Dil Haşlama

A

aba al­tın­dan sopa gös­ter­mek: ge­rek­ti­ğin­de sert­le­şe­bi­le­ce­ği­ni bel­li et­mek
aba­cı, ke­be­ci; ara­da sen ne­ci: bilenler konuşuyor, an­la­ma­dı­ğın işe sen ne ka­rı­şı­yor­sun
aba­noz ke­sil­mek: 1) sert­le­şe­rek da­ya­nık­lı­lı­ğı art­mak, 2) kir­den ren­gi­ni kay­bet­mek, mat­laş­mak
aba­yı ser­mek: bir ye­re tek­lif­siz­ce yer­leş­mek
aba­yı yak­mak: âşık ol­mak
aba­yı yak­tı Fat­ma’nın be­zi­ne: onun gös­te­ri­şi­ne al­dan­dı
Ab­bas yol­cu: 1) yol­a çı­kı­yo­rum, 2) öl­mek üze­re
abdala malum olur: bk. aptala malum olur
ab­li­yi ka­çır­mak: so­ğuk­kan­lı­lı­ğı­nı yi­tir­mek, şa­şır­mak, a.
abuk sa­buk ko­nuş­mak: tu­tar­sız laf­lar söy­le­mek
abur cu­bur: ta­dı, ya­ra­rı dü­şü­nül­med­en rast­ge­le ye­ni­len şey­ler
acayibine gitmek: yadırgamak
ace­le et­mek: ça­buk dav­ran­mak
ace­le­ye gel­mek :özen gös­te­ri­le­me­miş ol­mak
ace­le­ye ge­tir­mek: bi­ri­ni al­dat­mak için za­man dar­lı­ğın­dan ya­rar­la­nmak
ace­mi çay­lak: de­ne­yim­siz, toy
acem kı­lı­cı gi­bi iki ta­raf­lı kes­mek: bir­bi­ri­ne zıt iki ta­ra­fa da, dost ya da düş­man­mış gi­bi gö­rün­mek
acı çek­mek: üzün­tü için­de kal­mak; ağ­rı, sı­zı duy­mak
acı çek­tir­mek: bi­le­rek üz­mek
acı gör­müş: kö­tü gün­ler ya­şa­mış, ge­çir­miş
acından ölmek: çok acıkmak
acısı çıkmak: olumsuz, kötü sonucu belirmek, anlaşılmak
acı­sı içi­ne çök­mek: bir şe­yin acı­sı­nı çok de­rin­den duy­mak, e.a. acısı yüreğine işlemek
acı­sı­nı çek­mek: bir yan­lış işin ya­rat­tı­ğı üzün­tü için­de ol­mak
acı­sı­nı çı­kar­mak: 1) uğ­ra­dı­ğı za­ra­rı kar­şı­la­ya­cak iş yap­mak :2) öç al­mak
acı­sı yü­re­ği­ne iş­le­mek: bk. acı­sı içi­ne çök­mek
acı so­ğuk: çok üşü­tü­cü, kes­kin so­ğuk
acı tatlı: iyi kötü
acil şi­fa­lar di­le­mek: has­ta­nın kı­sa sü­re­de iyi­leş­me­si di­le­ğin­de bu­lun­mak
aç acı­na: hiç­bir şey ye­me­den
aç bî­ilâç: aç, ba­kım­sız
aç do­yur­mak: yok­sul­la­rı bes­le­mek
aç göz­lü: ma­la, yi­ye­ce­ğe doy­maz; ha­ris, ta­mah­kâr
açı­ğa al­mak: gö­re­vi­ne son ver­mek
açı­ğa çı­ka­rıl­mak: gö­re­vi­ne son ve­ril­mek
açı­ğa vur­mak:1) giz­le­di­ği bir ko­nu­yu her­ke­se du­yur­mak: 2) bir du­ru­mu bel­li et­mek
açı­ğı çık­mak: ken­di­si­ne tes­lim edil­miş pa­ra ya da ma­lın, de­ne­tim so­nun­da ek­sik ol­du­ğu an­la­şıl­mak
açık açık: sak­la­ma­dan, giz­le­me­den, iç­ten­lik­le
açık alın­la: ba­şa­rı ve övünç­le
açık bo­no ver­mek: bi­ri­ne, di­le­di­ği gi­bi dav­ran­ma­sı için, sı­nır­sız yet­ki ta­nı­mak
açık et­mek: sak­lı, giz­li tut­ma­sı ge­re­ke­ni her­ke­se du­yur­mak
açık fi­kir­li: ye­ni­lik­le­ri ve olay­la­rı iz­le­yen, de­ğer­len­di­ren
açık göz­lü: bk. gö­zü açık
açık kalp ame­li­ya­tı: has­ta­nın kan do­la­şı­mı ya­pay kalp de­ni­len ay­gı­ta bağ­lan­dık­tan son­ra ya­pı­lan ame­li­yat
açık kalp­li: bk. açık yü­rek­li
açık ka­pı bı­rak­mak: so­ru­nun ile­ri­de çö­züm­le­ne­bil­me­si için ola­nak ta­nı­mak
açık ko­nuş­mak: ger­çe­ği çe­kin­me­den söy­le­mek
açık­lar li­vası: iş­siz, ay­lak
açık­lık ge­tir­mek: bir ko­nu ya da so­ru­nun: an­la­şı­lır ol­ma­sı­nı sağ­la­mak
açık otu­rum: iz­le­yen­le­rin önün­de gün­cel bir ko­nu­yu tar­tış­mak
açık sa­çık: ayıp­la­na­cak söz ya da gö­rü­nüm
açık se­çik: çok açık, çok be­lir­gin
açık­ta kal­mak: 1) işin­den ol­mak, 2) ba­rın­dı­ğı yer elin­den alın­mak
açık­tan açı­ğa: hiç çe­kin­me­den, giz­le­me­den
açık­tan ka­zan­mak: emek ver­me­den, pa­ra ya­tır­ma­dan ka­zanç sağ­la­mak
açık­tan pa­ra al­mak: ka­rar­laş­tı­rıl­mış üc­ret ya da de­ğer dı­şın­da çı­kar sağ­la­mak
açık ver­mek: 1) ge­li­riy­le gi­de­ri­ni denk­leş­ti­re­me­mek, 2) yan­lış şey­ler söy­le­ye­rek ken­di­siy­le alay edil­me­si­ne yol aç­mak
açık yü­rek­li: giz­li yö­nü ol­ma­yan, dü­şün­dü­ğü­nü ol­du­ğu gi­bi söy­le­yen, içi te­miz
açı­lıp sa­çıl­mak: es­ki­si­ne gö­re da­ha açık gi­yin­me­ye baş­la­mak
aç kar­nı­na: bir şey ye­me­den, boş mi­dey­le
aç­lık­tan gö­be­ği­ne taş bağ­la­mak: aç ve umar­sız du­ru­ma düş­mek
aç­lık­tan ima­nı gev­re­mek: çok acık­mak
aç­lık­tan kö­pük kus­mak: aç­lık­tan öle­cek ha­le gel­mek
aç­lık­tan ne­fe­si kok­mak: aç ol­du­ğu an­la­şı­lır ha­le gel­mek
aç­ma­za düş­mek: için­den çı­kıl­ama­ya­cak du­rum­da kal­mak
aç­ma­za dü­şür­mek: bi­ri­ni için­den çı­ka­ma­ya­ca­ğı güç du­ru­ma sok­mak
aç su­suz kal­mak: çok yok­sul du­ru­ma düş­mek
aç­tı ağ­zı­nı yum­du gö­zü­nü: öf­ke­sin­den çok kırıcı söz­ler söy­le­di
ada­let da­ğıt­mak: ya­sa­la­rın say­dı­ğı hak­la­rı sa­hip­le­ri­ne ta­nı­mak
ad al­mak: ün­len­mek
ada­ma dön­mek: du­ru­mu kö­tüy­ken dü­zel­mek
adam al­ma­mak< so­kak­lar, cad­de­ler: son de­re­ce ka­la­ba­lık ol­mak
adam başına: her birine
adam beğenmemek: herkesi değersiz saymak
adam­dan sa­yıl­mak: de­ğe­ri ol­ma­dı­ğı hal­de say­gı gör­mek
adam­dan say­mak: de­ğe­ri ol­ma­ya­na de­ğer ver­mek
adam et­mek: 1) ye­tiş­tir­mek, 2) kul­la­nı­lır du­ru­ma ge­tir­mek
adam ev­lâ­dı: iyi bir ai­le­nin iyi ye­tiş­ti­ril­miş ço­cu­ğu
ada­mı­nı bul­mak: işi­ni, ken­di­si­ne ku­ral dı­şı ar­ka çı­kan, ka­yı­ran bi­ri­ne gör­dür­mek
ada­mı­na düş­mek: işi­ni, gü­zel bir rast­lan­tı so­nu­cu tam uz­ma­nı­na gör­dür­mek
adam içi­ne çık­mak : de­ğer ve­ri­len in­san­la­rın ara­sı­na ka­rış­mak
adam kıt­lı­ğın­da: işe ya­rar kim­se­le­rin ol­ma­dı­ğı ya da az bu­lun­du­ğu du­rum­da
adam­lık ben­de kal­sın: o ba­na fe­na­lık yap­tı ama ben ona iyi­lik ya­pa­yım
adam­lık sen­de kal­sın: 1) o iyi­lik bil­me­se de sen yi­ne iyi­lik et, :2) bu işi na­sıl ol­sa sa­na yap­tı­ra­cak­lar, ba­ri ken­di­li­ğin­den yap da onu­ru­nu ko­ru
adam ol­mak: 1) bü­yü­yüp ye­ti­şe­rek, top­lu­ma ya­rar­lı du­ru­ma gel­mek :2) ona­rı­lan bir şey ye­ni­den işe ya­rar du­ru­ma gel­mek
adam sar­ra­fı: in­san­la­rın iyi­si­ni, kö­tü­sü­nü se­çe­bi­len kim­se
adam sen de: al­dır­ma, öne­mi yok, üze­rin­de dur­ma­ya değ­mez
adam sı­ra­sı­na geç­mek: ken­di­si­ne de­ğer ve önem ve­ri­len du­ru­ma gel­mek
adam ye­ri­ne koy­mak: bk. adam­dan say­mak
a’dan z’ye ka­dar: baş­tan aşa­ğı, tü­müy­le, ne var­sa
âdet gör­mek: ay­ba­şı ol­mak
âdet ye­ri­ni bul­sun di­ye: ge­rek­li ol­du­ğun­dan de­ğil, öy­le ya­pı­la­gel­di­ğin­den
adı bat­mak: anıl­maz ol­mak
adı bat­sın: yok ol­sun, unu­tul­sun, anıl­ma­sın
adı bi­le okun­ma­mak: hiç öne­mi ol­ma­mak, adı anıl­ma­mak
adı çık­mak: 1) hak et­me­di­ği oran­da ün­len­mek 2) kö­tü bir ün ka­zan­mak
adı çık­mış do­ku­za, in­mez se­ki­ze: iyi ya da kö­tü, hak­kın­da­ki ge­nel ka­nı ko­lay ko­lay de­ğiş­mez
adı du­yul­mak: ta­nın­mak, anıl­mak, bilinmek
adı geçmek: söz konusu olmak
adı gi­bi bil­mek: kuş­ku duy­ma­ya­cak ka­dar doğ­ru bil­gi sa­hi­bi ol­mak
adı kal­mak: ken­di­si yok ol­duk­tan son­ra adı anıl­mak
adı ka­rış­mak < bir işe: bir iş­le ken­di­si­nin de il­gi­li bu­lun­du­ğu söy­len­mek
adım adım yer ede­yim, gör sa­na ne­ler ede­yim: ni­ye­ti­mi bel­li et­me­den bu­lun­du­ğun ye­re bir yer­le­şe­yim, ya­pa­ca­ğı­mı bi­li­rim.
