: ezilmiş, kötülük görmüş bir kimsenin bedduası, zulmü yapana işlemek, e.a. ahı yerde kalmamak; ahı çıkmak
ahı yerde kalmamak: zulme uğrayanın ettiği beddua, etkisini göstermek, e.a. ahı tutmak
ahir vakit: insan ömrünün son yılları
ahir zaman: 1) son zaman, 2) dünyanın son günleri, kıyametin kopmak üzere olduğu yıllar ya da günler
ahmak ıslatan: ince ince, çisenti halindeki yağmur
ahret adamı: dünya işlerinden el çekip, vaktini ibadetle geçiren kişi
ahretini mamur etmek: ibadet ederek, hayır işleri yaparak sevap kazanmak, e.a. ahretini yapmak; ahretini zenginleştirmek
ahretini yapmak: bk. ahretini mamur etmek
ahretini zenginleştirmek: bk. ahretini mamur etmek
ahret kardeşi: inanç ve ibadette birbirinden ayrılmayan ve bu ilişkiyi ahrette de sürdüreceklerini düşünen kadınlar
ahret suali: gereksiz ve usanç verici soru
ahrette on parmağı yakasında olmak: kendisine karşı sorumlu olduğu halde ödevini yapmayan kimseden öbür dünyada hesap sormak
ahret yolculuğu: ölüm
ahu gözlü: gözleri güzel
aile ocağı: ailenin kurduğu, yerleştiği, geliştirdiği ev
aile plânlaması: ailede sahip olunmak istenen çocuk sayısı için uygulanacak yöntemleri düzenleme siyasası : e.a. doğum kontrolü
aile reisi: yasalara göre aile yükümlülüğünü taşıyan kimse
akan sular durmak: ele alınan konunun karşı çıkılacak yanı kalmamak
ak dediğine kara demek< birinin: inatçılık ederek karşısındaki kişiyle anlaşmaya yanaşmamak
akıl akıl, gel çengele takıl: bir sorunun nasıl çözümleneceğini, işin nereye varacağını düşünememe durumu, e.a. akıl akıl, gel kıçıma takıl, k.
akıl akıl, gel kıçıma takıl: bk. akıl akıl, gel çengele takıl
akıl almamak: inanılacak gibi olmadığını sanmak
akıl bu ya: doğru olmadığını bile bile böyle davrandım
akılda kalmak: unutulmamak
akıldan çıkmak: unutulmak
akıl defteri: unutulmaması gerekenlerin kısaca yazıldığı küçük defter
akıl etmek: zamanında düşünerek önlem almak
akıl hocası: birine yol gösteren kimse
akıl kârı olmamak: düşünceli bir kimsenin yapacağı iş olmamak
akıl kumkuması: çok akıllı olduğuna inanılan
akıllara durgunluk vermek: bir şey, aşırılık ya da şaşırtıcılık bakımından aklın alamayacağı ölçüde olmak
akıllara ziyan: bk. akla zarar
akılları durdurmak: bk. akıllara durgunluk vermek
akıllı uslu: dengeli, kendi halinde, taşkınlık yapmayan
akıl öğretmek: bir kimseye, eğilim ve çıkarlarına uygun davranış yolları göstermek, e.a. akıl vermek
akıl satmak: düşünemediğini sandığı kişiye, yol göstermeye, kendi düşüncesini ona aşılamaya çalışmak
akıl sır ermemek: bir işin niteliğini, gizli yönlerini anlayamamak
akılsız başın cezasını ayak çekmek: düşünerek çözümlenecek bir sorun için bedensel çaba göstermekten yorgun düşmek
akıl terelelli: davranışları akıllıca, tutarlı olmayan; dengesiz, hoppa
akıl var, izan var: aklı olan herkes anlar, işin nasıl olması gerektiği ortada
akıl vermek: bk. akıl öğretmek
akım derken bokum demek: söz ve davranışlarıyla kendini beğenilecek bir kişi gibi göstereyim derken, tutarsız şeyler söyleyerek, beğenilmeyen yönlerini belli etmek
akını bokuna karıştırmak : zıt kavramları birbirinden ayırt edememek
akıntıya kürek çekmek : olağan gidişi tersine çevirmek için boşuna çabalamak
akıp gitmek (zaman): çabuk geçmek
akidesi bozuk: kimse: inancı zayıf olan
akideyi bozmak: doğru bilinen bir inanış ya da gidişten sapmak
akla karayı seçmek: güçlükleri yenerken, çok sıkıntı çekmek, çok yorulmak
akla uymak: danışma gereği duymadan, aklına güvenip yanlış iş yapmak
akla yakın: akıl kabul eder, uygun, e.a. akla yatkın
akla yatkın: bk. akla yakın
akla zarar: düşünülmesi akıl dengesini bozacak kadar şaşırtıcı olan, e.a. akıllara ziyan
aklı almamak: 1) kavramamak, 2) olabileceğine inanmamak, e.a. aklına sığmamak
aklı başına gelmek: 1) baygınlıktan ayılıp kendini toparlamak, 2) yanlış davranışlarının zararını görerek, doğru yolu bulmak
aklı başında: 1)davranışları akıllıca, 2) doğru, dürüst
aklı başından bir karış yukarıda: aklına geleni düşünmeden yapan
aklı başından gitmek: 1) baygınlık geçirmek, 2) çok sevinçten ya da çok korkudan ne yapacağını şaşırmak
aklı başında olmamak: 1) bayılmış olmak, 2) kafasının yorgunluğundan iyi düşünebilir durumda bulunmamak
aklı bokuna karışmak: 1) korkudan şaşkına dönmek, 2) kendini yitirircesine mutluluk duymak, k.
aklı çıkmak: 1) kötü bir sonuç doğacak kaygısıyla aşırı korku geçirmek, 2) deliye dönmek
aklı durmak: geçirdiği şaşkınlıktan düşünemez olmak
aklı ermek: olup biteni anlayabilmek
aklı evvel: (akl-ı evvel) kendini, en doğruyu düşünür, her şeyi çok iyi bilir sanan
aklı fikri: bütün düşündüğü
aklı gitmek: çok beğenmek
aklı gözünde: ancak gördüğüne inanan
aklı karışmak: bk. zihni karışmak
aklı kesmek: olabileceğine inanmak
aklına düşmek: bk. aklına gelmek
aklına gelen başına gelmek : olmasından korktuğu kötü durumun etkisine uğramak
aklına gelmek: 1) anımsamak, :2) kafasında bir düşünce doğmak
aklına koymak: 1) kendisi, bir şey yapmaya kesin karar vermek, 2) başkasına bir fikir aşılamak
aklına sığmamak: bk. aklı almamak
aklına şaşayım: nasıl bu denli akılsızca düşünür ve davranırsın
aklına takılmak: kafasını, beynini sürekli aynı şey için yormak, çözmek istediği şey zihnini uğraştırmak, e.a. aklı takılmak; zihni takılmak
aklına turp sıkayım: yanlış düşünüyorsun
aklına uymak (birinin): doğru olmayan görüşüne göre davranmak, iş yapmak
aklına yelken etmek: düşüncesizce davranmak
aklına yer etmek: bir düşünce kafasına yerleşmek
aklında kalmak: unutmamak
aklından çıkmak: unutmak, e.a. hatırından çıkmak
aklından geçirmek: düşünmek, bir şey yapmayı tasarlamak, e.a. aklından geçmek; gönlünden geçirmek; içinden geçirmek
aklından geçmek: 1) nasıl olabileceğini düşünmek, 2) bk. aklından geçirmek
aklından zoru olmak: normal olmayan davranışlarda bulunmak
aklında tutmak: unutmamak, e.a. hatırından çıkarmamak; hatırında tutmak
aklını almak: çekiciliği, güzelliğiyle büyülemek
aklını başına almak: akılsızca davranışlarından kendini kurtarmak, e.a. aklını başına devşirmek; aklını başına toplamak
aklını başına devşirmek : bk. aklını başına almak
aklını başına toplamak : bk. aklını başına almak
aklını başından almak : bir şey, birini düşünemez, ne yaptığını bilemez bir duruma getirmek
aklını bozmak< bir şeyle: bir konu üzerine düşerek, ondan başka bir şey düşünmez olmak
aklını çalmak: bk. aklını çelmek
aklını çelmek: düşüncesini etkileyerek ona kendi isteklerini kabul ettirmek, e.a. aklını çalmak; zihnini çelmek
aklını kaybetmek: deli gibi olmak
aklının çivisi eksik: dengesiz, budala, yarı deli, e.a. tahtası eksik
aklını oynatmak: delirmek, e.a. aklı zıvanadan çıkmak
aklını peynir ekmekle yemek: deliye yaraşır işler yapmak
aklınla bin yaşa: şaka yollu: böyle saçma düşünceler ileri sürmeye devam et
aklı sıra: aklınca, sözde, anlayışına, düşünüşüne göre
aklı sonradan gelmek: verdiği kararın yanlış olduğunu anlayıp vazgeçmek
aklı takılmak: bk. aklına takılmak
aklı yatmak: kendi düşüncesine uygun bulmak
aklı zıvanadan çıkmak: bk. aklını oynatmak
akmasa da damlar: pek bol olmasa da az çok bir gelir sağlar
ak mı kara mı, önüne düşünce görürsün: bk. saçın ak mı kara mı, önüne düşünce görürsün
a köse, sayılmadık kaç tel sakalın var: kendini ne kadar önemli gösteriyor, yaptığını ne kadar güç başarılır bir iş sayıyorsun
ak pak: 1) tertemiz, 2) saçı sakalı ağarmış, 3) beyaz tenli ve alımlı
akrep gibi: her fırsatta başkalarını sözleriyle incitme ya da onlara kötülük etme durumunda olan
aksayanla aksak, suya gidenle susak: başkaları ne yapıyorsa onu yapan
aksırıklı tıksırıklı: yaşlı, hastalıklı
aksilik etmek: güçlük çıkarmak, uyuşmaya yanaşmamak, ters davranmak
aksi şeytan< hay: şu işe bak; şu tersliğe bak; ilgisiz; münasebetsiz; ne ilgisi var; ne kadar da münasebetsiz
aksi tesadüf: şanssızlığa bak
akşama doğru: akşama yakın saatlerde
akşam ahıra, sabah nahıra : zamanını yiyip içip yatmakla geçiren
akşama kalmak: iş: gecikmek, bitmemek
akşam akşam: günün bu dar zamanında
akşama sabaha: pek yakında, belki bir günden daha kısa bir zamanda; gebe kadın için: doğurdu doğuracak
akşamdan kalma: geceki sarhoşluğu üzerinden atamamış
akşamdan kavur, sabaha savur: tutumsuz, geleceği düşünmeyen, zar zor kazandığını günü gününe harcayan
akşamdan sonra merhaba : olan olduktan sonra gösterilen ilgi neye yarar, e.a. sabahlar hayrolsun (2)
akşam Hacı Mehmet, sabah eskici Yahudi: kimi zaman kendini iyi, dürüst adam gibi gösteren hileci, dalavereci
akşamı etmek: günü bitirmek
akşam kavil, sabah savul: verdiği sözü kısa süre sonra yadsıyan, yerine getirmeyen kimsenin durumu
akşamlık sabahlık: neredeyse, kaçınılmaz sonuç pek yakın
akşamüstü: gün kavuşacağı sırada, e.a. akşamüzeri
akşamüzeri: bk. akşamüstü
aktif rol oynamak: etkili olmak
ala alaya kalkmak: birlikte bağrışmaya, gürültü etmeye başlamak
alabanda vermek: azarlamak, paylamak, haşlamak, k.a. alabandayı yemek, a.