adım at­ma­mak< bir ye­re: ke­sin­lik­le git­me­mek, uğ­ra­ma­mak
adım ba­şı­na: çok sık ara­lık­lar­la, bir­bi­ri­ne ya­kın yer­ler­de
adı­mı gü­veç koy am­ma, ocak üs­tü­ne koy­ma: be­ni güç iş­ler­den yıl­maz­mı­şım gi­bi ta­nıt ama, o iş­le­ri ba­na ver­me
adı­mız oros­pu, ek­me­ği­mi­zi ku­ru ye­riz: ka­zanç için kö­tü iş­le­re kat­la­nı­yo­ruz ama, yi­ne de zor ge­çi­ni­yo­ruz
adı­nı ağ­zı­na al­ma­mak: dar­gın­lık, kız­gın­lık gi­bi bir ne­den­le bir kim­se­den hiç söz et­me­mek, b.a. adı­nı an­ma­mak
adı­nı an­ma­mak: on­dan hiç söz et­me­mek, unut­muş gö­rün­mek, b.a. adı­nı ağ­zı­na al­ma­mak
adı­nı­zı ba­ğış­lar mı­sı­nız: be­ni adı­nı­zı öğ­ren­mek­le onur­lan­ma­ya de­ğer bu­lur mu­su­nuz
adı­nı ....... e çı­kar­mak: öy­le ol­ma­dı­ğı hal­de ken­di­ni ...... gi­bi gös­ter­mek
adı­nı kir­let­mek: adı­nın kö­tü­ye çık­ma­sı­na yol aç­mak
adı­nı koy­mak: bir şe­ye fi­yat biç­mek; ya­pı­la­cak iş­in sağ­la­ya­ca­ğı çı­ka­rı saptamak
adı­nı ta­şı­mak: sa­hip ol­du­ğu adın so­rum­lu­luk ve say­gın­lı­ğı­nı yük­len­miş ol­mak
adı­nı ver­mek< birinin: baş­vur­du­ğu kim­se­ye, ken­di­si­ni sa­lık ve­re­ni söy­le­mek
adı­nı ya­şat­mak: ai­le ba­ğı olan ki­şi­nin ünü­nü sür­dür­mek
adın ne, Mü­lâ­yim, sert ol­san ne bok yer­sin: sert­lik­le bir şey el­de ede­me­ye­ce­ği­mi bil­di­ğim için, yu­mu­şak dav­ra­nı­yo­rum
adı sa­nı bat­sın: se­vil­me­yen şey ya da kim­se: yok ol­sun, adı unu­tul­sun, anıl­ma­sın
adı sa­nı be­lir­siz: ne­re­de ve ki­min ne­si ol­du­ğu­nu bi­len yok
adı üs­tün­de: adın­dan an­la­şıl­dı­ğı gi­bi
adıy­la sa­nıy­la: bi­li­nen ün ve ni­te­li­ğiy­le
ad­lı adın­ca: giz­le­me­ye ge­rek duy­ma­dan, her­ke­sin ta­nı­dı­ğı, bil­di­ği bi­çim­de
ad­lı adıy­la: bk. ad­lı adın­ca
ad tak­mak: ger­çek adın­dan ay­rı: bir kim­se­ye, ni­te­li­ği­ne, ki­şi­li­ği­ne, du­ru­mu­na uy­gun ad ya­kış­tır­mak
afa­kan(lar) bas­mak: çok sı­kıl­mak, aşı­rı de­re­ce­de bu­nal­mak
afe­rin al­mak: de­ğer­li gö­rü­lüp be­ğe­nil­mek
afo­roz et­mek< bi­ri­ni: ken­di­sin­den uzak­laş­tır­mak, yakını olmaktan çıkarmak
afur ta­fu­ra gel­me­mek: ken­di­si­ne ça­lım sa­tıl­ma­sın­dan hoş­lan­ma­mak; böy­le bir dav­ra­nı­şa tep­ki gös­ter­mek
af­yo­nu ba­şı­na vur­mak: ne yap­tı­ğı­nı bi­le­me­ye­cek ka­dar öf­ke­len­mek, e.a. ba­ha­rı ba­şı­na vur­mak
af­yo­nunu pat­lat­mak: ken­di ha­lin­de bi­ri­ni, si­nir­len­di­rip, çi­le­den çı­kar­mak
Ago­bun ka­zı gi­bi bak­mak: ap­tal ap­tal, bön bön ba­kın­mak
Ago­bun ka­zı gi­bi yut­mak: saf­lı­ğı ne­de­niy­le ne söy­len­se kan­mak
agu be­bek: alay yol­lu: bü­yü­dü­ğü hal­de be­bek­li­ğe öze­nen ço­cuk
ağa­ca çık­sa pa­bu­cu yer­de kal­ma­mak: di­le­di­ği gi­bi dav­ran­ma­sı için bir en­ge­li ol­ma­mak; iş­le­ri yo­lun­da git­mek
ağı­na dü­şür­mek< bi­ri­ni: kö­tü du­rum­da kal­ma­sı için ha­zır­la­dı­ğı dü­ze­ne kur­ban et­mek, k.a. tuzağa düşmek; b.a. oyuna gelmek
ağır ak­sak: pek ya­vaş ve dü­zen­siz
ağır al­mak: bk. ağır­dan al­mak
ağır ayak: do­ğur­ma­sı ya­kın
ağır bas­mak: is­te­di­ği­ni yap­tır­mak için gü­cü­nün üs­tün­lü­ğün­den ya­rar­lan­mak
ağır baş­lı: dav­ra­nış­la­rı öl­çü­lü ki­şi
ağır can­lı: tem­bel, çok ya­vaş iş ya­pan
ağır çekim: sinema ya da video filmini düşük hızda göstermek
ağır çekmek: benzerlerinden daha nitelikli olmak
ağır­dan al­mak: is­tek­siz, gö­nül­süz dav­ra­na­rak işi ya­vaş­lat­mak
ağır el­li : bk. eli ağır
ağır en­dam, fıs­tı­ki ma­kam: is­ti­fi­ni boz­ma­dan, ace­le et­me­den, te­laş­sız
ağır gel­mek: 1) gü­cü­ne git­mek, onu­ru­na do­kun­mak, :2) ya­pıl­ma­sı güç olmak, zahmet vermek
ağır has­ta­lık: ölüm­cül, teh­li­ke­li has­ta­lık
ağı­rı­na do­kun­mak: bk. gü­cü­ne git­mek
ağı­rı­na git­mek: bk. gü­cü­ne git­mek
ağır işit­mek< kulakları: iyi işi­te­me­mek
ağır kaçmak< şaka: gücendirici olmak
ağır kan­lı: 1) ağır can­lı, :2) se­vim­siz, var­lı­ğı in­sa­na sı­kın­tı ve­ren
ağır­lı­ğın­ca al­tın değ­mek: çok de­ğer­li ol­mak
ağır­lı­ğı­nı koy­mak: gü­cü­nü, yet­ki­si­ni kul­lan­mak
ağırlık basmak: 1) gevşeklik ve uyku gelmek, 2) uykuda: sıkıntılı duruma girmek, e.a. ağırlık çökmek
ağırlık çökmek: bk. ağırlık basmak
ağır otur­mak: us­lu dur­mak
ağır söy­le­mek: do­ku­nak­lı söz­ler et­mek, acı ko­nuş­mak
ağır söz: onur kı­rı­cı, in­ci­ti­ci söz
ağız aç­ma­mak: hiç ko­nuş­ma­mak, hiçbir şey söy­le­me­mek
ağız aç­tır­ma­mak: baş­ka­sı­nın ko­nuş­ma­sı­na fır­sat ver­me­mek
ağız ağı­za ver­mek: iki ki­şi, pek ya­kın­dan ve giz­li­ce ko­nuş­ma­ya dal­mak
ağız alışkanlığı: aynı sözü sık sık kullanma durumu
ağız ara­mak: öğ­ren­mek is­te­ni­len şe­yi söy­le­te­cek yol­da dil kul­lan­mak, e.a. ağız yok­la­mak
ağız bir­li­ği et­mek: ay­nı şe­yi yap­ma­yı ya da söy­le­me­yi ka­rar­laş­tır­mak
ağız bu­run bir­bi­ri­ne ka­rış­mak: yü­zün­de, şar­hoş­luk, kav­ga, yor­gun­luk ya da üzün­tü­nün ne­den ol­du­ğu iz­ler gö­rün­mek
ağızda dağılmak (hamur işi): iyi pişmiş ve lezzetli olmak
ağız da­la­şı: kar­şı­lık­lı söz kav­ga­sı, e.a. ağız kavgası
ağız­dan ağı­za: bir­bi­ri­ne söy­le­ye­rek, birbirine ileterek
ağız­dan dol­ma:1) ko­nu­şu­lan­lar­la edi­ni­len bil­gi, : 2) nam­lu­sun­dan dol­du­ru­lan, top, tü­fek gi­bi es­ki si­lah­lar
ağız­dan kap­mak: bi­ri­nin ko­nuş­ma­sın­dan ya­rım ya­ma­lak bil­gi sa­hi­bi ol­mak
ağız­dan lâf al­mak: us­ta­lık­la ko­nuş­tu­ra­rak, öğ­ren­mek is­te­di­ği şe­yi kar­şı­sın­da­ki­ne söy­let­mek, e.a. ağızdan lâf çalmak
ağız­dan lâf çal­mak: bk. ağız­dan lâf al­mak
ağız­da sa­kız gi­bi çiğ­ne­mek: ay­nı sözü sık sık yi­ne­le­yip dur­mak
ağız de­ğiş­tir­mek: ön­ce­den söy­le­dik­le­ri­nin ter­si­ni söyler olmak
ağız, dil ver­me­mek: has­ta çok ağır­la­şa­rak ko­nu­şa­maz ol­mak
ağız do­lu­su: bir­bi­ri ar­dı­na söy­le­nen kü­für­ler
ağız eğ­mek: yal­tak­la­na­rak is­te­mek, yal­var­mak
ağız kâh­ya­sı: olur ol­maz la­fa gi­ren, baş­ka­sı­nın sö­zü­nü ke­sen
ağız ka­la­ba­lı­ğı: bir­bi­ri­ni tut­ma­yan, ge­rek­siz söz­ler
ağız ka­la­ba­lı­ğı­na ge­tir­mek: kar­şı­sın­da­ki­ni ge­rek­siz söz­ler­le şa­şır­ta­rak, is­te­di­ği so­nu­cu sağ­la­mak
ağız ka­va­fı: bi­lir bil­mez her ko­nu­ya gi­ren, ge­rek­siz ko­nu­şan
ağız kavgası: bk. ağız dalaşı
ağız­la­ra lâ­yık: bk. ağ­zı­na la­yık
ağız­la­ra sa­kız ol­mak< biri: ola­ğa­nüs­tü du­ru­mu ne­de­niy­le her­kes ta­ra­fın­dan ko­nu­şu­lur ol­mak
ağız­la­rı uy­mak: doğ­ruluğu kuş­ku­lu ko­nu üze­rin­de, bir­kaç ki­şi­nin söy­le­dik­le­ri­ bir­bi­ri­ne ben­ze­mek
ağız sat­mak: ya­pa­ma­ya­ca­ğı bir iş­ten ya­pa­cak­mış gi­bi söz et­mek
ağız ta­dı: bir top­lu­luk için­de dir­lik dü­zen­lik, hu­zur, iyi ge­çin­me
ağız ta­dıy­la: 1) lez­ze­ti­ni du­ya­rak, 2) dir­lik dü­zen­lik için­de
ağız tam­bu­ra­sı çal­mak: 1) lâ­fa tu­ta­rak oya­la­ma­ya ça­lış­mak, 2) so­ğuk­tan diş­le­ri bir­bi­ri­ne vur­mak
ağız tat­sız­lı­ğı: bir top­lu­luk için­de­ki ge­çim­siz­lik
ağız yap­mak: dü­şün­dü­ğü­nün dı­şın­da söz­ler­le bi­ri­ni kan­dır­ma­ya, oya­la­ma­ya ça­lış­mak
ağız yay­mak: bi­le­rek açık ve dü­rüst ko­nuş­ma­mak
ağız yoklamak: bk. ağız aramak
ağ­la­mak­lı ol­mak: ağ­la­ya­cak du­ru­ma gel­mek
ağ­rı­sı tut­mak: 1) ge­be ka­dı­nın do­ğum san­cı­la­rı baş­la­mak, 2) din­miş bir ağ­rı ye­ni­den ken­di­ni gös­ter­mek
ağ­rı­sız ba­şı­na kaş­bas­tı bağ­la­mak: ge­re­ği yok­ken ken­di­ne iş çı­kar­mak
ağ­za alın­ma­ya­cak: söy­len­me­si ayıp, ter­bi­ye dı­şı söz
ağ­za al­ma­mak: sö­zü­nü et­me­mek, anmamak
ağza düşmek: dedikodu konusu olmak
ağ­za ki­lit vur­mak: hiç­bir şey söy­le­me­mek, ya da söy­let­me­mek
ağ­za ko­ya­cak bir şey: do­yu­ru­cu ol­ma­sa da yiyecek nes­ne
ağ­za tat, bo­ğa­za fer­yat: 1) lez­zet­li ama az yi­ye­cek, 2) et­ki­li ama kı­sa bir ey­lem
ağ­zı açık ay­ran bu­da­la­sı: gör­dü­ğü şey­le­re şaş­kın, ap­tal ap­tal ba­ka­rak do­la­şan, e.a. ağzı açık ayran delisi
ağ­zı açık ay­ran de­li­si: bk. ağ­zı açık ay­ran bu­da­la­sı
ağ­zı açık kal­mak: şa­şa­kal­mak
ağ­zı bir: hep­si söz­bir­li­ği et­miş
ağ­zı bo­zuk: kü­für­lü ko­nuş­ma­yı, söv­me­yi alış­kan­lık edin­miş
ağ­zı bur­nu ye­rin­de: gü­zel sa­yı­lır, güzelce
ağ­zı bü­yük: öl­çü­süz, aşı­rı id­di­ala­rı olan, :e.a. ağ­zı ha­va­da
ağ­zı çi­riş ça­na­ğı­na dön­mek: su­suz­luk­tan ağ­zı ku­ru­yup di­li da­ma­ğı­na ya­pı­şır ol­mak
ağ­zı di­li ku­ru­mak: çok ko­nuş­mak­tan, öf­ke­len­mek­ten, su­sa­mak­tan tü­kü­rü­ğü kal­ma­mak
ağ­zı di­li yok: hak­kı­nı ara­ya­ma­ya­cak ka­dar ses­siz
ağ­zı gev­şek: sır sak­la­ma­yan
ağ­zı ha­va­da: bk. ağ­zı bü­yük
ağ­zı ka­la­ba­lık: bi­lir bil­mez, an­lam­lı an­lam­sız çok ko­nu­şan
ağ­zı ka­ra: hep kö­tü ha­ber­ler ve­ren, her olay­da bir kö­tü yan ara­yan, e.a. şom ağız­lı
ağ­zı ki­lit­li: 1) sır sak­la­yan, 2) ko­nu­şa­maz du­ru­ma ge­ti­ri­len, 3) du­dak­la­rı be­yaz (at)
ağ­zı ku­lak­la­rı­na var­mak< sevincinden: çok se­vin­mek
ağ­zı laf yap­mak: ra­hat ko­nu­şa­rak, inan­dı­rı­cı söz söy­le­me­si­ni be­ce­rir ol­mak
ağ­zı­na ap­tes­le al­mak (birinin adını): sö­zü edi­len ki­şi­nin adı­nı say­gıy­la an­mak
ağ­zı­na bak­mak: dav­ra­nış­la­rı­nı bi­ri­nin söy­le­dik­le­ri­ne gö­re yap­mak, b.a. ağzının içine bakmak
ağ­zı­na bak­tır­mak: doğ­ru ve gü­zel ko­nuş­tu­ğu için kendini inan­la ve zevk­le din­let­mek, b.a. ağ­zı­nın içi­ne bak­tır­mak
ağ­zı­na bir par­mak bal çal­mak: bir kim­se­yi tat­lı bir va­at­la oya­la­mak
ağ­zı­na bir şey koy­ma­mak: uzun sü­re­dir bir şey ye­me­mek
ağ­zı­na bir zey­tin ve­rip al­tı­na bir tu­lum tut­mak: kü­çük bir iyi­lik yap­tı­ğı ki­şi­den bü­yük bir çı­kar bek­le­mek
ağ­zı­na bur­nu­na bu­laş­tır­mak: bir işi be­ce­re­me­mek, ber­bat et­mek, bozmak
ağ­zı­na ge­le­ni söy­le­mek: ağır, kı­rı­cı söz­ler söy­le­mek
ağzına gem vurmak: susturmak, konuşturmamak
ağ­zı­na ka­dar: boş ye­ri kal­ma­ya­cak bi­çim­de
ağ­zı­na ki­ra is­te­mek: söy­le­me­si bek­le­nen şe­yi söy­le­mek­te nazlanmak, : e.a. ağ­zı­nı ki­ra­ya ver­mek
ağ­zı­na lâ­yık: çok lez­zet­li, sen de be­ğe­ne­cek­sin
ağzına sağlık: çok yerinde konuştun, çok güzel söyledin
ağ­zı­na sı­çıl­mak: çok za­rar gör­mek, çok yo­rul­mak, k.
ağ­zı­na sıç­mak: bi­ri­ne, bir şe­ye bü­yük za­rar ver­mek, k.
ağzına sürmemek: bir şeyden hiç yememek
ağ­zı­na taş al­mak: ko­nuş­ma­mak­ta, sus­mak­ta inat et­mek
ağ­zı­na tat bu­laş­mak: ya­rar sağ­la­dı­ğı işi sü­rek­li yap­mak is­te­mek
ağ­zı­na tü­kür­dü­ğüm: sı­kın­tı ve­ren, kö­tü, aşa­ğı­lık şey
ağ­zı­na ve­ril­me­si­ni bek­le­mek: ça­lış­ma­yıp, iş­le­rin baş­ka­sı ta­ra­fın­dan ya­pıl­ma­sı­nı yeğ­le­mek
ağzına yakışmamak: söylediği söz yakışık almamak
ağ­zı­nda bak­la ıs­lan­ma­mak: sır sak­la­ya­ma­mak
ağ­zın­da bü­yü­mek: sev­me­di­ğin­den ya da içi al­ma­dı­ğın­dan yu­ta­ma­mak
ağ­zın­dan bak­la­yı çı­kar­mak : sab­rı tü­ke­nip, sak­la­dı­ğı şe­yi söy­le­mek, e.a. bak­la­yı ağ­zın­dan çı­kar­mak
ağ­zın­dan bal ak­mak: çok iç açı­cı, gü­zel, tat­lı söz­ler söy­le­mek
ağzın­dan çı­ka­nı ku­la­ğı duy­ma­mak: öf­key­le ağır söz­ler sar­fet­mek, söz­le­ri­ni tart­ma­dan söy­le­mek, e.a. ağ­zın­dan çı­ka­nı ku­la­ğı işit­me­mek
ağ­zın­dan çı­ka­nı ku­la­ğı işit­me­mek: bk. ağzından çıkanı kulağı duymamak
ağ­zın­dan dir­hem­le çık­mak: çok az ko­nuş­mak, e.a. söz ağ­zın­dan dir­hem­le çık­mak
ağ­zın­dan dö­kül­mek (söz): 1) açık­ça söy­le­mek­ten ka­çın­dı­ğı şey, ko­nuş­ma­sın­dan bel­li ol­mak, 2) sözünü to­par­la­ya­ma­mak
ağ­zın­dan dü­şür­me­mek :sü­rek­li on­dan söz et­mek
ağ­zın­dan gi­rip bur­nun­dan çık­mak: bir kim­se­yi ne ya­pıp ya­pıp bir şe­ye ra­zı et­mek
ağ­zın­dan ka­çır­mak: söy­le­mek is­te­me­di­ği şe­yi far­kın­da ol­ma­dan söy­le­yi­ver­mek
ağ­zın­dan kap­mak: 1) lâ­fı: bi­ri­nin ko­nuş­ma­sı­nı ke­se­rek ken­di­si sö­ze gir­mek, :2) bi­ri­nin bil­di­ği şey­le­ri, us­ta­lık­lı ko­nuş­ma­lar­la ona sez­dir­me­den öğ­ren­mek, b.a. ağzından laf almak
ağ­zın­dan laf al­mak: bir kim­se­yi ko­nuş­tu­ra­rak, giz­li tut­tu­ğu bil­gi­le­ri öğ­ren­mek, b.a. ağzından kapmak (2)
ağ­zın­dan yel­ al­sın: söy­le­di­ğin kö­tü ola­sı­lık­lar ger­çek­leş­me­sin
ağ­zın­da yaş kal­ma­mak: bir dü­şün­ce­si­ni ay­nı ki­şi­ye bir­çok kez söy­le­miş ol­mak
ağ­zı­nı açıp gö­zü­nü yum­mak: öf­key­le, ağır ha­fif de­me­den ak­lı­na ge­len bü­tün söz­le­ri söy­le­mek
ağ­zı­nı aç­ma­mak: ses çı­kar­ma­mak, hiç­bir şey söy­le­me­mek
ağ­zı­nı ara­mak: bir kim­se­yi ko­nuş­tu­ra­rak, bel­li bir ko­nu­da ne dü­şün­dü­ğü­nü öğ­ren­me­ye ça­lış­mak, e.a. ağzını yoklamak
ağ­zı­nı bı­çak aç­ma­mak: üzün­tü­sün­den söz söy­le­ye­cek du­rum­da ol­ma­mak
ağ­zı­nı boz­mak: küf­ret­mek ya da ka­ba söz­ler söy­le­mek
ağ­zı­nı bur­nu­nu da­ğıt­mak: bi­ri­nin: yü­zü­ne şid­det­le yum­ruk in­dir­mek
ağ­zı­nı di­li­ni bağ­la­mak: bi­ri­ni: ko­nu­şa­maz du­ru­ma ge­tir­mek
ağ­zı­nı ha­va­ya aç­mak: eli­ndeki fır­sa­tı ka­çır­dık­tan son­ra, bo­şu­na umut­lan­mak, e.a. ağzını poyraza açmak
ağ­zı­nı hay­ra aç: kö­tü ola­sı­lık­lar­dan söz et­me
ağ­zı­nı ka­pa­mak: 1) bir kim­se­yi ona çı­kar sağ­la­ya­rak sus­tur­mak, 2) sus­ma­yı yeğ­le­mek
ağ­zı­nı ki­ra­ya ver­mek: ko­nuş­mak, bir şey söy­le­mek is­te­me­mek, e.a. ağzına kira istemek
ağ­zı­nı kul­lan­mak (birinin): baş­ka­sı­nın söy­le­dik­le­ri­ni ken­di dü­şün­ce­siy­miş gi­bi an­lat­mak, e.a. ağzını satmak (birinin)
ağ­zı­nı mü­hür­le­mek: bi­ri: sus­mak, hiç ko­nuş­ma­mak
ağ­zı­nın içi­ne bak­mak: ko­nu­şa­nı dik­kat­le ve zevk­le din­le­mek, söy­le­dik­le­ri­ne uy­mak, b.a. ağzına bakmak
ağ­zı­nın içi­ne bak­tır­mak : baş­ka­la­rı­nı, ken­di söz­le­ri­ne uya­cak bi­çim­de dav­ran­ma­la­rı ge­rek­ti­ği­ne inan­dır­mış ol­mak, b.a. ağzına baktırmak
ağ­zı­nın ka­la­yı­nı ver­mek: pay­la­ya­rak sus­tur­mak, e.a. ağ­zı­nın pa­yı­nı ver­mek
ağ­zı­nın ka­şı­ğı ol­ma­mak: bir şey, bir kim­se­nin uğ­ra­şa­bi­le­ce­ği ko­nu­lar­dan ol­ma­mak
ağ­zı­nın ko­ku­su­nu çek­mek: bir kim­se­nin çe­kil­mez dav­ra­nış­la­rı­na kat­lan­mak
ağ­zı­nın müh­rü ile: 1) oruç­lu ola­rak, 2) bir şe­yin ağ­zı açıl­ma­mış ola­rak
ağ­zı­nın öl­çü­sü­nü ver­mek: bk..ağ­zı­nın pa­yı­nı ver­mek
ağ­zı­nın pa­yı­nı ver­mek: sert söz­ler­le pay­la­ya­rak, had­di­ni bil­di­rip sus­tur­mak, e.a. ağ­zı­nın ka­la­yı­nı ver­mek; ağ­zı­nın öl­çü­sü­nü ver­mek
ağ­zı­nın su­yu ak­mak: im­ren­mek, e.a. ağ­zı su­lan­mak
ağ­zı­nın ta­dı bo­zul­mak: dir­lik ve dü­zen­li­ği, ra­ha­tı kaç­mak, e.a. ağ­zı­nın ta­dı kaç­mak
ağ­zı­nın ta­dı kaç­mak: bk. ağ­zı­nın ta­dı bo­zul­mak
ağ­zı­nın ta­dı­nı bil­mek: 1) lez­zet­li yi­ye­cek­ler seç­mek, 2) gü­zel ve ke­yif ve­ri­ci şey­le­rin se­çi­min­de us­ta­lık gös­ter­mek
ağ­zı­nı öpe­yim: ne iyi ko­nuş­tun, ne gü­zel söy­le­din
ağzını poyraza açmak: bk. ağzını havaya açmak
ağzını satmak< birinin: bk. ağzını kullanmak
ağ­zı­nı sı­kı tut­mak: bk. ağ­zı­nı tut­mak
ağ­zı­nı top­la: kü­für­lü ko­nuş­ma; ka­ba, kö­tü söz­ler söy­le­me
ağ­zı­nı tut­mak: sır sak­la­mak, boş­bo­ğaz­lık et­me­mek, e.a. ağzını sıkı tutmak; çe­ne­si­ni tut­mak
ağ­zı­nı yok­la­mak: bk. ağ­zı­nı ara­mak
ağ­zı pek: sır sak­lar, e.a. ağzı sıkı
ağ­zı pis: ka­ba ko­nuş­ma­yı, söv­me­yi huy edin­miş
ağ­zı sı­kı: bk. ağ­zı pek
ağ­zı su­lan­mak: im­ren­mek, e.a. ağ­zı­nın su­yu ak­mak
ağ­zı süt kok­mak: çok genç, de­ne­yim­siz ol­mak
ağ­zı var di­li yok: ses­siz, kim­se­ye kar­şı­lık ver­mez, çok az ko­nu­şur
ağ­zı yan­mak: bir şey­den bü­yük za­rar gör­mek
ağ­zıy­la kuş tut­sa: bü­yük us­ta­lık ge­rek­ti­ren çok güç şey­ler de yap­sa
ah al­mak: ezi­yet ve­r­di­ği, kö­tü­lük et­ti­ği ki­şi­nin bed­du­ası­nı al­mak
ah­bap ça­vuş­lar: bir­bi­ri­ne çok bağ­lı, her za­man bir­lik­te olan ar­ka­daş­lar
ahbaplığa dökmek: yerli yersiz yakınlık göstermek
ahenk yap­mak: çal­gı­lı eğ­len­ce dü­zen­le­mek
ahes­te bes­te: ya­vaş ya­vaş, ağır ağır, ha­re­ket­le­ri çok ya­vaş
ah­kâm kes­mek: bi­lir­miş gi­bi, ke­sin yar­gı­lar­da bu­lun­mak
ahı çık­mak: bk. ahı yer­de kal­ma­mak
ahım şa­hım de­ğil: öy­le be­ğe­ni­le­cek, de­ğer ve­ri­le­cek ya­nı yok
ahı­ra çek­mek: bir sü­rü­yü ahı­ra ka­pa­mak, bir hay­va­nı ahı­ra bağ­la­mak
ahı­ra çe­vir­mek< bir ye­ri: pis, ba­kım­sız, da­ğı­nık, ha­rap du­ru­ma ge­tir­mek
ahı tut­mak: ezil­miş, kö­tü­lük gör­müş bir kim­se­nin bed­du­ası, zul­mü ya­pa­na iş­le­mek, e.a. ahı yer­de kal­ma­mak; ahı çıkmak
ahı yer­de kal­ma­mak: zul­me uğ­ra­ya­nın et­ti­ği bed­dua, et­ki­si­ni gös­ter­mek, e.a. ahı tutmak
ahir va­kit: in­san öm­rü­nün son yıl­la­rı
ahir za­man: 1) son za­man, 2) dün­ya­nın son gün­le­ri, kı­ya­me­tin kop­mak üze­re ol­du­ğu yıl­lar ya da gün­ler
ah­mak ıs­la­tan: in­ce in­ce, çi­sen­ti ha­lin­de­ki yağ­mur
ah­ret ada­mı: dün­ya iş­le­rin­den el çe­kip, vak­ti­ni iba­det­le ge­çi­ren ki­şi
ah­re­ti­ni ma­mur et­mek: iba­det ede­rek, ha­yır iş­le­ri ya­pa­rak se­vap ka­zan­mak, e.a. ah­re­ti­ni yap­mak; ah­re­ti­ni zen­gin­leş­tir­mek
ah­re­ti­ni yap­mak: bk. ah­re­ti­ni ma­mur et­mek
ah­re­ti­ni zen­gin­leş­tir­mek: bk. ah­re­ti­ni ma­mur et­mek
ah­ret kar­de­şi: inanç ve iba­det­te bir­bi­rin­den ay­rıl­ma­yan ve bu iliş­ki­yi ah­ret­te de sür­dü­re­cek­le­ri­ni dü­şü­nen ka­dın­lar
ah­ret su­ali: ge­rek­siz ve usanç ve­ri­ci so­ru
ah­ret­te on par­ma­ğı ya­ka­sın­da ol­mak: ken­di­si­ne kar­şı so­rum­lu ol­du­ğu hal­de öde­vi­ni yap­ma­yan kim­se­den öbür dün­ya­da he­sap sor­mak
ah­ret yol­cu­lu­ğu: ölüm
ahu göz­lü: göz­le­ri gü­zel
ai­le oca­ğı: ai­le­nin kur­du­ğu, yer­leş­ti­ği, ge­liş­tir­di­ği ev
ai­le plân­la­ma­sı: ai­le­de sa­hip olun­mak is­te­nen ço­cuk sa­yı­sı için uy­gu­la­na­cak yön­tem­le­ri dü­zen­le­me si­ya­sa­sı : e.a. do­ğum kont­ro­lü
ai­le re­isi: ya­sa­la­ra gö­re ai­le yü­küm­lü­lü­ğü­nü ta­şı­yan kim­se
akan su­lar dur­mak: ele alı­nan ko­nu­nun kar­şı çı­kı­la­cak ya­nı kal­ma­mak
ak de­di­ği­ne ka­ra de­mek< bi­ri­nin: inat­çı­lık ede­rek kar­şı­sın­da­ki ki­şiy­le an­laş­ma­ya ya­naş­ma­mak
akıl akıl, gel çen­ge­le ta­kıl: bir so­ru­nun na­sıl çö­züm­le­ne­ce­ği­ni, işin ne­re­ye va­ra­ca­ğı­nı dü­şü­ne­me­me du­ru­mu, e.a. akıl akıl, gel kı­çı­ma ta­kıl, k.