alabandayı yemek: adamakıllı azarlanmak, a.
alaca bulaca : her renkten, karışık renkli
alacağına şahin, vereceğine karga: alacağını ne yapar yapar alır, vereceğini geciktirmek için türlü bahane bulur
alacağına tutmak: bir şeyi borca ya da vereceğe karşılık saymak
alacağı olsun: yaptığını unutmasın, bir gün acısını çıkarırım
alaca karanlık: yarı aydınlık
al Allah kulunu, zapteyle delini: sonuçta ne olacağını düşünmeden, korkusuzca bu işe atıldı; kimseyi dinlemedi
alan razı, satan razı: iki kişi uyuşmuşlar, başkalarının araya girmemesi gerekir
alan talan etmek: ne varsa dağıtmak, yağmalamak
alan talan olmak: her biri bir yana dağılmak
al abdestini, ver pabucumu : senden sağladığım yarar bu yüzden uğradığım zarara değmedi, bu işten vazgeçiyorum, e.a. aldığı abdest ürküttüğü kurbağaya değmemek
alarga durmak: uzaktan izlemek, yaklaşmamak, karışmak istememek, ilgisiz davranmak, a.
al aşağı etmek: birini: 1) yetkilerini elinden alıp yüksek görevinden uzaklaştırmak, 2) tutup yere vurmak, devirmek
al aşağı vur yukarı: çekişe çekişe pazarlık
alavere dalavere: hile, düzen, yalan dolan; bu yolla, bu yöntemle yapılan iş
alavere dalavere, Kürt Mehmet nöbete: bütün hesaplar, işin ağır yanını bilgisiz ve kimsesiz kişinin sırtına yüklemek için
alay gibi gelmek< bir şey, insana: inanılacak gibi olmamak
alayında olmak: bk. işin alayında olmak
al basmak: loğusa, ateşli humma bunalımı içinde olmak (inanışa göre "al" denilen kötü ruh, loğusanın üzerine çökmek).
al benden de o kadar: ben de öyle düşünüyorum
al birini vur birine: değer bakımından hepsi bir, aynı ayarda, hiçbiri işe yaramaz
alçacık dağları ben yarattım demek: çok kurumlu, kibirli olmak
alçak gönüllülük: kendini olduğundan daha altta saymak
aldı ele, girdi yola: konuyu kavradı ve peşini bırakmadı
aldı fitili: birdenbire kızdı, parladı, e.a. fitili almak
aldığı aptes ürküttüğü kurbağaya değmemek: sağladığı yarar, uğradığı zararı karşılamamak, e.a. al abdestini ver pabucumu
aldırış etmemek: ilgisi çekilmek istenen şeyi önemsememek, ilgisiz kalmak, e.a. kulak asmamak
aldı yürüdü: kısa zamanda çok ilerledi, büyük para (ya da ün) kazandı
âleme talih, bize kör Salih mi: herkesin işi rast giderken, o tersliklerden, zarardan kurtulamamak, e.a. âlemi talih, bizi kör Salih
âlemi talih, bizi kör Salih : bk. âleme talih, bize kör Salih mi
âlemi var mı.(..etmenin, yapmanın): doğru mu, yerinde mi, yakışık alır mı, uygun olur mu
âlem yapmak: toplanıp sazlı sözlü eğlenmek
alev almak: 1) tutuşmak, yanmaya başlamak, 2) coşmak, heyecanlanmak, telaşlanmak, öfkelenmek
alev saçağı sarmak: bk. ateş bacayı sarmak
al giymedim ki alınayım: söylenenlerden alınmam, çünkü o işle bir ilgim yok
al gülüm, ver gülüm: 1) iki sevgilinin birbirine karşılıklı ikramda ve sevgi gösterisinde bulunmaları durumu, 2) bir kimseye yapılan hizmetin hemen karşılığını bekleme durumu
al haberi, git kabarı kabarı : sevindirici haberi aldın ya, şimdi övüne kıvana git bakalım
alı al, moru mor: telaş, heyecan ya da koşmaktan yüzü kıpkırmızı kesilmiş
alıcı çıkmak: müşteri bulunmak
alıcı gözüyle bakmak: alacakmış gibi, çok dikkatli incelemek, gözden geçirmek
alıcı verici: bağışladığı şeyi geri alan; dönek
alık salık: aptal; aptalca
alımlı çalımlı: gösterişli, güzel
alın teri< dökmek: yorucu iş görmek, çok emek vermek
alın yazısı : kader, talih
alıp verememek< biriyle: anlaşamamak, çekememek, geçinememek
alıp vermek: 1) yürek çarpıntısı geçirmek, :2) bir konuyu enine boyuna düşünüp, kendi kendine tartışmak
alışverişi kesmek< biriyle: ilgisi, ilişiği kalmamak, arası soğumak, görüşmemek
Alicengiz oyunu: kurnazca ve haince düzen
Ali kıran baş kesen: gücünden yararlanarak çevresine zorbalık eden, insanlara eziyet çektiren, çok zorba
Ali’nin külâhını Veli’ye, Veli’nin külâhını Ali’ye giydirmek: parasal varlığı, sermayesi, birikimi olmadığı halde, birinden aldığını ötekine, ötekinden aldığını bir başkasına vererek işini yürütmek
al kanlara boyanmak: 1) şehit düşmek, 2) ağır yaralanarak her yanına kan bulaşmak
al külâhını, eyvallahı içinde : yaptığın iyilikten teşekkür ederek vazgeçmek gereğini duyuyorum
Allaha bir can borcu olmak : Allaha vereceği can borcundan başka, kimseye borçlu bulunmamak
Allah adamı: dünya işlerine önem vermeyip Tanrı’ya ibadetle vakit geçiren, kimseye kötülük yapmayan, hile bilmeyen kişi
Allahaısmarladık: seni Tanrı’ya emanet ediyorum; Tanrı seni her türlü kötülükten korusun; esen kal (ayrılırken kalana söylenir).
Allah akıl fikir versin: akılsızca bir iş yapıyorsun (yapıyor): e.a. Allah akıllar versin
Allah akıllar versin: bk. Allah akıl fikir versin
Allah allah!: şaşılacak şey; ne olacak şimdi, ne yapmalı...
Allah aratmasın: daha iyisi de olabilir, ama, bu da olmasa ne yaparız
Allah aşkına: 1) Allahını seversen, :2) deme, vay canına, şaşılacak şey
Allah bağışlasın: Tanrı (çocuğunu, sevdiklerini) kazadan, belâdan esirgesin
Allah bana, ben de sana: şimdi param yok, kazanırsam borcumu öderim
Allah beterinden esirgesin: bk. Allah beterinden saklasın
Allah beterinden saklasın: Tanrı daha kötü duruma düşürmesin, e.a. Allah beterinden esirgesin
Allah bilir: belli değil, kimse bilmez, bilen yok
“Allah bir” dediğine inanmamak: çok yalancıdır, sözüne güvenilmez
Allah bir yastıkta kocatsın (yeni evlilere iyi dilek sözü): yaşlılık yıllarınıza değin bir arada yaşayın
Allah büyüktür: bana bugün yapılan haksızlıkların düzeleceğine, günün birinde hakkımı alacağıma inanıyorum
Allah derim “ne dersin” diye soracak olursan: yapılan iş o denli yanlış ki, söyleyecek başka söz bulamıyorum
Allah dört gözden ayırmasın (çocuğu): Tanrı anasız babasız (öksüz, yetim) bırakmasın
Allah esirgesin: Tanrı korusun
Allah etmesin: dilerim böyle bir şey olmasın
Allah gecinden versin: birinin söz gelimi ölümü konu edildiğinde: bunun çok geç bir zamanda olmasını dilerim
Allahın belâsı: iyi, olumlu hiçbir yanı yok; varlığı üzüntü veren
Allahın binasını yıkmak: kendini ya da başkasını öldürmek
Allahın birliğine emanet: her şeyi önleyebilecek tek güç olduğuna inanılan Tanrı’nın (nazardan, kazadan, kötülüklerden) korumasına bırakmak
Allahın cezası: hiçbir işe yaramaz, işe yarar tarafı yok, şirret
Allahın günü: her gün
Allahını seven tutmasın (öfkeyle öyle bir harekete geçti ki...)
Allahını seversen: sende Tanrı korkusu, Tanrı sevgisi varsa, Tanrı adına (şu isteğimi yap, şu konuda bana yardımcı ol)
Allah için: doğrusu
Allah kerim: Tanrı büyüktür, Tanrıya güvenmeli
Allah korusun: Tanrı kötü duruma, tehlikeye düşürmesin
Allah kuru iftiradan saklasın: Tanrı, haksız suçlamalara uğratmasın, doğrunun kanıtlanamayacağı duruma düşürmesin
Allah manda şifalığı versin: nasıl yedin o kadar şeyi
Allah ne verdiyse : 1) evde ne yemek varsa, 2) ne kazanabilirsek, elimize ne geçerse
Allah övmüş de yaratmış : çok güzel (insan)
Allah son gürlüğü versin : Tanrı yaşlılıkta sıkıntı göstermesin, bunaltmasın
Allah taksimi: eşitlik gözetilmeden yapılan paylaştırma
Allah unutturmasın: Tanrı bu acıyı unutturacak başka büyük bir acı göstermesin
Allah utandırmasın: bu işe iyi sonuç alınacağını umarak giriştiniz, inşallah başarırsınız
Allah vere de: dileriz ki
Allah versin: 1) sadaka bekleme (dilenciyi savmak için), 2) işin yolunda, Tanrı daha iyi etsin
Allah yarattı dememek: kıyasıya dövmek, çok hırpalamak
Allah yazdıysa bozsun: kötü bir sonuca varacaksa, Tanrı istemiş bile olsa gerçekleşmesin
Allah “yürü ya kulum” demiş: 1) kısa zamanda mesleğinde çok ilerledi, 2) hangi işe el attıysa çok para kazandı
allak bullak olmak: 1) aklı dağılmak, zihni karışmak, şaşkınlık geçirmek. 2) karmakarışık olmak, altı üstüne gelmek
allame kesilmek: her şeyi bilir görünmek, bilgiçlik taslamaya başlamak
allayıp pullamak: kötü yanlarını örtecek biçimde süslemek, süslü şeylerle donatmak
allem kallem etmek: türlü çarelere, kurnazca yollara başvurarak, bir işi istediği duruma getirmek, e.a. allem etmek kallem etmek
Alman usulü: yapılan harcamada herkesin payına düşeni kendi ödemesi alışkanlığı, yöntemi
almazsın satmazsın, pazarda işin ne: bir etkinlik göstermeyeceğin yerde ne diye duruyorsun
almış satmış, çekmeceyi kapatmış: yapacağını yapmış, artık bir işle uğraşmıyor, e.a. ununu elemiş, eleğini asmış; okunu atmış, yayını asmış
alnı açık, yüzü ak: dürüst, tertemiz bir insan, gizlenecek, utanılacak bir durumu yok
alnına yazılmış olmak: kaderin, talihin sonucu; bu olayın başına gelmesini Tanrı’nın buyurmuş olduğuna inanmak
alnını karışlarım: işte meydan, bu işi yaparım diyen çıksın ortaya, yapsın görelim; sonunda yapamayacağı anlaşılacak
alnının akıyla: ayıplanacak bir duruma düşmeden, tertemiz, onuruyla, başarı göstermiş olmak
alnının kara yazısı: kötü kaderi, kem talihi
al takke ver külâh: 1) aralarındaki senlibenli yakınlığı sürdürerek, :2) bir süre çekiştikten sonra
alt alta üst üste: kâh alta düşecek, kâh üste çıkacak biçimde birbiriyle boğuşarak
alt etmek: yenmek, sırtını yere getirmek
altı alay, üstü kalay: içi, dışı gibi özenilmiş olmayan, e.a. dışı kalaylı, içi alaylı
altı aylık seyisliği var, kırk yıllık fışkı eşeler: daha çok yeni, deneyimsiz olmasına karşın, sanki çok şey biliyormuş gibi ortalığı birbirine katacak işler yapıyor
altı kaval, üstü şişhane: parçaları birbiriyle ya da altı üstüyle uyumlu olmayan giyim biçimi
altın adını bakır etmek: kötü işler yaparak eski iyi adını kötüye çevirmek
altın adı pul oldu, kız adı dul oldu: uygunsuz davranışları, yaptığı kötü işler yüzünden temiz tanınan kişiliği lekelendi, saygınlığını yitirdi
altına etmek: bk. altına yapmak
altına kaçırmak: bk. altına yapmak, e.a. altına etmek
altına yapışsa bakır kesilmek: giriştiği her işte talihsizliğe, başarısızlığa uğramak, e.a. altın tutsa bakır olur
altına yapmak: yatağına ya da donuna abdest kaçırmak, e.a. altına etmek; altına kaçırmak
altın babası: çok zengin
altın bilezik: çok kazandıran sanat, meslek
altında kalmamak: gördüğü iyiliği ya da kötülüğü karşılıksız bırakmamak
altından Çapanoğlu çıkmak : girişilen işte başa dert açacak, sakıncalı bir durumla karşılaşmak
altından girip üstünden çıkmak: malı, parayı düşüncesizce harcayıp kısa zamanda tüketmek
altından kalkmak: zor bir işi, güç bir görevi başarıyla sonuçlandırmak
altını çizmek< sözün: dikkati bir sözün üzerine çekmek
altını üstüne getirmek: 1) söz ya da davranışıyla çevreyi birbirine düşürmek, 2) bir şey bulmak için karıştırmadık yer bırakmamak, her yeri talan etmek
altın kesmek: çok para kazanıyor olmak
altın leğene kan kusmak: varlık içinde ama, hasta, dertli, mutsuz olmak
altın top: evdeki coşkunun, sevincin kaynağı olan kucak çocuğu
altı okka etmek (birini): kollarından, bacaklarından tutup yukarı kaldırmak
altı yaş olmak (bir işin): işe birtakım oyunlar karışmış, iş dürüstlük üzerine kurulmamış, böyle bir işe girişmekte sakıncalar olduğu anlaşılmak
altmış altıya bağlamak: geçici bir çözümle durumu kurtarmış görünmek
altta kalanın canı çıksın: başının çaresine bak, bu güç durumdan kendini kurtar, güçsüzlerin durumunu düşünme
alttan almak: sert, kırıcı konuşana, yumuşak yanıtlar vermek, e.a. aşağıdan almak
alttan alta: bk. el altından
alttan güreşmek: bir konuda ezilecekmiş gibi görünüp gizliden gizli üstün gelme yolları aramak
alt tarafı:1) geri kalanı, 2) bundan sonrası, 3) değeri, olup olacağı, bir önem taşımayan sonucu, e.a. alt yanı
altta yok üstte yok: çok yoksul
altüst etmek: 1) alt yüzünü üste çevirmek, 2) karmakarışık duruma getirmek, e.a. altüst olmak
altüst olmak: bk. altüst etmek
alt yanı: bk. alt tarafı
alt yanı çıkmaz sokak: sonuçta umut yok
alt yanı kiraz bahçesi: bu duruma gelene değin epey sıkıldık ama, işin bundan sonrası iç açıcı
amana gelmek: önce direnirken zoru görünce baş eğmek, e.a. aman dilemek
aman Allah: şaşılacak şey: ne güzel; ne çirkin; ne korkunç
aman aman olmamak: öyle pek güzel, beğenilecek kadar bir şey sayılmamak
aman bulmak: kurtulmak
aman dedirtmek: direnmekte olan kişiyi boyun eğmek zorunda bırakmak
aman dilemek: önce direnirken, zor karşısında boyun eğip yenenin acımasına sığınmak
ama ne: 1) gerçekten, ne de hoş, 2) şaşmamak elde değil
amanı kesilmek: 1) aman diyecek gücü kalmamak, 2) yardım dileyecek kimse bulamamak
amanı zamanı yok: yalvarıp boğun eğmek artık bir yarar sağlamaz, çok geç
amansız hastalık: kanser
amansız taraftan yakalamak: kimseden yardım göremeyeceği yanını hesaplayıp, oradan saldırıya geçmek
aman vermemek: göz açtırmamak, rahat bırakmamak; yardım almasına fırsat bırakmadan öldüresiye hırpalamak
aman zaman: yalvarıp yakarma
aması maması yok: hiçbir özür geçerli olamaz
aması var: herkesin bilmediği bir kusuru, sakıncası bulunuyor
a. biti: ayak altında bir işe yaramadan dolaşan, yaltaklanan, yılışan yetişkin erkek, t.d.s.