akıl akıl, gel kı­çı­ma ta­kıl: bk. akıl akıl, gel çen­ge­le ta­kıl
akıl al­ma­mak: ina­nı­la­cak gi­bi ol­ma­dı­ğı­nı san­mak
akıl bu ya: doğ­ru ol­ma­dı­ğı­nı bi­le bi­le böy­le dav­ran­dım
akıl­da kal­mak: unutul­ma­mak
akıl­dan çık­mak: unu­tul­mak
akıl def­te­ri: unu­tul­ma­ma­sı ge­re­ken­le­rin kı­sa­ca ya­zıl­dı­ğı kü­çük def­ter
akıl et­mek: za­ma­nın­da dü­şü­ne­rek ön­lem al­mak
akıl ho­ca­sı: bi­ri­ne yol gös­te­ren kim­se
akıl kâ­rı ol­ma­mak: dü­şün­ce­li bir kim­se­nin ya­pa­ca­ğı iş ol­ma­mak
akıl kum­ku­ma­: çok akıl­lı ol­du­ğu­na ina­nı­lan
akıl­la­ra dur­gun­luk ver­mek: bir şey, aşı­rı­lık ya da şa­şır­tı­cı­lık ba­kı­mın­dan ak­lın ala­ma­ya­ca­ğı öl­çü­de ol­mak
akıl­la­ra zi­yan: bk. ak­la za­rar
akıl­la­rı dur­dur­mak: bk. akıl­la­ra dur­gun­luk ver­mek
akıl­lı us­lu: den­ge­li, ken­di ha­lin­de, taş­kın­lık yap­ma­yan
akıl öğ­ret­mek: bir kim­se­ye, eği­lim ve çı­kar­la­rı­na uy­gun dav­ra­nış yol­la­rı gös­ter­mek, e.a. akıl vermek
akıl sat­mak: dü­şü­ne­me­di­ği­ni san­dı­ğı ki­şi­ye, yol gös­ter­me­ye, ken­di dü­şün­ce­si­ni ona aşı­la­ma­ya ça­lış­mak
akıl sır er­me­mek: bir işin ni­te­li­ği­ni, giz­li yön­le­ri­ni an­la­ya­ma­mak
akıl­sız ba­şın ce­za­sı­nı ayak çek­mek: dü­şü­ne­rek çö­züm­le­ne­cek bir so­run için be­den­sel ça­ba gös­ter­mek­ten yor­gun düş­mek
akıl te­re­lel­li: dav­ra­nış­la­rı akıl­lı­ca, tu­tar­lı ol­ma­yan; den­ge­siz, hop­pa
akıl var, izan var: ak­lı olan her­kes an­lar, işin na­sıl ol­ma­sı ge­rek­ti­ği or­ta­da
akıl ver­mek: bk. akıl öğ­ret­mek
akım der­ken bo­kum de­mek: söz ve dav­ra­nış­la­rıy­la ken­di­ni be­ğe­ni­le­cek bir ki­şi gi­bi gös­te­re­yim der­ken, tu­tar­sız şey­ler söy­le­ye­rek, be­ğe­nil­me­yen yön­le­ri­ni bel­li et­mek
akı­nı bo­ku­na ka­rış­tır­mak : zıt kav­ram­la­rı bir­bi­rin­den ayırt ede­me­mek
akın­tı­ya kü­rek çek­mek : ola­ğan gi­di­şi ter­si­ne çe­vir­mek için bo­şu­na ça­ba­la­mak
akıp git­mek (za­man): ça­buk geç­mek
aki­de­si bo­zuk: kim­se: inan­cı za­yıf olan
aki­de­yi boz­mak: doğ­ru bi­li­nen bir in­anış ya da gi­diş­ten sap­mak
ak­la ka­ra­yı seç­mek: güç­lük­le­ri ye­ner­ken, çok sı­kın­tı çek­mek, çok yo­rul­mak
ak­la uy­mak: da­nış­ma ge­re­ği duy­ma­dan, ak­lı­na gü­ve­nip yan­lış iş yap­mak
ak­la ya­kın: akıl ka­bul eder, uygun, e.a. akla yatkın
akla yatkın: bk. akla yakın
ak­la za­rar: dü­şü­nül­me­si akıl den­ge­si­ni bo­za­cak ka­dar şa­şır­tı­cı olan, e.a. akıllara ziyan
ak­lı al­ma­mak: 1) kav­ra­ma­mak, 2) ola­bi­le­ce­ği­ne inan­ma­mak, e.a. aklına sığmamak
ak­lı ba­şı­na gel­mek: 1) bay­gın­lık­tan ayı­lıp ken­di­ni toparlamak, 2) yan­lış dav­ra­nış­la­rı­nın za­ra­rı­nı gö­re­rek, doğ­ru yo­lu bul­mak
ak­lı ba­şın­da: 1)dav­ra­nış­la­rı akıl­lı­ca, 2) doğ­ru, dü­rüst
ak­lı ba­şın­dan bir ka­rış yu­ka­rı­da: ak­lı­na ge­le­ni dü­şün­me­den ya­pan
ak­lı ba­şın­dan git­mek: 1) bay­gın­lık ge­çir­mek, 2) çok se­vinç­ten ya da çok kor­ku­dan ne ya­pa­ca­ğı­nı şa­şır­mak
ak­lı ba­şın­da ol­ma­mak: 1) ba­yıl­mış ol­mak, 2) ka­fa­sı­nın yor­gun­lu­ğun­dan iyi dü­şü­ne­bi­lir du­rum­da bulunmamak
ak­lı bo­ku­na ka­rış­mak: 1) kor­ku­dan şaş­kı­na dön­mek, 2) ken­di­ni yi­ti­rir­ce­si­ne mut­lu­luk duy­mak, k.
ak­lı çık­mak: 1) kö­tü bir so­nuç do­ğa­cak kay­gı­sıy­la aşı­rı kor­ku ge­çir­mek, 2) de­li­ye dön­mek
ak­lı dur­mak: ge­çir­di­ği şaş­kın­lık­tan dü­şü­ne­mez ol­mak
ak­lı er­mek: olup bi­te­ni an­la­ya­bil­mek
ak­lı ev­vel: (akl-ı ev­vel) ken­di­ni, en doğ­ru­yu dü­şü­nür, her şe­yi çok iyi bi­lir sa­nan
ak­lı fik­ri: bü­tün dü­şün­dü­ğü
ak­lı git­mek: çok be­ğen­mek
ak­lı gö­zün­de: an­cak gör­dü­ğü­ne ina­nan
ak­lı ka­rış­mak: bk. zih­ni ka­rış­mak
ak­lı kes­mek: ola­bi­le­ce­ği­ne inan­mak
ak­lı­na düş­mek: bk. ak­lı­na gel­mek
ak­lı­na ge­len ba­şı­na gel­mek : ol­ma­sın­dan kork­tu­ğu kö­tü du­ru­mun et­ki­si­ne uğ­ra­mak
ak­lı­na gel­mek: 1) anım­sa­mak, :2) ka­fa­sın­da bir dü­şün­ce doğ­mak
ak­lı­na koy­mak: 1) ken­di­si, bir şey yapma­ya ke­sin ka­rar ver­mek, 2) baş­ka­sı­na bir fi­kir aşı­la­mak
ak­lı­na sığ­ma­mak: bk. ak­lı al­ma­mak
ak­lı­na şa­şa­yım: na­sıl bu den­li akıl­sız­ca dü­şü­nür ve dav­ra­nır­sın
ak­lı­na ta­kıl­mak: ka­fa­sı­nı, bey­ni­ni sü­rek­li ay­nı şey için yor­mak, çöz­mek is­te­di­ği şey zih­ni­ni uğ­raş­tır­mak, e.a. ak­lı ta­kıl­mak; zih­ni ta­kıl­mak
ak­lı­na turp sı­ka­yım: yan­lış dü­şü­nü­yor­sun
ak­lı­na uy­mak (bi­ri­nin): doğ­ru ol­ma­yan gö­rü­şü­ne gö­re dav­ranmak, iş yapmak
ak­lı­na yel­ken et­mek: dü­şün­ce­siz­ce dav­ran­mak
ak­lı­na yer et­mek: bir dü­şün­ce ka­fa­sı­na yer­leş­mek
ak­lın­da kal­mak: unut­ma­mak
ak­lın­dan çık­mak: unut­mak, e.a. hatırından çıkmak
ak­lın­dan ge­çir­mek: dü­şün­mek, bir şey yap­ma­yı ta­sar­la­mak, e.a. aklından geçmek; gön­lün­den ge­çir­mek; için­den ge­çir­mek
ak­lın­dan geç­mek: 1) na­sıl ola­bi­le­ce­ği­ni dü­şün­mek, 2) bk. ak­lın­dan ge­çir­mek
ak­lın­dan zo­ru ol­mak: nor­mal ol­ma­yan dav­ra­nış­lar­da bu­lun­mak
ak­lın­da tut­mak: unut­ma­mak, e.a. ha­tı­rın­dan çı­kar­ma­mak; ha­tı­rın­da tut­mak
ak­lı­nı al­mak: çe­ki­ci­li­ği, gü­zel­li­ğiy­le bü­yü­le­mek
ak­lı­nı ba­şı­na al­mak: akıl­sız­ca dav­ra­nış­la­rın­dan ken­di­ni kur­tar­mak, e.a. ak­lı­nı ba­şı­na devşirmek; aklını başına top­la­mak
aklını başına devşirmek : bk. aklını başına almak
ak­lı­nı ba­şı­na top­la­mak : bk. ak­lı­nı ba­şı­na al­mak
ak­lı­nı ba­şın­dan al­mak : bir şey, bi­ri­ni dü­şü­ne­mez, ne yap­tı­ğı­nı bi­le­mez bir du­ru­ma ge­tir­mek
ak­lı­nı boz­mak< bir şey­le: bir ko­nu üze­ri­ne dü­şe­rek, on­dan baş­ka bir şey dü­şün­mez ol­mak
ak­lı­nı çal­mak: bk. ak­lı­nı çel­mek
ak­lı­nı çel­mek: dü­şün­ce­si­ni et­ki­le­ye­rek ona ken­di is­tek­le­ri­ni ka­bul et­tir­mek, e.a. ak­lı­nı çalmak; zih­ni­ni çel­mek
ak­lı­nı kay­bet­mek: de­li gi­bi ol­mak
ak­lı­nın çi­vi­si ek­sik: den­ge­siz, bu­da­la, ya­rı de­li, e.a. tah­ta­sı ek­sik
ak­lı­nı oy­nat­mak: de­lir­mek, e.a. aklı zıvanadan çıkmak
ak­lı­nı pey­nir ek­mek­le ye­mek: de­li­ye ya­ra­şır iş­ler yap­mak
ak­lın­la bin ya­şa: şa­ka yol­lu: böy­le saç­ma dü­şün­ce­ler ile­ri sür­me­ye de­vam et
ak­lı sı­ra: ak­lın­ca, söz­de, an­la­yı­şı­na, dü­şü­nü­şü­ne gö­re
ak­lı son­ra­dan gel­mek: ver­di­ği ka­ra­rın yan­lış ol­du­ğu­nu an­la­yıp vaz­geç­mek
ak­lı ta­kıl­mak: bk. ak­lı­na ta­kıl­mak
ak­lı yatmak: kendi düşüncesine uygun bul­mak
ak­lı zı­va­na­dan çık­mak: bk. ak­lı­nı oy­nat­mak
ak­ma­sa da dam­lar: pek bol ol­ma­sa da az çok bir ge­lir sağ­lar
ak mı ka­ra mı, önü­ne dü­şün­ce gö­rür­sün: bk. sa­çın ak mı ka­ra mı, önü­ne dü­şün­ce gö­rür­sün
a kö­se, sa­yıl­ma­dık kaç tel sa­ka­lın var: ken­di­ni ne ka­dar önem­li gös­te­ri­yor, yap­tı­ğı­nı ne ka­dar güç ba­şa­rı­lır bir iş sa­yı­yor­sun
ak pak: 1) ter­te­miz, 2) sa­çı sa­ka­lı ağar­mış, 3) be­yaz ten­li ve alım­lı
ak­rep gi­bi: her fır­sat­ta baş­ka­la­rı­nı söz­le­riy­le in­cit­me ya da on­la­ra kö­tü­lük et­me du­ru­mun­da olan