a. budalası: kadın düşkünü, t.d.s.
amcalık etmek: birine yakınlık göstermek
amcamla dayım hepsinden aldım payım: yakınlarımdan beklediğim ilgi ve yardımı görmedim, artık yeni bir dilekte bulunmaya niyetim yok
a.... ağızlı: tutarsız sözler söyleyen, konuşurken can sıkan, t.d.s.
a.... koymak: bozmak, zarar vermek, kullanılamaz duruma getirmek, t.d.s.
amiyane tabirle: halk ağzıyla, halk değişiyle
amorti etmek: bir girişimde yatırılan parayı zamanla yeniden kazanmak
ana avrat dümdüz gitmek: bk. ana avrat düz gitmek
ana avrat düz gitmek: en ağır biçimde sövmek, küfretmek, e.a. ana avrat dümdüz gitmek
ana baba bir (kardeşler): aynı ana ve babadan olan
ana baba eline bakmak: kendi kazancı olmadığından ya da yetmediğinden ana ve babanın para yardımına gereksinim duymak
ana baba günü: kimsenin kimseyi tanıyamayacağı kadar kalabalık, karışık, telâşlı durum
ana baba yavrusu: nazlı büyütülmüş çocuk
ana bir (kardeşler): anaları aynı, babaları ayrı olan
anadan doğma: 1) çırılçıplak, 2) doğuştan (olan)
anadan yeni doğmuşa dönmek: çektiği hastalıktan, ağrı ve sızılardan, sıkıntılardan kurtulmak; dertsiz, tasasız, sağlıklı duruma gelmek. e.a. anadan yeni doğmuş gibi olmak
anadan yeni doğmuş gibi olmak: bk. anadan yeni doğmuşa dönmek
anafora kaptırmak: başkasının emeksiz, karşılıksız olarak yararlanmasına fırsat vermek
anahtarı beline takmak: evin yönetimini üstlenmek, yönetimi ele almak
anahtar teslim (inşaat satışında): her şey üstlenici tarafından yapılmış ve tümüyle bitirilmiş olarak; kullanılabilir durumda
anahtar vermek: ortaoyununda: komiğin nükte yapmasına yol açmak
ana kuzusu: 1) nazlı, kucak çocuğu, 2) sıkıntıya, güç işlere alışmamış genç, e.a. anasının körpe kuzusu
analar ne doğururmuş: ne kadar becerikli, yetenekli, her yönüyle nasıl da üstün, güçlü
analık etmek (birine): ana gibi yakınlık göstermek, e.a. annelik etmek
anamın ak sütü gibi helâl olsun: anamın sütü bana nasıl helâl ise, ben de sana bunu öyle helâl ediyorum
anan güzel mi: var mı öyle yağma, nerde bu bolluk
ananın örekesi: böyle saçma şey olur mu, e.a. yok anasının örekesi
ananız taş yesin, yarımşardan beş yesin: her çocuğuna verdiğinin yarısıyla yetiniyormuş gibi davranıyor, aslında onlardan daha kârlı
anan turp, baban şalgam: nedir bu yaptıkların, sen kimin nesisin, e.a. anası sarmısak, babası soğan
anan yahşi, baban yahşi demek: istediğini elde etmek için, işini yaptıracağı kimseyi pohpohlamak
anası ağlamak: çok sıkıntı çekmek
anası kadir gecesi doğurmuş: her işi rast gidiyor, çok talihli
anasından doğduğuna pişman: çok üşengeç, canından bezmiş
anasından doğduğuna pişman etmek (birini): çok eziyet ederek bir kimseyi üzmek, canından bezdirmek
anasından emdiği süt burnundan gelmek: bir işi yaparken karşılaştığı güçlükleri aşmak için çok sıkıntı çekmek
anasını ağlatmak: bir kimseye çok eziyet etmek, çok sıkıntı çektirmek
anasını bellemek: birine en büyük kötülüğü yapmak, k.; e.a. anasını s....k, t.d.s.
anasını eşek kovalasın (sözü edilen iş ya da kimsenin): bıktık, usandık, k.
anasının a..: olumlu olumsuz pek çok özellikleri olan (kimse), t.d.s.
anasının gözü: çok kurnaz, dalavereci, çıkarcı, hileci, e.a. malın gözü
anasının ipini satmış: kimseyle bağıntısı olmayan, serseri, kendisinden her türlü soysuzca işler beklenen, e.a. anasının ipliğini pazarda satmış
anasının ipliğini pazarda satmış: bk. anasının ipini satmış
anasının kızı: anasına çekmiş, huyları, davranışları anasınınkine benzeyen kız
anasının körpe kuzusu: bk. ana kuzusu
anasının nikâhını istemek : satacağı bir şeye değerinin çok üstünde fiyat biçmek
anasını satayım: aldırmam, umursamam, önemli değil, ne olursa olsun
anasını sattığım: uğursuz, hayırsız, sevimsiz, Allah belâsını veresice
anasını s....k: bk. anasını bellemek, t.d.s.
anası sarmısak, babası soğan: sıradan ve görgüsüz bir ailenin çocuğu, e.a. anan turp, baban şalgam
anası sikilmek: çok yorulmak, çok büyük zarara uğramak, t.d.s.
anası yerinde: bir gencin, davranışlarını ayarlarken kendi annesiyle eşdeğerde tutması gereken kadın; anası yaşında
ana usta yufka yapar, çocuk usta çift çift kapar: veren, az az verip sayıyı çoğaltarak çok şey veriyormuş gibi görünmek ister, alan da aldanmadığını kanıtlamak için bunlardan birkaçını birleştirip, tek yerine koyar
anca beraber, kanca beraber: kalkıştığımız işin sonucu iyi de olsa kötü de hep birlikte yapacağız, birbirimizden ayrılmayacağız
angaryaya koşmak (birini): zorunlu olmadığı halde bir işte çalışmaya zorlamak
anladık değirmen, ama suyu nereden geliyor: tasarladığın kazanma biçimi iyi de bunu sağlayacak güç nerede, e.a. değirmenin suyu nereden geliyor
anladımsa Arap olayım: hiçbir şey anlamadım
anlaşıldı pederin bayraktar olduğu: sözü böyle bir sonuca bağlamak istediği dolambaçlı konuşmasından belliydi
anlaşıldı Vehbi’nin kerrakesi: işin içyüzü belli oldu, gerçek öğrenildi
anlata anlata bitirememek (bir şeyi): çok söz etmek, övmek
annelik etmek: bk. analık etmek
ant içmek: bir şeyi yapmaya ya da yapmamaya, kutsal bir değeri tanık göstererek söz vermek; yemin etmek
antikasını bilmek: bir şey hakkında en iyi bilgiye sahip olmak
ant verdirmek: bir kimseye ant içirmek; yemin ettirmek
ant vermek: kutsal bildiği bir şeyi tanık göstererek (Allah aşkına; çocuklarının başı için, vb.) karşısındakini bir şeye zorlamak
apartman çocuğu: kentte doğup büyümüş, kır yaşamını tanımayan kimse
apar topar: hazırlanacak zamanı bulamadan, telâşla, aceleyle
apışıp kalmak: ne yapacağını kestirememek, şaşırmak
aptala malûm olur: alıktır ama olacağı önceden sezinler, e.a. abdala malûm olur
aptal yerine koymak (birini): anlamaz, bilmez sanmak
abdest bozmak: helâya gitmek
abdesti gelmek: abdest bozma gereksinimi duymak
abdestinde namazında: dindar
abdestinden şüphesi olmamak: yaptığı işte kusuru olmadığını bilmek, kendine güveni tam olmak
abdestini vermek (birinin): ağır sözler söyleyerek azarlamak, a.
abdestsiz yere basmamak: din buyruklarına çok bağlı olmak, çok sofu
ara açmak: anlaşmazlığa neden olmak
arabanın tekerine taş koymak: güçlük çıkarmak
arabasını düze çıkarmak: güçlükleri yenip, işini kolay yürür hale getirmek
ara bozmak: iki kişi arasındaki dostluğu bozmak, e.a. aralarını bozmak
ara bulmak: birbirleriyle anlaşamayanları uzlaştırmak, e.a. aralarını bulmak
arada bir: seyrek olarak, e.a. ara sıra; arada sırada
arada çıkarmak: başka işler arasında bir işi de yapıvermek
arada dağlar kadar fark olmak: aralarında her yönden büyük ayrılıklar bulunmak, benzer nitelikleri pek az olmak, e.a. aralarında karlı dağlar olmak
arada kalmak: iki tarafı uzlaştırmak için araya girme yüzünden güç duruma düşmek
arada kan bulaşığı olmak: aralarında dünürlük bulunmak
arada kaynamak: karışıklıkta gereken ilgiyi görmemek
aradan çekilmek: ilişiğini kesmek
aradan çıkmak: 1) telâşlı ortamda işe engel olan kişi, oradan uzaklaşmak, 2) sonraki işlerle daha rahat uğraşabilmek için, bir iş önce bitirilmek
arada sırada: bk. arada bir
Arafat’ta soyulmuş hacıya dönmek: her şeyini kaybedip çırılçıplak, çaresiz kalmak
araları açılmak: arkadaşlık bağları kopmak, birbiriyle dargın hale gelmek, e.a. araları bozulmak; araya soğukluk girmek
araları bozulmak: bk. araları açılmak; araya soğukluk girmek
aralarına kara kedi girmek: bk. aralarından kara kedi geçmek
aralarında karlı dağlar olmak: bk. arada dağlar kadar fark olmak
aralarından kara kedi geçmek: iki dost birbirine gücenmek, e.a. aralarına kara kedi girmek; araya soğukluk girmek
aralarından su sızmamak: birbirleriyle yakın, sıkı fıkı ahbaplık kurmak, e.a. yağlı ballı olmak
aralarını bozmak: bk. ara bozmak
aralarını bulmak: bk. ara bulmak
araları yağ bal olmak: aralarında pürüzsüz, pek tatlı arkadaşlık bulunmak
aramakla bulunmaz: çok değerli, ancak rastlantıyla ele geçer
Arap gibi olmak: güneşte yanmak, kararmak, siyahlaşmak
Arap olayım: doğruyu söylemiyorsam; yalan söylüyorsam
Arap saçına dönmek: işler çok karışıp çözüm yolu bulunamaz duruma gelmek
ara sıra: bk. arada bir
arası soğumak: araya giren zaman yüzünden işin önemi azalmak
araya girmek: 1) aralarında uyuşmazlık olanları uzlaştırmaya çalışmak, 2) başlamış olan bir işin yapılmasını geciktirmek
araya gitmek: 1) karışık bir ortamda değerini, önemini yitirmek, 2) harcanmak, heder olmak
araya koymak birini: bir işin olması, bir sorunun çözülmesi için, sözü geçen birinin aracılık yapmasını sağlamak
araya soğukluk girmek: dostluk bağı gevşemek, e.a. aralarından kara kedi geçmek
araya vermek: boşuna, yararsız yere harcamak
arayıp da bulamamak: beklenmedik iyi bir durumla karşılaşmak
arayıp soranı bulunmamak: bk. arayıp soranı olmamak
arayıp soranı olmamak: kimsesiz; e.a. arayıp soranı bulunmamak
arayıp sormak: 1) biri hakkında bilgi edinmek, 2) ilgi duyulan bir kimsenin ziyaretine gitmek
arayıp taramak: her yanı dikkatle gözden geçirerek aramak
arayı soğutmak: zaman geçirerek eski yakınlığın, dostluğun kalmamasına neden olmak
arayı yapmak: 1) arası açık olduğu kimseyle barışmak, 2) dargın, kırgın, küs, araları açılmış kimseleri barıştırmak
ar belâsı: bk. namus belâsı
ar damarı çatlamış: utanç duyulacak şeyleri sıkılmadan, utanmadan yapan, arlanmaz
ardı arası kesilmemek: arka arkaya, sürekli gelmek
ardına düşmek: 1) bir kişinin yaşam biçimi olarak gittiği yoldan gitmek, 2) yolculukta izlemek, 3) bir işi bitirmek için aralıksız çalışmak
ardından atlı kovalarcasına: çok hızlı koşarak
ardından sapan taşı yetişmemek: uçarcasına, fişek gibi koşmak
ardı sıra : arkasından, onu izleyerek, e.a. peşi sıra; arkası sıra, k.a. önü sıra
arı gibi sokmak: iğnelemek, acı söz söylemek
arı kovanı gibi işlemek: gireni çıkanı bol yer
arının dikenini görüp balından el çekmek: bir işin tehlikesini sezinleyip yararından vazgeçmek
arının yuvasına çöp dürtmek: zarar gelebilecek kişinin kendisine saldırmasına yol açacak davranışta bulunmak
arı satmış, namusu kiraya vermiş: utanma duygularından uzaklaşmış, onursuz yollara sapacak duruma gelmiş
arı sili: tertemiz
arif olan anlasın: açık açık söylenmemiştir, anlayabilen anlasın yeter
arka arkaya: birbirini izleyerek
arka arkaya vermek: dayanışmak, yardımlaşmak, birbirine destek olmak, e.a. sırt sırta vermek
arka çevirmek: eski ilgiyi göstermez olmak, e.a. sırt çevirmek
arka çıkmak: bir kimseyi başkalarına karşı korumak
arkada bırakmak< bir şeyi, birini: 1) bir şeyden uzaklaşmak, 2) birinin önüne geçmek
arkada kalanlar: ölen ya da bir yere giden kimsenin yaşayan yakınları, e.a. geride kalanlar
arkadan konuşmak: kendisi bulunmadığı yerde bir kimseyi çekiştirmek, eleştirmek, e.a. arkadan söylemek
arkadan söylemek: bk. arkadan konuşmak
arkadan vurmak: kendisinden kötülük beklemediği kişiye kötülük yapmak
arkadan vurulmak: kendisinden kötülük beklemediği kişiden kötülük görmek
arkadaş değil, arka taşı: sözde arkadaş, yararlı olacağına zararlı oluyor
arka kapıdan çıkmak: okuldan başarısızlıkla ayrılmak
arkası alınmak: sona erdirilmek, bitirilmek, bir noktada durdurulmak
arkası kavi: bk. arkası pek
arkası kesilmek: sürüp gitmekteyken tükenmek, son bulmak
arkası mihrapta olmak: güçlü ve sağlam bir kimseden destek görüyor olmak
arkasına düşmek: bk. ardına düşmek
arkasında dolaşmak: işini yaptıracağı kişiyi bıkıp usanmadan izleyerek onunla görüşme fırsatı kollamak
arkasında yumurta küfesi yok ya: bk. sırtında yumurta küfesi yok ya
arkasını almak: bir işi bitirmek, sona erdirmek
arkasını getirmemek: başladığı işi sürdürüp sona erdirememek, hevesi kaçmak, savsaklamak
arkasını sıvazlamak: okşamak, övmek
arkasını vermek: bir kimsenin koruyuculuğa güvenmek, ondan güç almak
arkası pek: güçlü birine veya sağlam bir şeye güvenen, e.a. arkası kavi
arkası sıra: bk. ardı sıra
arkası yere gelmemek: durumu sağlamlığını korumak, yenilgiye uğramamak, e.a. sırtı yere gelmemek
arkası yufka: 1) sofranın en gözde yemeği bu, arkadan gelecek fazla bir şey yok, 2) güvendiği kişi güçlü değil
arka üstü: arkası yere gelecek biçimde, e.a. sırt üstü
armudun sapı var, üzümün (kirazın) çöpü var, demek: her şeye bir kusur bulunup, hiçbir şeyi beğenmemek
armut piş, ağzıma düş: her şey kendiliğinden hazır olsun, ayağıma gelsin, benden emek harcamamı beklemeyin
ar namus tertemiz: utanma, sakınma denilen şeyleri bir yana bırakmış
arpa boyu kadar gitmek: kalkışılan bir işte pek az ilerlemek
arpacı kumrusu gibi düşünmek: ne yapacağına karar veremeden, çaresiz, umutsuz, derin derin tasalanmak
arpa ektim, darı çıktı: başladığım iş, beklemediğim bir biçimde sonuçlandı
arpalık yapmak (bir yeri): sürekli çıkar sağlayarak sömürmek
arpa suyu: bira
art ayağı ile kulağını kaşımak: kendisi zaten düzeysiz, bir de densiz işler yapıyor
art düşünce: bir davranışın altında yatan gizlilik, belirsizlik, e.a. art niyet
art elden: hem onu oyalayarak hem de ondan gizli
art eteğinde namaz kıl: öyle iyi huylu, öyle temiz bir insanki
artist gibi (kimse): boylu poslu, güzel ve alımlı
asık surat: kızgın, üzgün ya da küskün kimsenin somurtkan yüzü, e.a. çatık yüz
asıp kesmek: yasaları çiğneyerek acımasız bir yönetim yürütmek, ya da böyle yapacakmış gibi konuşmak
asker etmek (birini): 1) bir işle görevlendirmek, a. 2) uzun süre ayakta bekletmek, a.