ak­sa­yan­la ak­sak, su­ya gi­den­le su­sak: baş­ka­la­rı ne ya­pı­yor­sa onu ya­pan
ak­sı­rık­lı tık­sı­rık­lı: yaş­lı, has­ta­lık­lı
ak­si­lik et­mek: güç­lük çı­kar­mak, uyuş­ma­ya ya­naş­ma­mak, ters dav­ran­mak
ak­si şey­tan< hay: şu işe bak; şu ters­li­ğe bak; il­gi­siz; mü­na­se­bet­siz; ne il­gi­si var; ne ka­dar da mü­na­se­bet­siz
aksi tesadüf: şanssızlığa bak
ak­şa­ma doğ­ru: ak­şa­ma ya­kın sa­at­ler­de
ak­şam ahı­ra, sa­bah na­hı­ra : za­ma­nı­nı yi­yip içip yat­mak­la ge­çi­ren
ak­şa­ma kal­mak: iş: ge­cik­mek, bit­me­mek
ak­şam ak­şam: gü­nün bu dar za­ma­nın­da
ak­şa­ma sa­ba­ha: pek ya­kın­da, bel­ki bir gün­den da­ha kı­sa bir za­man­da; gebe kadın için: doğurdu doğuracak
ak­şam­dan kal­ma: ge­ce­ki sar­hoş­lu­ğu üze­rin­den ata­ma­mış
ak­şam­dan ka­vur, sa­ba­ha sa­vur: tu­tum­suz, ge­le­ce­ği dü­şün­me­yen, zar zor ka­zan­dı­ğı­nı gü­nü gü­nü­ne har­ca­yan
ak­şam­dan son­ra mer­ha­ba : olan ol­duk­tan son­ra gös­te­ri­len il­gi ne­ye ya­rar, e.a. sabahlar hayrolsun (2)
ak­şam Ha­cı Meh­met, sa­bah es­ki­ci Ya­hu­di: ki­mi za­man ken­di­ni iyi, dü­rüst adam gi­bi gös­te­ren hi­le­ci, da­la­ve­re­ci
akşamı etmek: günü bitirmek
ak­şam ka­vil, sa­bah sa­vul: ver­di­ği sö­zü kı­sa­ sü­re son­ra yad­sı­yan, ye­ri­ne ge­tir­me­yen kim­se­nin du­ru­mu
akşamlık sabahlık: neredeyse, kaçınılmaz sonuç pek yakın
ak­şa­müs­tü: gün ka­vu­şa­ca­ğı sı­ra­da, e.a. ak­şa­mü­ze­ri
ak­şa­mü­ze­ri: bk. ak­şa­müs­tü
ak­tif rol oy­na­mak: et­ki­li ol­mak
ala ala­ya kalk­mak: bir­lik­te bağ­rış­ma­ya, gü­rül­tü et­me­ye baş­la­mak
alabanda vermek: azarlamak, paylamak, haşlamak, k.a. alabandayı yemek, a.
alabandayı yemek: adamakıllı azarlanmak, a.
ala­ca bu­la­ca : her renk­ten, ka­rı­şık renk­li
ala­ca­ğı­na şa­hin, ve­re­ce­ği­ne kar­ga: ala­ca­ğını ne ya­par ya­par alır, ve­re­ce­ği­ni ge­cik­tir­mek için tür­lü ba­ha­ne bu­lur
ala­ca­ğı­na tut­mak: bir şe­yi bor­ca ya da ve­re­ce­ğe kar­şı­lık say­mak
ala­ca­ğı ol­sun: yap­tı­ğı­nı unut­ma­sın, bir gün acı­sı­nı çı­ka­rı­rım
ala­ca ka­ran­lık: ya­rı ay­dın­lık
al Al­lah ku­lu­nu, zap­tey­le de­li­ni: so­nuç­ta ne ola­ca­ğı­nı dü­şün­me­den, kor­ku­suz­ca bu işe atıl­dı; kim­se­yi din­le­me­di
alan ra­zı, sa­tan ra­zı: iki ki­şi uyuş­muş­lar, baş­ka­la­rı­nın ara­ya gir­me­me­si ge­re­kir
alan ta­lan et­mek: ne var­sa da­ğıt­mak, yağ­malamak
alan ta­lan ol­mak: her bi­ri bir ya­na da­ğıl­mak
al abdestini, ver pa­bu­cu­mu : sen­den sağ­la­dı­ğım ya­rar bu yüz­den uğ­ra­dı­ğım za­ra­ra değ­me­di, bu iş­ten vaz­ge­çi­yo­rum, e.a. al­dı­ğı abdest ür­küt­tü­ğü kur­ba­ğa­ya değ­me­mek
alar­ga dur­mak: uzak­tan iz­le­mek, yak­laş­ma­mak, ka­rış­mak is­te­me­mek, il­gi­siz dav­ran­mak, a.
al aşa­ğı et­mek: bi­ri­ni: 1) yet­ki­le­ri­ni elin­den alıp yük­sek gö­re­vin­den uzak­laş­tır­mak, 2) tu­tup ye­re vur­mak, de­vir­mek
al aşa­ğı vur yu­ka­rı: çe­ki­şe çe­ki­şe pa­zar­lık
ala­ve­re da­la­ve­re: hi­le, dü­zen, ya­lan do­lan; bu yol­la, bu yön­tem­le ya­pı­lan iş
ala­ve­re da­la­ve­re, Kürt Meh­met nö­be­te: bü­tün he­sap­lar, işin ağır ya­nı­nı bil­gi­siz ve kim­se­siz ki­şi­nin sır­tı­na yük­le­mek için
alay gi­bi gel­mek< bir şey, in­sa­na: ina­nı­la­cak gi­bi ol­ma­mak
ala­yın­da ol­mak: bk. işin ala­yın­da ol­mak
al bas­mak: lo­ğu­sa, ateş­li hum­ma bu­na­lı­mı için­de ol­mak (ina­nı­şa gö­re "al" de­ni­len kö­tü ruh, lo­ğu­sa­nın üze­ri­ne çök­mek).
al ben­den de o ka­dar: ben de öy­le dü­şü­nü­yo­rum
al bi­ri­ni vur bi­ri­ne: de­ğer ba­kı­mın­dan hep­si bir, ay­nı ayar­da, hiç­bi­ri işe ya­ra­maz
al­ça­cık dağ­la­rı ben ya­rat­tım de­mek: çok ku­rum­lu, ki­bir­li ol­mak
al­çak gö­nül­lü­lük: ken­di­ni ol­du­ğun­dan da­ha alt­ta say­mak
al­dı ele, gir­di yo­la: ko­nu­yu kav­ra­dı ve pe­şi­ni bı­rak­ma­dı
al­dı fi­ti­li: bir­den­bi­re kız­dı, par­la­dı, e.a. fi­ti­li al­mak
al­dı­ğı ap­tes ür­küt­tü­ğü kur­ba­ğa­ya değ­me­mek: sağ­la­dı­ğı ya­rar, uğ­ra­dı­ğı za­ra­rı kar­şı­la­ma­mak, e.a. al abdestini ver pa­bu­cu­mu
al­dı­rış et­me­mek: il­gi­si çe­kil­mek is­te­nen şe­yi önem­se­me­mek, il­gi­siz kal­mak, e.a. kulak asmamak
al­dı yü­rü­dü: kı­sa za­man­da çok iler­le­di, bü­yük pa­ra (ya da ün) ka­zan­dı
âle­me ta­lih, bi­ze kör Sa­lih mi: her­ke­sin işi rast gi­der­ken, o ters­lik­ler­den, za­rar­dan kur­tu­la­ma­mak, e.a. âle­mi ta­lih, bi­zi kör Sa­lih
âle­mi ta­lih, bi­zi kör Sa­lih : bk. âle­me ta­lih, bi­ze kör Sa­lih mi
âle­mi var mı.(..et­me­nin, yap­ma­nın): doğ­ru mu, ye­rin­de mi, ya­kı­şık alır mı, uygun olur mu
âlem yap­mak: top­la­nıp saz­lı söz­lü eğ­len­mek
alev al­mak: 1) tu­tuş­mak, yan­ma­ya baş­la­mak, 2) coş­mak, he­ye­can­lan­mak, te­laş­lan­mak, öf­ke­len­mek
alev sa­ça­ğı sar­mak: bk. ateş ba­ca­yı sar­mak
al giy­me­dim ki alı­na­yım: söy­le­nen­ler­den alınmam, çünkü o iş­le bir il­gim yok
al gü­lüm, ver gü­lüm: 1) iki sev­gi­li­nin bir­bi­ri­ne kar­şı­lık­lı ik­ram­da ve sev­gi gös­te­ri­sin­de bu­lun­ma­la­rı du­ru­mu, 2) bir kim­se­ye ya­pı­lan hiz­me­tin he­men kar­şı­lı­ğı­nı bek­le­me du­ru­mu
al ha­be­ri, git ka­ba­rı ka­ba­rı : se­vin­di­ri­ci ha­be­ri al­dın ya, şim­di övü­ne kı­va­na git ba­ka­lım
alı al, mo­ru mor: te­laş, he­ye­can ya da koş­mak­tan yü­zü kıp­kır­mı­zı ke­sil­miş
alıcı çıkmak: müşteri bulunmak
alı­cı gö­züy­le bak­mak: ala­cak­mış gi­bi, çok dik­kat­li incelemek, göz­den ge­çir­mek
alı­cı ve­ri­ci: ba­ğış­la­dı­ğı şe­yi ge­ri alan; dönek
alık salık: aptal; aptalca
alım­lı ça­lım­lı: gös­te­riş­li, gü­zel
alın te­ri< dök­mek: yo­ru­cu iş gör­mek, çok emek ver­mek
alın ya­zı­sı : ka­der, ta­lih
alıp ve­re­me­mek< bi­riy­le: an­la­şa­ma­mak, çe­ke­me­mek, ge­çi­ne­me­mek
alıp ver­mek: 1) yürek çar­pın­tı­sı ge­çir­mek, :2) bir ko­nu­yu eni­ne bo­yu­na dü­şü­nüp, ken­di ken­di­ne tar­tış­mak
alış­ve­ri­şi kes­mek< bi­riy­le: il­gi­si, ili­şi­ği kal­ma­mak, ara­sı so­ğu­mak, gö­rüş­me­mek
Ali­cen­giz oyu­nu: kur­naz­ca ve ha­in­ce dü­zen
Ali kı­ran baş ke­sen: gü­cün­den ya­rar­la­na­rak çev­re­si­ne zor­ba­lık eden, insanlara eziyet çektiren, çok zorba
Ali’nin kü­lâ­hı­nı Ve­li’ye, Ve­li’nin kü­lâ­hı­nı Ali’ye giy­dir­mek: para­sal var­lı­ğı, sermayesi, birikimi ol­ma­dı­ğı hal­de, bi­rin­den al­dı­ğı­nı öte­ki­ne, öte­kin­den al­dı­ğı­nı bir baş­ka­sı­na ve­re­rek işi­ni yü­rüt­mek
al kan­la­ra bo­yan­mak: 1) şe­hit düş­mek, 2) ağır ya­ra­la­na­rak her ya­nı­na kan bu­laş­mak
al kü­lâ­hı­nı, ey­val­la­hı için­de : yap­tı­ğın iyi­likten te­şek­kür ede­rek vaz­geç­mek ge­re­ği­ni du­yu­yo­rum
Al­la­ha bir can bor­cu ol­mak : Al­la­ha ve­re­ce­ği can bor­cun­dan baş­ka, kim­se­ye borç­lu bu­lun­ma­mak
Al­lah ada­mı: dün­ya iş­le­ri­ne önem ver­me­yip Tan­rı­’ya iba­det­le va­kit ge­çi­ren, kim­se­ye kö­tü­lük yap­ma­yan, hi­le bil­me­yen ki­şi
Al­la­ha­ıs­mar­la­dık: se­ni Tan­rı’ya ema­net edi­yo­rum; Tan­rı se­ni her tür­lü kö­tü­lük­ten ko­ru­sun; esen kal (ay­rı­lır­ken ka­la­na söy­le­nir).