asker ocağı: askerlik ödevinin yapıldığı yer
askıda kalmak: bir iş, bir engel nedeniyle öylece kalmak ve bitirilmesi için engelin ortadan kalmasını beklemek
askıya almak: 1) bir işi ertelemek, 2) bir yapıyı dikmelerle ayakta tutarak yıkılmasına engel olmak, 3) batacak bir tekneyi su yüzünde tutmaya çalışmak
askıya çıkarmak: evlenecek kimselerin nüfus kayıtlarını ya da yasal bildirileri yazılı olarak, herkesin görebileceği yere asıp belli bir süre beklemek
aslanın ağzında olmak (bir şey): elde edilmesi çok güç bulunmak
aslan payı: 1) bir paylaşmada hak edilen en büyük pay, 2) ortaklardan en güçlüsüne düşen pay
aslan sütü: rakı
aslan yürekli: çok yiğit, korkusuz, hiçbir şeyden yılmayan
aslı astarı olmamak: yalan, asılsız olmak, e.a. aslı faslı olmamak
aslı faslı olmamak: bk. aslı astarı olmamak
astarı yüzünden pahalı olmak: bir işin ayrıntılarına harcanan para, asıl harcanması gereken parayı aşmak
astığı astık, kestiği kestik: yaptıklarına kimse karşı koyamaz, kimseye hesap vermek zorunda değil
aşağıdan almak: bk. alttan almak
aşağı kalır yeri olmamak (bir şeyden, birinden): niteliği ondan eksik olmamak, ona denk olmak
aşağı kalmamak (bir şeyden, birinden): nitelik bakımından ondan geri olmamak
aşağı koysam pas olur, yukarı koysam is olur, demek: nasıl davranırsa davransın hepsinin bir sakıncalı yanı olduğunu düşünmek
aşağı kurtarmaz: 1) bundan daha ucuza verirse zarar eder, 2) daha aşağı bir durum ve yaşayışı kendine yakıştırmaz
aşağılık duygusu: kendisini başkalarından yetersiz, küçük, aşağı görme, k.a. üstünlük kompleksi
aşağı mahalle sen misin, yukarı mahalle şen misin (diye gezmek): durup dinlenmeden
aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık: bana yakın iki taraf ya da benimle ilgili iki durum var, birine ayrıcalık tanısam, ötekini küçümsemiş olacağım, nasıl davranmam gerektiğine karar veremiyorum , e.a. yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal
aşağı yukarı: hemen hemen, tama yakın, yaklaşık olarak
aş damı: mutfak
aş deliye kalmak: yararlanılacak şeyde kendisine ortak ya da rakip olacaklar ortadan çekilmek
aşığı bey oturmak: bk. aşığı cuk oturmak
aşığı cuk oturmak: işi çok iyi, olumlu bir biçim almak
aşık atmak (birisiyle): kendisinden üstün olanlarla rekabet etmek, yarışmak
aşina aşina, çıktı ocak başına: gördüğü içtenlik ve yakınlığı kötüye kullanmaya, yüzsüzlük, saygısızlık etmeye başladı
aşka gelmek: aşırı istek duymak, heyecanla coşmak
aşk etmek: hızla vurmak
aşk yapmak: cinsel ilişkide bulunmak
aş pişti bayram geçti: işin tavı geçti, yapılacak bir şey kalmadı, daha önce davranmak gerekirdi
aş yermek: gebelikte kadın, kimi yiyecek ve içeceklerden tiksinmek, kimilerini yemek için aşırı istek duymak
ata et, ite ot vermek: kişilere bilmedikleri, ilgi duymadıkları görevleri; işlerine yaramayan şeyi vermek, e.a. ite ot, ata et vermek
ata nal çakıldığını görmüş; kurbağa ayaklarını uzatmış: değerli kimselere verilen şeyleri, bunu hak etmeyen de istiyor, e.a. atlar nallanırken kurbağalar ayak uzatmaz
at anası: iriyarı, erkeksi kadın
at başı (beraber): bir hizada, eşit durumda, biri ötekinden geri değil
at çalındıktan sonra ahırın kapısını kapamak: zarara uğradıktan sonra önlem almak
at elin, it elin, bize ne: bizim olmayan şeylerin nasıl kullanıldığı, yönetildiğiyle ilgilenmemiz, düşünce yürütmemiz yersizdir, bize bir yarar sağlamaz
ateş açmak: ateşli silâahlarla karşılıklı mermi atmak
ateş almak: 1) alevlenmek, tutuşmak, parlamak, yanmak, :2) patlamak (ateşli silâh), :3) telâşlanmak, öfkelenmek, heyecanlanmak, aşırı coşku duymak
ateş almaya mı geldin: geleli ne kadar oldu ki, neden bu kadar çabuk gitmek istiyorsun
ateş bacayı sarmak: tehlikeli durum önlenemeyecek; iki kişi arasındaki sevgi gizlenemeyecek boyuta varmak, e.a. ateş saçağı sarmak; alev saçağı sarmak
ateş basmak: bir sıkıntı nedeniyle vücuduna, yüzüne sıcaklık yayılmak
ateşe atmak (birini): ona çok tehlikeli bir görev vermek
ateş etmek: ateşli silâhla mermi atmak
ateşe tutmak: 1) ateşe göstererek az ısıtmak, 2) üzerine ateşli silâhla mermi atmak
ateşe vermek: 1) bir yeri bilerek yakıp yok etmek, kundaklamak, 2) çevresini aşırı telâşa düşürmek, şaşkına çevirmek
ateşe vursan duman vermez: eli çok sıkı, çok cimri
ateş gibi:1) çok çalışkan, çok zeki, 2) çok sıcak
ateşi düşmek: hastanın vücut ısısı azalmak, normale dönmek
ateşine yanmak: biri yüzünden büyük zarara uğramak, e.a.nârına yanmak; başı nâra yanmak; başını nâra yakmak
ateşi uyandırmak:sönmek üzere olan ateşi canlandırmak
ateş kesilmek: 1) çok kızgın davranışlarda bulunmak, e.a. ateş püskürmek; ateş saçmak, 2) önceden ağırken, sonra sonra canlanıp hareketlenmek, 3) savaşı geçici ya da sürekli durdurmak
ateşle oynamak: çok tehlikeli bir işle uğraşmak, böyle bir işin üstüne üstüne gitmek
ateş olsa cirmi kadar yer yakar: korkulacak bir yanı yok, bütün gücüyle de saldırsa, büyük bir kötülüğü dokunmaz
ateş pahası: fiyatı çok yüksek, çok pahalı, e.a. ateş pahasına
ateş pahasına: bk. ateş pahası
ateş püskürmek: çok öfkelenip, ağır, kötü sözler söylemek, e.a. ateş kesilmek; ateş saçmak
ateş saçağı sarmak: bk. ateş bacayı sarmak
ateş saçmak: bk. ateş püskürmek
ateşten gömlek: dayanılmayacak kadar acı ve sıkıntılı durum
ateş yağdırmak: 1) ateşli silâhlarla aralıksız, bol mermi atmak, :2) çevresindekilere öfkeyle çok ağır sözler söylemek
at görür aksar, su görür susar: kendisine gerekli olmasa bile, gördüğü her şeyi edinmek, tanımak, tatmak ister
at götünde sinek geçinmek: kişiliğine uygun olmayan bir ortamda çıkar sağlamak, k.
atı alan Üsküdar’ı geçti: fırsat kaçtı, artık yapılacak bir şey kalmadı
atı eşkin, kılıcı keskin: her yönden çok güçlü; istediğini elde edebilir
atına eşek mi dedik: seni küçümseyen bir davranışta mı bulunduk
atınca mangalda kül bırakmamak: yapamayacağı işleri yapacakmış gibi böbürlenerek anlatmak
atını sağlam kazığa bağlamak: bk. eşeğini sağlam kazığa bağlamak
atın ölümü arpadan olsun: sevdiğim şeyi zararını bile bile yer, içerim, sonucuna katlanırım
atın yüğrükse bin de kaç: olanağın varsa kendini kurtar
atıp tutmak: büyük lâflar etmek, önemli işler yapacağını söylemek
at izi it izine karışmak: toplumda iyi ile kötünün, değerli ile değersizin ayırt edilemediği bir ortam oluşmak
at koştur: öylesine geniş, ferah
at koşturmak: bk. at oynatmak
at kuyruğu: saçların başın arkasında toplandığı saç biçimi
atla arpayı dövüştürür: öyle fesatçı ki, birbirlerine çok yakın iki arkadaşın bile arasını bozar
atlama tahtası: daha iyi bir duruma geçmek için araç olarak kullanılan yer ya da kimse, e.a. atlama taşı yapmak; basamak yapmak
atlama taşı yapmak: bk. atlama tahtası
atlar nallanırken kurbağalar ayak uzatmaz: bk. ata nal çakıldığını görmüş; kurbağa ayaklarını uzatmış
atlar tepişir, arada eşekler ezilir: büyüklerin çekişmesinden küçükler zarar görür
atlı kovalarcasına: gereksiz yere acele ederek
atlıyı atından indirmek: bir kimsenin yolunda giden işlerini zor kullanarak bozmak
atma Recep din kardeşiyiz: palavra lâflar etme; birbirimizi biliriz
at oynatmak: ortalığı boş bulup, bir konuda dilediği ve istediği gibi davranmak
at pazarında eşek osurtmuyoruz: söylediklerim çok önemli, kulaklarını aç, iyi dinle, k.