Al­lah akıl fi­kir ver­sin: akılsız­ca bir iş ya­pı­yor­sun (ya­pı­yor): e.a. Al­lah akıl­lar ver­sin
Al­lah akıl­lar ver­sin: bk. Al­lah akıl fi­kir ver­sin
Al­lah al­lah!: şa­şı­la­cak şey; ne ola­cak şimdi, ne yap­ma­lı...
Al­lah arat­ma­sın: da­ha iyi­si de ola­bi­lir, ama, bu da ol­ma­sa ne ya­pa­rız
Al­lah aş­kı­na: 1) Al­la­hı­nı se­ver­sen, :2) de­me, vay ca­nı­na, şa­şı­la­cak şey
Al­lah ba­ğış­la­sın: Tan­rı (ço­cu­ğu­nu, sev­dik­le­ri­ni) ka­za­dan, be­lâ­dan esir­ge­sin
Al­lah ba­na, ben de sa­na: şim­di pa­ram yok, ka­za­nır­sam bor­cu­mu öde­rim
Al­lah be­te­rin­den esir­ge­sin: bk. Al­lah be­te­rin­den sak­la­sın
Allah be­te­rin­den sak­la­sın: Tan­rı da­ha kö­tü du­ru­ma dü­şür­me­sin, e.a. Al­lah be­te­rin­den esir­ge­sin
Al­lah bi­lir: bel­li de­ğil, kim­se bil­mez, bi­len yok
“Al­lah bir” de­di­ği­ne inan­ma­mak: çok ya­lan­cı­dır, sö­zü­ne gü­ve­nil­mez
Al­lah bir yas­tık­ta ko­cat­sın (ye­ni ev­li­le­re iyi di­lek sö­zü): yaş­lı­lık yıl­la­rı­nı­za de­ğin bir ara­da ya­şa­yın
Al­lah bü­yük­tür: ba­na bu­gün ya­pı­lan hak­sız­lık­ların dü­ze­le­ce­ği­ne, gü­nün bi­rin­de hak­kı­mı ala­ca­ğı­ma ina­nı­yo­rum
Al­lah de­rim “ne der­sin” di­ye so­ra­cak olur­san: ya­pı­lan iş o den­li yan­lış ki, söy­le­ye­cek baş­ka söz bu­la­mı­yo­rum
Al­lah dört göz­den ayır­ma­sın (ço­cu­ğu): Tan­rı ana­sız ba­ba­sız (ök­süz, ye­tim) bı­rak­ma­sın
Al­lah esir­ge­sin: Tan­rı ko­ru­sun
Al­lah et­me­sin: di­le­rim böy­le bir şey ol­ma­sın
Al­lah ge­cin­den ver­sin: bi­ri­nin söz ge­li­mi ölü­mü ko­nu edil­di­ğin­de: bu­nun çok geç bir za­man­da olmasını dilerim
Al­la­hın be­lâ­sı: iyi, olum­lu hiç­bir ya­nı yok; var­lı­ğı üzün­tü ve­ren
Al­la­hın bi­na­sı­nı yık­mak: ken­di­ni ya da baş­ka­sı­nı öl­dür­mek
Al­la­hın bir­li­ği­ne ema­net: her şe­yi ön­le­ye­bi­le­cek tek güç olduğuna inanılan Tan­rı­’nın (na­zar­dan, ka­za­dan, kö­tü­lük­ler­den) ko­ru­ma­sı­na bı­rak­mak
Al­la­hın ce­za­sı: hiç­bir işe ya­ra­maz, işe ya­rar ta­ra­fı yok, şir­ret
Al­la­hın gü­nü: her gün
Al­la­hı­nı se­ven tut­ma­sın (öf­key­le öy­le bir ha­re­ke­te geç­ti ki...)
Al­la­hı­nı se­ver­sen: sen­de Tan­rı kor­ku­su, Tan­rı sev­gi­si var­sa, Tan­rı adı­na (şu is­te­ği­mi yap, şu ko­nu­da ba­na yar­dım­cı ol)
Al­lah için: doğ­ru­su
Al­lah ke­rim: Tan­rı bü­yük­tür, Tan­rı­ya gü­ven­me­li
Al­lah ko­ru­sun: Tan­rı kö­tü du­ru­ma, teh­li­ke­ye dü­şür­me­sin
Al­lah ku­ru if­ti­ra­dan sak­la­sın: Tan­rı, haksız suçlamalara uğratmasın, doğ­ru­nun ka­nıt­la­namayacağı du­ru­ma dü­şür­me­sin
Al­lah man­da şi­fa­lı­ğı ver­sin: na­sıl ye­din o ka­dar şe­yi
Al­lah ne ver­diy­se : 1) ev­de ne ye­mek var­sa, 2) ne ka­za­na­bi­lir­sek, eli­mi­ze ne ge­çer­se
Al­lah öv­müş de ya­rat­mış : çok gü­zel (in­san)
Al­lah son gür­lü­ğü ver­sin : Tan­rı yaş­lı­lık­ta sı­kın­tı gös­ter­me­sin, bunaltmasın
Al­lah tak­si­mi: eşit­lik gö­ze­til­me­den ya­pı­lan pay­laş­tır­ma
Al­lah unut­tur­ma­sın: Tan­rı bu acı­yı unut­tu­ra­cak baş­ka bü­yük bir acı gös­ter­me­sin
Al­lah utan­dır­ma­sın: bu işe iyi so­nuç alı­na­ca­ğı­nı uma­rak gi­riş­ti­niz, in­şal­lah ba­şa­rır­sı­nız
Al­lah ve­re de: di­le­riz ki
Al­lah ver­sin: 1) sa­da­ka bek­le­me (di­len­ci­yi sav­mak için), 2) işin yo­lun­da, Tan­rı da­ha iyi et­sin
Al­lah ya­rat­tı de­me­mek: kı­ya­sı­ya döv­mek, çok hır­pa­la­mak
Al­lah yaz­dıy­sa boz­sun: kö­tü bir so­nu­ca va­ra­cak­sa, Tan­rı is­te­miş bi­le ol­sa ger­çek­leş­me­sin
Al­lah “yü­rü ya ku­lum” de­miş: 1) kı­sa za­man­da mes­le­ğin­de çok iler­le­di, 2) han­gi işe el at­tıy­sa çok pa­ra ka­zan­dı
al­lak bul­lak ol­mak: 1) ak­lı da­ğıl­mak, zih­ni ka­rış­mak, şaş­kın­lık ge­çir­mek. 2) kar­ma­ka­rı­şık ol­mak, al­tı üs­tü­ne gel­mek
al­la­me ke­sil­mek: her şe­yi bi­lir gö­rün­mek, bil­giç­lik tas­la­ma­ya baş­la­mak
al­la­yıp pul­la­mak: kö­tü yan­la­rı­nı ör­te­cek bi­çim­de süs­le­mek, süs­lü şey­ler­le do­nat­mak
al­lem kal­lem et­mek: tür­lü ça­re­lere, kur­naz­ca yol­la­ra baş­vu­ra­rak, bir işi is­te­di­ği du­ru­ma ge­tir­mek, e.a. al­lem et­mek kal­lem et­mek
Al­man usu­lü: ya­pı­lan har­ca­ma­da her­ke­sin pa­yı­na dü­şe­ni ken­di öde­me­si alışkanlığı, yöntemi
al­maz­sın sat­maz­sın, pa­zar­da işin ne: bir et­kin­lik gös­ter­me­ye­ce­ğin yer­de ne di­ye du­ru­yor­sun
al­mış sat­mış, çek­me­ce­yi ka­pat­mış: ya­pa­ca­ğı­nı yap­mış, ar­tık bir iş­le uğ­raş­mı­yor, e.a. unu­nu ele­miş, ele­ği­ni as­mış; oku­nu at­mış, ya­yı­nı as­mış
al­nı açık, yü­zü ak: dü­rüst, ter­te­miz bir in­san, giz­le­ne­ce­k, uta­nı­la­cak bir du­ru­mu yok
al­nı­na ya­zıl­mış ol­mak: ka­de­rin, ta­li­hin so­nu­cu; bu ola­yın ba­şı­na gel­me­si­ni Tan­rı’nın bu­yur­muş ol­du­ğu­na inan­mak
al­nı­nı ka­rış­la­rım: iş­te mey­dan, bu işi ya­pa­rım di­yen çık­sın or­ta­ya, yapsın görelim; so­nun­da ya­pa­ma­ya­ca­ğı an­la­şı­la­cak
al­nı­nın akıy­la: ayıp­la­na­cak bir du­ru­ma düş­me­den, ter­te­miz, onu­ruy­la, ba­şa­rı gös­ter­miş ol­mak
al­nı­nın ka­ra ya­zı­sı: kö­tü ka­de­ri, kem ta­li­hi
al tak­ke ver kü­lâh: 1) ara­la­rın­da­ki sen­liben­li ya­kın­lı­ğı sür­dü­re­rek, :2) bir sü­re çe­kiş­tik­ten son­ra
alt al­ta üst üs­te: kâh al­ta dü­şe­cek, kâh üs­te çı­ka­cak bi­çim­de bir­bi­riy­le bo­ğu­şa­rak
alt et­mek: yen­mek, sır­tı­nı ye­re ge­tir­mek
al­tı alay, üs­tü ka­lay: içi, dı­şı gi­bi öze­nil­miş ol­ma­yan, e.a. dı­şı ka­lay­lı, içi alay­lı
al­tı ay­lık se­yis­li­ği var, kırk yıl­lık fış­kı eşe­ler: da­ha çok ye­ni, de­ne­yim­siz ol­ma­sı­na kar­şın, san­ki çok şey bi­li­yor­muş gi­bi or­ta­lı­ğı bir­bi­ri­ne ka­ta­cak iş­ler ya­pı­yor
al­tı ka­val, üs­tü şiş­ha­ne: par­ça­la­rı bir­bi­riy­le ya da al­tı üs­tüy­le uyum­lu olmayan giyim biçimi
al­tın adı­nı ba­kır et­mek: kö­tü iş­ler ya­pa­rak es­ki iyi adı­nı kö­tü­ye çe­vir­mek
al­tın adı pul ol­du, kız adı dul ol­du: uy­gun­suz dav­ra­nış­la­rı, yap­tı­ğı kö­tü iş­ler yü­zün­den te­miz ta­nı­nan ki­şi­li­ği le­ke­len­di, say­gın­lı­ğı­nı yi­tir­di
al­tı­na et­mek: bk. al­tı­na yap­mak
al­tı­na ka­çır­mak: bk. al­tı­na yap­mak, e.a. altına etmek
al­tı­na ya­pış­sa ba­kır ke­sil­mek: gi­riş­ti­ği her iş­te ta­lih­siz­li­ğe, ba­şa­rı­sız­lı­ğa uğ­ra­mak, e.a. al­tın tut­sa ba­kır olur
al­tı­na yap­mak: ya­ta­ğı­na ya da do­nu­na abdest ka­çır­mak, e.a. al­tı­na et­mek; altına kaçırmak
al­tın ba­ba­sı: çok zen­gin
al­tın bi­le­zik: çok ka­zan­dı­ran sa­nat, mes­lek
al­tın­da kal­ma­mak: gör­dü­ğü iyi­li­ği ya da kö­tü­lü­ğü kar­şı­lık­sız bı­rak­ma­mak
al­tın­dan Ça­pa­noğ­lu çık­mak : gi­ri­şi­len iş­te ba­şa dert aça­cak, sa­kın­ca­lı bir du­rum­la kar­şı­laş­mak
al­tın­dan gi­rip üs­tün­den çık­mak: ma­lı, pa­ra­yı dü­şün­ce­siz­ce har­ca­yıp kı­sa za­man­da tü­ket­mek
al­tın­dan kalk­mak: zor bir işi, güç bir gö­re­vi ba­şa­rıy­la so­nuç­lan­dır­mak
al­tı­nı çiz­mek< sö­zün: dik­ka­ti bir sö­zün üze­ri­ne çek­mek
al­tı­nı üs­tü­ne ge­tir­mek: 1) söz ya da dav­ra­nı­şıy­la çev­re­yi bir­bi­ri­ne dü­şür­mek,  2) bir şey bul­mak için ka­rış­tır­ma­dık yer bı­rak­ma­mak, her yeri talan etmek
al­tın kes­mek: çok pa­ra ka­za­nı­yor ol­mak
al­tın le­ğe­ne kan kus­mak: var­lık için­de ama, has­ta, dert­li, mut­suz ol­mak