atsan atılmaz, satsan satılmaz: işe yaramadığı veya sıkıntı verdiği halde vazgeçilemeyen şey ya da kişi
atta duran var, duramayan var: eriştiği yüksek aşamada tutunabilmek ayrı güç ve hüner gerektirir, bunu başarabilen de vardır başaramayan da
attan inip eşeğe binmek (yönetimde): bulunduğundan daha alt bir aşamaya inmek
attığı attık, tuttuğu tuttuk: bk. astığı astık, kestiği kestik
attığı tırnak olamamak: bir kimse, sözü edilenden daha değersiz olmak
at var, meydan yok: güç ve araç var ama, bunları ortaya serme olanağı sağlayacak iş alanı yok
at yerine eşek bağlamak: değerlinin yerini değersize vermek
ava giden avlanır: birine kötülük tasarlayan, aynı duruma düşer
av avlandı, deli evlendi: bk. av avlandı, tav tavlandı
av avlandı, tav tavlandı: artık üzerinde konuşmanın, tartışmanın bir anlamı yok, her şey oldu, bitti, sonuca bağlandı e.a. av avlandı, deli evlendi
avaz avaz bağırmak: olanca sesiyle, var gücüyle bağırmak, e.a. avazı çıktığı kadar bağırmak
avazı çıktığı kadar bağırmak: bk. avaz avaz bağırmak
avcı kediye kurnaz fare: o tuzağa düşürmekte usta, karşısındaki de tuzağa düşmemekte usta
avucu kaşınmak: beklenmedik bir yerden eline para geçeceğine (avucu kaşındığı için) inanmak
avucunun içinde tutmak: bk. avucunun içine almak
avucunun içine almak: bir kimse üzerinde etki ve baskı kurmak, ağırlığını koymak, ona istediğini yaptıracak, istediği yana yönlendirecek güçte olmak, e.a. avucunun içinde tutmak
avucunu yalamak: umduğunu ele geçiremek
avuç açmak: 1) dilenmek, 2) parasal yardıma muhtaç duruma düşmek
avuç dolusu: bol bol (para)
avuç içi kadar: çok küçük, daracık (yer)
avurdu avurduna geçmek: bk. avurtları çökmek
avurtları çökmek: çok zayıfladığı yüzünden belli olmak
avurt satmak: yapamayacağı şeyleri yapabilirmiş gibi konuşmak, e.a. avurt şişirmek
avurt şişirmek: bk. avurt satmak
avurt zavurt etmek: 1) avurt satmak, 2) korku verici büyük sözler söylemek
ayağa kaldırmak (herkesi): ortalığı telâş ve heyecana vermek
ayağa kalkmak: 1) hasta iyileşip yataktan çıkmak, 2) saygı göstermek için oturduğu yerden doğrulmak
ayağı alışmak: bir yere: sürekli gidip gelir olmak
ayağı dolaşmak: utancından, heyecanından yürüyüşünü şaşırmak, e.a. ayakları birbirine dolanmak
ayağı düşmek: yolu düşmek
ayağı düze basmak: işin güçlüklerini yenerek ilerisinden korkmayacak duruma gelmek
ayağı ile gelmek: 1) kendi isteğiyle gelmek, 2) emeksiz elde edilmek
ay ağılı: ayla, hale, ayın çevresindeki ışık
ayağına bağ olmak< biri, bir durum: geçici ya da sürekli de olsa, bulunduğu yerden ayrılmasını veya çalışmasını engellemek
ayağına çabuk: bir yere alışılandan daha kısa sürede gidip gelen
ayağına çağırmak: yanına gelmesini istemek
ayağına dolanmak: 1) başkasına tasarladığı kötülük kendi başına gelmek, 2) iş yapmakta, yürümekte olan birine engel olmak
ayağına gelmek: 1) beklediği kimse ya da umduğu şeyle kendisinin bulunduğu yerde karşılaşmak, 2) umulan, istenilen şey emek verilmeden elde edilmek, e.a. ayağı ile gelmek
ayağına gitmek: alçak gönüllülük ederek veya saygı göstererek birinin yanına varmak
ayağına ip takmak: bir kimseyi çekiştirmek
ayağına kapanmak: alçalırcasına yalvarmak
ayağına karasu inmek: bk. ayaklarına karasu inmek
ayağına kira istemek: gelmeye nazlanmak, gitmeye üşenmek
ayağına pabuç olamamak (biri, başkasının): kıyaslanamayacak derecede ondan aşağı olmak
ayağına sıcak su mu dökelim (yarı sitem, yarı hoşnutluk): çoktandır görünmüyordun, bu gelişe nasıl teşekkür etsek acaba
ayağında donu yok, fesleğen ister başına: yoksulluğuna, çektiği sıkıntılara bakmaz, süsü, gösterişi düşünür, e.a. ayranı yok içmeye atla gider sıçmaya, k.
ayağını alamamak: 1) uyuşma ya da ağrı nedeniyle ayağını oynatamamak, 2) alıştığı yere gitmekten kendini alıkoyamamak
ayağını altına almak: dizini ya da dizlerini kıvırıp oturmak
ayağını bağlamak: gitmesine engel olmak
ayağını çekmek: sık sık uğradığı bir yere artık gitmez olmak
ayağını çıkarmak: ayakkabısını çıkarmak
ayağını denk almak: kendisine yapılma olasılığı bulunan kötülüklere karşı hazırlıklı olmak
ayağını denk basmak: davranışlarında uyanık, temkinli ve dikkatli olmak
ayağını kaydırmak: bir yolunu bulup birini işinden uzaklaştırmak, e.a. ayağının altına karpuz kabuğu koymak
ayağını kesmek: 1) bir yere gitmez, uğramaz olmak, 2) başkasını bir yere artık uğramaz duruma getirmek
ayağının altına almak: 1) ezip çiğnercesine dövmek, 2) yararlanacağı bir şeyi küçümseyerek tepmek, geri çevirmek
ayağının altına karpuz kabuğu koymak: bk. ayağını kaydırmak
ayağının altında dolaşmak ( biri, birinin): çalışmasına, iş görmesine engel olmak
ayağının altında olmak (bir yer, birinin): kendisinin bulunduğu yerden çok aşağıda olmak
ayağının bağını çözmek: 1) karısını boşamak, 2) birisiyle olan ve özgürlüğünü engelleyen ilişkiye son vermek
ayağının pabucunu başına giymek: 1) dengi olmayan birisiyle evlenmek, 2) bir kimseye hak ettiğinin çok üstünde değer vermek
ayağının pabucu olamamak: değerce kendisinden çok aşağı düzeyde olmak
ayağının tozuyla: yoldan gelir gelmez, daha dinlenmeden
ayağının türabı olmak: bir kimse başka bir kimsenin her buyruğunu yerine getirir, ona kul köle gibi hizmet eder olmak
ayağını sürümek: 1) yola çıkmak üzere bulunmak, 2) ölmek üzere olmak, 3) gönderilen yere gitmeyi geciktirmek, 4) halk inanışına göre bir kimsenin gelmesi, ardından başkalarının da gelmesine yol açmak, e.a. ayak sürümek
ayağını vurmak: ayakkabı ayağını yara etmek
ayağını yorganına göre uzatmak: giderini gelirine uydurmak
ayağı suya ermek: gerçeğin umduğu gibi olmadığını anlayıp, düş kırıklığına uğramak, e.a. ayakları suya değmek
ayağı uğurlu: geldiği yere iyilikler getirdiğine inanılan (kişi)
ayağı üzengide: hemen yola çıkmak üzere olan
ayağı yanmış it gibi dolaşmak: bk. tabanı yanmış it gibi dolaşmak
ayağı yerden kesilmek: 1) ayağı yere değmez olmak, 2) otomobil sahibi olup ya da taşıta binip yaya yürümekten kurtulmak
ayağı yere değmemek: çok sevinmek, sevinçten havalara uçmak, e.a. ayakları yere değmemek
ayağıyla tuzağa düşmek: saflığı ve önemsememesi yüzünden, kendisine karşı olan hilenin ya da tehlikenin kurbanı olmak
ayak altı: çok gelinip geçilen, işlek, canlı, hareketli yer
ayak altında kalmak: 1) çok gelinip geçilen yerde bulunmak, 2) bulunduğu ortamda hor görülmek, çevresince kendisine karşı kötü davranılmak
ayak atmamak (bir yere): hiç gitmemek, uğramamak
ayak bağı: bir kimsenin özgür hareket etmesine engel olan şey
ayak basmak: bir yere ulaşmak, varmak
ayakbastı parası: bir yere dışardan gelen insan ve eşyadan alınan vergi
ayak diremek: bir düşünceyi, bir davranışı sonuna kadar sürdürmek, birine karşı kendi tutumundan şaşmamak
ayak divanı: olağanüstü durumlarda o anda bulunulan yerde toplanan kurul
ayak kavafı: bk. ağız kavafı