al­tın top: ev­de­ki coş­ku­nun, se­vin­cin kay­na­ğı olan kucak çocuğu
al­tı ok­ka et­mek (bi­ri­ni): kol­la­rın­dan, ba­cak­la­rın­dan tu­tup yu­ka­rı kal­dır­mak
al­tı yaş ol­mak (bir işin): işe bir­ta­kım oyun­lar ka­rış­mış, iş dü­rüst­lük üze­ri­ne ku­rul­ma­mış, böy­le bir işe gi­riş­mek­te sa­kın­ca­lar ol­du­ğu an­la­şıl­mak
alt­mış al­tı­ya bağ­la­mak: ge­çi­ci bir çö­züm­le du­ru­mu kur­tar­mış gö­rün­mek
alt­ta ka­la­nın ca­nı çık­sın: ba­şı­nın ça­re­si­ne bak, bu güç du­rum­dan ken­di­ni kur­tar, güç­süz­le­rin du­ru­mu­nu dü­şün­me
alt­tan al­mak: sert, kı­rı­cı ko­nu­şa­na, yu­mu­şak ya­nıt­lar ver­mek, e.a. aşa­ğı­dan al­mak
alt­tan al­ta: bk. el al­tın­dan
alt­tan gü­reş­mek: bir ko­nu­da ezi­le­cek­miş gi­bi gö­rü­nüp giz­li­den giz­li üs­tün gel­me yol­la­rı ara­mak
alt ta­ra­fı:1) ge­ri ka­la­nı, 2) bun­dan son­ra­sı, 3) de­ğe­ri, olup ola­ca­ğı, bir öne­m taşımayan so­nu­cu, e.a. alt yanı
altta yok üstte yok: çok yoksul
al­tüst et­mek: 1) alt yü­zü­nü üs­te çe­vir­mek, 2) kar­ma­ka­rı­şık du­ru­ma ge­tir­mek, e.a. al­tüst ol­mak
al­tüst ol­mak: bk. al­tüst et­mek
alt ya­nı: bk. alt ta­ra­fı
alt ya­nı çık­maz so­kak: so­nuç­ta umut yok
alt ya­nı ki­raz bah­çe­si: bu du­ru­ma ge­le­ne de­ğin epey sı­kıl­dık ama, işin bun­dan son­ra­sı iç açı­cı
ama­na gel­mek: ön­ce di­re­nir­ken zo­ru gö­rün­ce baş eğ­mek, e.a. aman di­le­mek
aman Allah: şaşılacak şey: ne güzel; ne çirkin; ne korkunç
aman aman ol­ma­mak: öy­le pek gü­zel, be­ğe­ni­le­cek ka­dar bir şey sayılmamak
aman bulmak: kurtulmak
aman de­dirt­mek: di­ren­mek­te olan ki­şi­yi bo­yun eğ­mek zo­run­da bı­rak­mak
aman di­le­mek: ön­ce di­re­nir­ken, zor kar­şı­sın­da bo­yun eğip ye­ne­nin acı­ma­sı­na sı­ğın­mak
ama ne: 1) ger­çek­ten, ne de hoş, 2) şaş­ma­mak el­de de­ğil
ama­nı ke­sil­mek: 1) aman di­ye­cek gü­cü kal­ma­mak, 2) yar­dım di­le­ye­cek kim­se bu­la­ma­mak
ama­nı za­ma­nı yok: yal­va­rıp bo­ğun eğ­mek ar­tık bir ya­rar sağ­la­maz, çok geç
amansız hastalık: kanser
aman­sız ta­raf­tan ya­ka­la­mak: kim­se­den yar­dım gö­re­me­ye­ce­ği ya­nı­nı he­sap­la­yıp, ora­dan sal­dı­rı­ya geç­mek
aman ver­me­mek: göz aç­tır­ma­mak, rahat bırakmamak; yar­dım al­ma­sı­na fır­sat bı­rak­ma­dan öl­dü­re­si­ye hır­pa­la­mak
aman za­man: yal­va­rıp ya­kar­ma
aması maması yok: hiçbir özür geçerli olamaz
ama­sı var: her­ke­sin bil­me­di­ği bir ku­su­ru, sa­kın­ca­sı bu­lu­nu­yor
a. bi­ti: ayak al­tın­da bir işe ya­ra­ma­dan do­la­şan, yal­tak­la­nan, yılışan yetişkin erkek, t.d.s.
a. bu­da­la­sı: ka­dın düş­kü­nü, t.d.s.
amcalık etmek: birine yakınlık göstermek
am­cam­la da­yım hep­sin­den al­dım pa­yım: ya­kın­la­rım­dan bek­le­di­ğim il­gi ve yar­dı­mı gör­me­dim, ar­tık ye­ni bir di­lek­te bu­lun­ma­ya ni­ye­tim yok
a.... ağız­lı: tu­tar­sız söz­ler söy­le­yen, ko­nu­şur­ken can sı­kan, t.d.s.
a.... koy­mak: boz­mak, za­rar ver­mek, kul­la­nı­la­maz du­ru­ma ge­tir­mek, t.d.s.
ami­ya­ne ta­bir­le: halk ağ­zıy­la, halk de­ği­şiy­le
amor­ti et­mek: bir gi­ri­şim­de ya­tı­rı­lan pa­ra­yı za­man­la ye­ni­den ka­zan­mak
ana avrat dümdüz gitmek: bk. ana avrat düz gitmek
ana av­rat düz git­mek: en ağır bi­çim­de söv­mek, küfretmek, e.a. ana avrat dümdüz gitmek
ana ba­ba bir (kardeşler): ay­nı ana ve ba­ba­dan olan
ana ba­ba eli­ne bak­mak: ken­di ka­zan­cı ol­ma­dı­ğın­dan ya da yet­me­di­ğin­den ana ve ba­ba­nın pa­ra yar­dı­mı­na ge­rek­si­nim duy­mak
ana ba­ba gü­nü: kim­se­nin kim­se­yi ta­nı­ya­ma­ya­ca­ğı ka­dar ka­la­ba­lık, ka­rı­şık, te­lâş­lı du­rum
ana ba­ba yav­ru­su: naz­lı bü­yü­tül­müş ço­cuk
ana bir (kar­deş­ler): ana­la­rı ay­nı, ba­ba­la­rı ay­rı olan
ana­dan doğ­ma: 1) çı­rıl­çıplak, 2) do­ğuş­tan (olan)
ana­dan ye­ni doğ­mu­şa dön­mek: çek­ti­ği has­ta­lık­tan, ağ­rı ve sı­zı­lar­dan, sı­kın­tı­lar­dan kur­tul­mak; dert­siz, ta­sa­sız, sağ­lık­lı du­ru­ma gel­mek. e.a. ana­­dan ye­ni doğ­muş gi­bi ol­mak
ana­­dan ye­ni doğ­muş gi­bi ol­mak: bk. ana­­dan ye­ni doğ­mu­şa dön­mek
ana­fo­ra kap­tır­mak: baş­ka­sı­nın emek­siz, kar­şı­lık­sız ola­rak ya­rar­lan­ma­sı­na fır­sat ver­mek
anah­ta­rı be­li­ne tak­mak: evin yö­ne­ti­mi­ni üst­len­mek, yö­ne­ti­mi ele al­mak
anah­tar tes­lim (in­şa­at sa­tı­şın­da): her­ şey üst­le­ni­ci ta­ra­fın­dan ya­pıl­mış ve tü­müy­le bi­ti­ril­miş ola­rak; kul­la­nı­la­bi­lir du­rum­da
anah­tar ver­mek: or­ta­oyu­nun­da: ko­mi­ğin nük­te yap­ma­sı­na yol aç­mak
ana ku­zu­su: 1) naz­lı, ku­cak ço­cu­ğu, 2) sı­kın­tı­ya, güç iş­le­re alış­ma­mış genç, e.a. ana­sı­nın kör­pe ku­zu­su
ana­lar ne do­ğu­rur­muş: ne ka­dar be­ce­rik­li, ye­te­nek­li, her yö­nüy­le na­sıl da üs­tün, güç­lü
ana­lık et­mek (bi­ri­ne): ana gi­bi ya­kın­lık gös­ter­mek, e.a. an­ne­lik et­mek
ana­mın ak sü­tü gi­bi he­lâl ol­sun: ana­mın sü­tü ba­na na­sıl he­lâl ise, ben de sa­na bu­nu öy­le he­lâl edi­yo­rum
anan gü­zel mi: var mı öy­le yağ­ma, ner­de bu bol­luk
ana­nın öre­ke­si: böy­le saç­ma şey olur mu, e.a. yok ana­sı­nın öre­ke­si
ana­nız taş ye­sin, ya­rım­şar­dan beş ye­sin: her ço­cu­ğu­na ver­di­ği­nin ya­rı­sıy­la ye­ti­ni­yor­muş gi­bi dav­ra­nı­yor, as­lın­da on­lar­dan da­ha kâr­lı
anan turp, ba­ban şal­gam: ne­dir bu yap­tık­la­rın, sen ki­min ne­si­sin, e.a. ana­sı sar­mı­sak, ba­ba­sı so­ğan
anan yah­şi, ba­ban yah­şi de­mek: is­te­di­ği­ni el­de et­mek için, işi­ni yap­tı­ra­ca­ğı kim­se­yi poh­poh­la­mak
ana­sı ağ­la­mak: çok sı­kın­tı çek­mek
ana­sı ka­dir ge­ce­si do­ğur­muş: her işi rast gi­di­yor, çok ta­lih­li
ana­sın­dan doğ­du­ğu­na piş­man: çok üşen­geç, ca­nın­dan bez­miş
ana­sın­dan doğ­du­ğu­na piş­man et­mek (birini): çok ezi­yet ede­rek bir kim­se­yi üz­mek, ca­nın­dan bez­dir­mek
ana­sın­dan em­di­ği süt bur­nun­dan gel­mek: bir işi ya­par­ken kar­şı­laş­tı­ğı güç­lük­le­ri aş­mak için çok sı­kın­tı çek­mek
ana­sı­nı ağ­lat­mak: bir kim­se­ye çok ezi­yet et­mek, çok sı­kın­tı çek­tir­mek
ana­sı­nı bel­le­mek: bi­ri­ne en bü­yük kö­tü­lü­ğü yap­mak, k.; e.a. ana­sı­nı s....k, t.d.s.
anasını eşek kovalasın (sözü edilen iş ya da kimsenin): bıktık, usandık, k.
ana­sı­nın a..: olum­lu olum­suz pek çok özel­lik­le­ri olan (kim­se), t.d.s.
ana­sı­nın gö­zü: çok kurnaz, da­la­ve­re­ci, çı­kar­cı, hi­le­ci, e.a. ma­lın gö­zü
ana­sı­nın ipi­ni sat­mış: kim­sey­le ba­ğın­tı­sı ol­ma­yan, ser­se­ri, ken­di­sin­den her tür­lü soy­suz­ca iş­ler bek­le­nen, e.a. ana­sı­nın ip­li­ği­ni pa­zar­da sat­mış
ana­sı­nın ip­li­ği­ni pa­zar­da sat­mış: bk. ana­sı­nın ipi­ni sat­mış
ana­sı­nın kı­zı: ana­sı­na çek­miş, huy­la­rı, davranışları ana­sı­nın­ki­ne ben­ze­yen kız
ana­sı­nın kör­pe ku­zu­su: bk. ana ku­zu­su
ana­sı­nın ni­kâ­hı­nı is­te­mek : sa­ta­ca­ğı bir şe­ye de­ğe­ri­nin çok üs­tün­de fi­yat biç­mek
ana­sı­nı sa­ta­yım: al­dır­mam, umur­sa­mam, önem­li de­ğil, ne olur­sa ol­sun
ana­sı­nı sat­tı­ğım: uğur­suz, ha­yır­sız, se­vim­siz, Al­lah be­lâ­sı­nı ve­re­si­ce
ana­sı­nı s....k: bk. ana­sı­nı bel­le­mek, t.d.s.
ana­sı sar­mı­sak, ba­ba­sı so­ğan: sı­ra­dan ve gör­gü­süz bir ai­le­nin ço­cu­ğu, e.a. anan turp, ba­ban şal­gam
ana­sı si­kil­mek: çok yo­rul­mak, çok bü­yük za­ra­ra uğ­ra­mak, t.d.s.