ayak kirası: bir haber veya eşya getirene, yorgunluğuna karşılık verilen para
ayaklar altına almak: değer verilecek şeyleri önemsememek, çiğnemek
ayaklar baş, başlar ayak olmak: bilgisiz, düzeysiz kimseler buyurucu, değerliler buyruk altında olmak
ayakları birbirine dolanmak: bk. ayağı dolaşmak
ayakları geri geri gitmek: bir yere istemeye istemeye gitmek
ayaklarına karasu inmek: uzun süre ayakta beklemekten, durmaktan çok yorulmak, e.a. ayağına karasu inmek
ayakları suya değmek: bk. ayağı suya ermek
ayakları yere değmemek: bk. ayağı yere değmemek
ayaklı canavar: yürümeye başlayıp ulaştığı her şeye zarar veren çocuk
ayaklı kütüphane: çok kitap okumuş, çok şey öğrenmiş, her soruya yanıt verebilen, bilgin
ayak satıcısı: gezginci, gezerek mal satan kimse
ayak sürümek: 1) verilen işi yapmamanın yollarını aramak, bahaneler uydurmak, 2) gönderilen yere gitmemek için zaman öldürmek, geciktirmek
ayakta kalmak: 1) oturacak yer bulamamak, 2) sarsıcı bir olayı zarar görmeden atlatmak
ayak takımı: toplum içindeki yerleri aşağı düzeyde olan, bilgisiz, görgüsüz, yararsız kişiler
ayakta tutmak: bir şeyin yıkılmamasını, bozulmamasını, yaşamasını, sürekliliğini sağlamak
ayak uydurmak: kendi gidiş ve davranışını başkasınınkine benzetmek
ayak üstü: ayakta durarak, ayakta olarak, oturmadan, e.a. ayak üzeri
aya “sen doğma ben doğuyorum” der: güzellikte ayla yarış eder
Ayasofya’da dilenip, Sultanahmet’te sadaka vermek: kendisi yardımla geçindiği halde, gösteriş olsun diye, elindekini başkalarına dağıtmak
ay aydın, hesabı belli: anlaşılmayacak bir şey yok, hesap ortada, her şey gökte, ayın kaçı olduğunu gösteren ay kadar açık
ayaza çekmek: kışın soğuk artmak
ayazda kalmak: boşuna beklemek, eline bir şey geçmemek
ayaz oldu bulut oldu, geçen günler umut oldu: geçmişteki iyi, kötü günleri şimdi arar olduk
ayaz paşa kol geziyor: dışarısı ayaz, çok soğuk bir rüzgâr esiyor
ay bacayı aştı: işin yapılabileceği uygun zaman geçti
ay başı: ayın ilk günleri
aybaşı olmak: kadının ayda bir döl yatağından kan gelmek, e.a. âdet görmek
ayda kazandığını günde yemek: kazandığının çok üstünde para harcamak, hesabını bilmemek, gerini giderini düşünmemek
aydan arı, günden duru: 1) çok güzel, çok temiz, 2) apaçık
ayda yılda bir: çok seyrek olarak
ayda yılda bir namaz, onu da şeytan komaz: seyrek de olsa hayırlı bir iş yapmaya niyetlenir, sonra bir bahane bulup vazgeçer
aydedeye misafir olmak: açıkta, ay ışığında gecelemek
ay harmanlamak: ayın çevresinde hale oluşmak
ayı bokuyla kavga ediyor: gücünü kendinden küçük bir yakınına gösteriyor, k.
ayı gördüm, yıldıza itibarım yok: en güzele, en iyiye alıştım, daha önce beğendiklerime bakmam artık
ayı kazana sıçtı: kabalık etti, o güzelliği, çok çirkin biçimde berbat etti
ayıkla pirinci taşını: işler çok karıştı, içinden nasıl çıkacaksın bakalım
ayılık etmek: kaba davranmak
ayılıp bayılmak:1) birini kendinden geçercesine sevmek, 2) aşırı ölçüde sinir bunalımları geçirmek, kendini oradan oraya atmak
ayının kırk türküsü var, kırkı da ahlat üstüne: hep tek bildiği şeyi, aynı hikâyeyi anlatıyor, aynı şeyi yineliyor
ayıp ettin: bunu senden beklemezdim
ayıptır söylemesi: 1) övünmek gibi olmasın, 2) bu konuda konuşmak size saygısızlık olacak ama, söylemek zorundayım, e.a. edeptir söylemesi
ayıp yorgan altında: açıkça yapılmayan bir davranışı yakışıksızlıkla suçlayamayız
ayı yavrusuyla oynuyor: iri ve yetişkin biri ufak tefek birine, bir çocuğa el şakası yapıyor, gücünü onda deniyor
ay karanlığı: 1) ayın bulutlar arkasından yayılan hafif aydınlığı, 2) gökyüzünde ayın bulunmadığı zaman
aylığa geçmek: 1) çalışması karşılığı olarak her ay belirli bir para alınacak göreve başlamak, 2) gündelik ya da ücret alarak çalışmaktayken, paranın aylık ödendiği bir göreve geçmek, kadroya alınmak, e.a. maaşa geçmek
aylık almak: bir aylık çalışma karşılığında para almak
aylık bağlamak: emekli olan ya da başka nedenle çalışmayanlara her ay için belirli bir para ödenmesini sağlamak
aynı ağzı kullanmak: biriyle aynı şeyi söylemek, aynı görüşte olmak, e.a. aynı telden çalmak
aynı kaba sıçmak: bk. bir kaba işemek, k.
aynı kapıya çıkmak: iki şey arasında sonuç bakımından fark olmamak
aynı telden çalmak: bk. aynı ağzı kullanmak
aynı yolun yolcusu: kötü sonları birbirine eş, bu da onun gidişinde, davranışında
ay parçası (kadın ya da kız): çok güzel, çok alımlı
ayranı kabarmak: 1) öfkelenip köpürmek, 2) erkek: aşırı cinsel istek duymak
ayranım budur, yarısı sudur: yapılan işin yarım yamalak olduğunu biliyorum, ama elimden bu kadar geliyor
ayranı yok içmeye, atla gider sıçmaya: yoksulluğuna bakmaz, gösteriş olsun diye zenginlerin yaptığını yapmaya kalkar, e.a. ayağında donu yok, fesleğen ister başına
ayranı yok içmeye, tahtırevanla gider sıçmaya: bk. ayranı yok içmeye, atla gider sıçmaya, k.
ayran içmeye geldik, ara açmaya gelmedik: anlaşmazlığı artırmak için değil, aradaki soğukluğu gidermek, dostluğu perçinlemek için buradayız
ayrı baş çekmek: çoğunluktan ayrılıp kendi başına iş yapmak
ayrı seçi yapmak: kimisini kimisinden üstün tutmak, ayrıcalık tanımak e.a. fark gözetmek
ayrısı gayrısı olmamak: birbirinden hiçbir şey esirgememek, biri ötekinin yerine iş görecek kadar yakın dost ya da hısım olmak
ay tutulmak: dünyanın güneşle ay arasına girmesiyle ay, dünyanın gölgesinde, ışıksız kalmak
ayva göbekli: göbeği çukur olan kimse
ayva tüyü: vücuttaki ince, sarı tüyler
ayvayı yemek: kötü duruma düşmek, beklemediği ters bir durumla karşılaşmak, işi, düzeni bozulmak
Ayvaz kasap, hep bir hesap : öyle ya da böyle, ikisi de bir, birbirinden farkı yok
aza çoğa bakmamak: bir şeyin miktarı üzerinde durmamak, ele geçen kadarıyla yetinmek
az buçuk: bir parça, biraz, oldukça, e.a. az çok
az bulmak: yeterli görmemek, az saymak, azımsamak, e.a. az görmek
az buz olmamak: azımsanacak kadar olmamak
az çok: bk. az buçuk
az daha: bk. az kalsın
az değil: o kimse, göründüğü, sanıldığı gibi sessiz, çekingen değildir, ne işini bilir, kurnazdır o
az gelmek: yetmemek
az görmek: bk. az bulmak
az günün adamı olmamak: çok yaşamış, çok görmüş olmak
azı çoğa tutmak: verilen armağan küçük de olsa, onu çok ve değerli sayarak gönül hoşluğuyla kabul etmek
azınlıkta kalmak: bir oylamada, taraflardan birine sayıca diğerinden daha az oy çıkmak
azizlik etmek:şaka yollu aldatmak
az kaldı: olmak üzereydi, az sonra olacaktı (ama olmadı), e.a. az kalsın; nerede ise
az kalsın: bk. az kaldı
Azrail’e bir can borcu olmak: 1) nasıl olsa öleceğini kabul etmek, 2) hiç kimseye borcu kalmamak, bütün borçlarından kurtulmak
az söyler, uz söyler: az konuşur ama işe yarar, akıllı sözler söyler
az verip çok yalvarmak: borcunun bir bölümünü ödedikten sonra, geri kalanı savsaklamak için bahaneler uydurmak
az ye de uşak tut: bana ikide bir iş buyurma, ben senin uşağın değilim