ana­sı ye­rin­de: bir gen­cin, dav­ra­nış­la­rı­nı ayar­lar­ken ken­di an­ne­siy­le eş­de­ğer­de tut­ma­sı ge­re­ken ka­dın; ana­sı ya­şın­da
ana us­ta yuf­ka ya­par, ço­cuk us­ta çift çift ka­par: ve­ren, az az ve­rip sa­yı­yı ço­ğal­ta­rak çok şey ve­ri­yor­muş gi­bi gö­rün­mek is­ter, alan da al­dan­ma­dı­ğı­nı ka­nıt­la­mak için bun­lar­dan bir­ka­çı­nı bir­leş­ti­rip, tek ye­ri­ne ko­yar
an­ca be­ra­ber, kan­ca be­ra­ber: kal­kış­tı­ğı­mız işin so­nu­cu iyi de ol­sa kö­tü de hep bir­lik­te ya­pa­ca­ğız, bir­bi­ri­miz­den ay­rıl­ma­ya­ca­ğız
an­gar­ya­ya koş­mak (bi­ri­ni): zo­run­lu ol­ma­dı­ğı hal­de bir iş­te ça­lış­ma­ya zor­la­mak
an­la­dık de­ğir­men, ama su­yu ne­re­den ge­li­yor: ta­sar­la­dı­ğın ka­zan­ma bi­çi­mi iyi de bu­nu sağ­la­ya­cak güç ne­re­de, e.a. de­ğir­me­nin su­yu ne­re­den ge­li­yor
an­la­dım­sa Arap ola­yım: hiç­bir şey an­la­ma­dım
an­la­şıl­dı pe­de­rin bay­rak­tar ol­du­ğu: sö­zü böy­le bir so­nu­ca bağ­la­mak is­te­di­ği do­lam­baç­lı ko­nuş­ma­sın­dan bel­liy­di
an­la­şıl­dı Veh­bi’nin ker­ra­ke­si: işin iç­yü­zü bel­li ol­du, ger­çek öğ­re­nil­di
an­la­ta an­la­ta bi­ti­re­me­mek (bir şe­yi): çok söz et­mek, öv­mek
an­ne­lik et­mek: bk. ana­lık et­mek
ant iç­mek: bir şe­yi yap­ma­ya ya da yap­ma­ma­ya, kut­sal bir de­ğe­ri ta­nık gös­te­re­rek söz ver­mek; yemin etmek
an­ti­ka­sı­nı bil­mek: bir şey hak­kın­da en iyi bil­gi­ye sa­hip ol­mak
ant ver­dir­mek: bir kim­se­ye ant içir­mek; yemin ettirmek
ant ver­mek: kut­sal bil­di­ği bir şe­yi ta­nık gös­te­re­rek (Al­lah aş­kı­na; ço­cuk­la­rı­nın ba­şı için, vb.) kar­şı­sın­da­ki­ni bir şe­ye zor­la­mak
apart­man ço­cu­ğu: kent­te do­ğup bü­yü­müş, kır ya­şa­mı­nı ta­nı­ma­yan kim­se
apar to­par: ha­zır­la­na­cak za­ma­nı bu­la­ma­dan, te­lâş­la, ace­ley­le
apı­şıp kal­mak: ne ya­pa­ca­ğı­nı kes­ti­re­me­mek, şa­şır­mak
ap­ta­la ma­lûm olur: alık­tır ama ola­ca­ğı ön­ce­den se­zin­ler, e.a. ab­da­la ma­lûm olur
ap­tal ye­ri­ne koy­mak (bi­ri­ni): an­la­maz, bil­mez san­mak
abdest boz­mak: helâ­ya git­mek
abdesti gel­mek: abdest boz­ma ge­rek­si­ni­mi duy­mak
abdestinde na­ma­zın­da: din­dar
abdestinden şüp­he­si ol­ma­mak: yap­tı­ğı iş­te ku­su­ru ol­ma­dı­ğı­nı bil­mek, ken­di­ne gü­ve­ni tam ol­mak
abdestini ver­mek (bi­ri­nin): ağır söz­ler söy­le­ye­rek azar­la­mak, a.
abdestsiz ye­re bas­ma­mak: din buy­ruk­la­rı­na çok bağ­lı ol­mak, çok so­fu
ara aç­mak: an­laş­maz­lı­ğa ne­den ol­mak
ara­ba­nın te­ke­ri­ne taş koy­mak: güç­lük çı­kar­mak  
ara­ba­sı­nı dü­ze çı­kar­mak: güç­lük­le­ri ye­nip, işi­ni ko­lay yü­rür ha­le ge­tir­mek
ara boz­mak: iki ki­şi ara­sın­da­ki dost­lu­ğu boz­mak, e.a. aralarını bozmak
ara bul­mak: bir­bir­le­riy­le an­la­şa­ma­yan­la­rı uz­laş­tır­mak, e.a. ara­la­rı­nı bul­mak
ara­da bir: sey­rek ola­rak, e.a. ara sı­ra; ara­da sı­ra­da
ara­da çı­kar­mak: baş­ka iş­ler ara­sın­da bir işi de ya­pı­ver­mek
ara­da dağ­lar ka­dar fark ol­mak: ara­la­rın­da her yön­den bü­yük ay­rı­lık­lar bu­lun­mak, ben­zer ni­te­lik­le­ri pek az ol­mak, e.a. ara­la­rın­da kar­lı dağ­lar ol­mak
ara­da kal­mak: iki ta­ra­fı uz­laş­tır­mak için ara­ya gir­me yü­zün­den güç du­ru­ma düş­mek
ara­da kan bu­la­şı­ğı ol­mak: ara­la­rın­da dü­nür­lük bu­lun­mak
ara­da kay­na­mak: ka­rı­şıklıkta ge­re­ken il­gi­yi gör­me­mek
ara­dan çe­kil­mek: ili­şi­ği­ni kes­mek
ara­dan çık­mak: 1) te­lâş­lı or­tam­da işe en­gel olan ki­şi, ora­dan uzak­laş­mak, 2) son­ra­ki iş­ler­le da­ha ra­hat uğ­ra­şa­bil­mek için, bir iş ön­ce bi­ti­ril­mek
ara­da sı­ra­da: bk. arada bir
Ara­fat’ta so­yul­muş ha­cı­ya dön­mek: her şe­yi­ni kay­be­dip çı­rıl­çıp­lak, ça­re­siz kal­mak
ara­la­rı açıl­mak: ar­ka­daş­lık bağ­la­rı kop­mak, bir­bi­riy­le dar­gın ha­le gel­mek, e.a. ara­la­rı bo­zul­mak; ara­ya so­ğuk­luk gir­mek
ara­la­rı bo­zul­mak: bk. ara­la­rı açıl­mak; ara­ya so­ğuk­luk gir­mek
ara­la­rı­na ka­ra ke­di gir­mek: bk. ara­la­rın­dan ka­ra ke­di geç­mek
ara­la­rın­da kar­lı dağ­lar ol­mak: bk. ara­da dağ­lar ka­dar fark ol­mak
ara­la­rın­dan ka­ra ke­di geç­mek: iki dost bir­bi­ri­ne gü­cen­mek, e.a. ara­la­rı­na ka­ra ke­di gir­mek; ara­ya so­ğuk­luk gir­mek
ara­la­rın­dan su sız­ma­mak: bir­bir­le­riy­le ya­kın, sı­kı fı­kı ah­bap­lık kur­mak, e.a. yağ­lı bal­lı ol­mak
ara­la­rı­nı boz­mak: bk. ara boz­mak
ara­la­rı­nı bul­mak: bk. ara bul­mak
ara­la­rı yağ bal ol­mak: ara­la­rın­da pü­rüz­süz, pek tat­lı ar­ka­daş­lık bu­lun­mak
ara­mak­la bu­lun­maz: çok de­ğer­li, an­cak rast­lan­tıy­la ele ge­çer
Arap gi­bi ol­mak: gü­neş­te yan­mak, ka­rar­mak, si­yah­laş­mak
Arap ola­yım: doğ­ru­yu söy­le­mi­yor­sam; yalan söylüyorsam
Arap sa­çı­na dön­mek: iş­ler çok ka­rı­şıp çö­züm yo­lu bu­lu­na­maz du­ru­ma gel­mek
ara sı­ra: bk. arada bir
ara­sı so­ğu­mak: ara­ya gi­ren za­man yü­zün­den işin öne­mi azal­mak
ara­ya gir­mek: 1) ara­la­rın­da uyuş­maz­lık olan­la­rı uz­laş­tır­ma­ya ça­lış­mak, 2) baş­la­mış olan bir işin ya­pıl­ma­sı­nı ge­cik­tir­mek
ara­ya git­mek: 1) ka­rı­şık bir or­tam­da de­ğe­ri­ni, öne­mi­ni yi­tir­mek, 2) har­can­mak, he­der ol­mak
ara­ya koy­mak bi­ri­ni: bir işin ol­ma­sı, bir so­ru­nun çö­zül­me­si için, sö­zü ge­çen bi­ri­nin ara­cı­lık yap­ma­sı­nı sağ­la­mak
ara­ya so­ğuk­luk gir­mek: dost­luk ba­ğı gev­şe­mek, e.a. ara­la­rın­dan ka­ra ke­di geç­mek
ara­ya ver­mek: bo­şu­na, ya­rar­sız ye­re har­ca­mak
ara­yıp da bu­la­ma­mak: bek­len­me­dik iyi bir du­rum­la kar­şı­laş­mak
arayıp soranı bulunmamak: bk. arayıp soranı olmamak
ara­yıp so­ra­nı ol­ma­mak: kim­se­siz; e.a. ara­yıp so­ra­nı bu­lun­ma­mak
ara­yıp sor­mak: 1) bi­ri hak­kın­da bil­gi edin­mek, 2) il­gi du­yu­lan bir kim­se­nin zi­ya­re­ti­ne git­mek
ara­yıp ta­ra­mak: her ya­nı dik­kat­le göz­den ge­çi­re­rek ara­mak
ara­yı so­ğut­mak: za­man ge­çi­re­rek es­ki ya­kın­lı­ğın, dost­lu­ğun kal­ma­ma­sı­na ne­den ol­mak
ara­yı yap­mak: 1) ara­sı açık ol­du­ğu kim­sey­le ba­rış­mak, 2) dar­gın, kır­gın, küs, ara­la­rı açıl­mış kim­se­le­ri ba­rış­tır­mak
ar be­lâsı: bk. na­mus be­lâ­sı
ar da­ma­rı çat­la­mış: utanç du­yu­la­cak şey­le­ri sı­kıl­ma­dan, utan­ma­dan ya­pan, ar­lan­maz
ar­dı ara­sı ke­sil­me­mek: ar­ka ar­ka­ya, sü­rek­li gel­mek
ar­dı­na düş­mek: 1) bir ki­şi­nin ya­şam bi­çimi ola­rak git­ti­ği yol­dan git­mek, 2) yol­cu­luk­ta iz­le­mek, 3) bir işi bi­tir­mek için ara­lık­sız ça­lış­mak
ar­dın­dan at­lı ko­va­lar­ca­sı­na: çok hız­lı ko­şa­rak
ar­dın­dan sa­pan ta­şı ye­tiş­me­mek: uçar­ca­sı­na, fi­şek gi­bi koş­mak
ar­dı sı­ra : ar­ka­sın­dan, onu iz­le­ye­rek, e.a. pe­şi sı­ra; ar­ka­sı sı­ra, k.a. önü sı­ra
arı gibi sokmak: iğnelemek, acı söz söylemek
arı ko­va­nı gi­bi iş­le­mek: gi­re­ni çı­ka­nı bol yer
arı­nın di­ke­ni­ni gö­rüp ba­lın­dan el çek­mek: bir işin teh­li­ke­si­ni se­zin­le­yip ya­ra­rın­dan vaz­geç­mek
arı­nın yu­va­sı­na çöp dürt­mek: za­rar ge­le­bi­le­cek ki­şi­nin ken­di­si­ne sal­dır­ma­sı­na yol aça­cak dav­ra­nış­ta bu­lun­mak
arı sat­mış, na­mu­su ki­ra­ya ver­miş: utan­ma duy­gu­la­rın­dan uzak­laş­mış, onur­suz yol­la­ra sa­pa­cak du­ru­ma gel­miş
arı si­li: ter­te­miz
arif olan an­la­sın: açık açık söy­len­me­miş­tir, an­la­ya­bi­len an­la­sın ye­ter
ar­ka ar­ka­ya: bir­bi­ri­ni iz­le­ye­rek
ar­ka ar­ka­ya ver­mek: da­ya­nış­mak, yar­dım­laş­mak, bir­bi­ri­ne des­tek ol­mak, e.a. sırt sır­ta ver­mek
ar­ka çe­vir­mek: es­ki il­gi­yi gös­ter­mez ol­mak, e.a. sırt çevirmek
ar­ka çık­mak: bir kim­se­yi baş­ka­la­rı­na kar­şı ko­ru­mak
ar­ka­da bı­rak­mak< bir şe­yi, bi­ri­ni: 1) bir şey­den uzak­laş­mak, 2) birinin önüne geç­mek
ar­ka­da ka­lan­lar: ölen ya da bir ye­re gi­den kim­se­nin ya­şa­yan ya­kın­la­rı, e.a. geride kalanlar
ar­ka­dan ko­nuş­mak: ken­di­si bu­lun­ma­dı­ğı yer­de bir kim­se­yi çe­kiş­tir­mek, eleştirmek, e.a. ar­ka­dan söy­le­mek
ar­ka­dan söy­le­mek: bk. ar­ka­dan ko­nuş­mak
ar­ka­dan vur­mak: ken­di­sin­den kö­tü­lük bek­le­me­diği ki­şi­ye kö­tü­lük yap­mak
ar­ka­dan vu­rul­mak: ken­di­sin­den kö­tü­lük bek­le­me­di­ği ki­şi­den kö­tü­lük gör­mek
ar­ka­daş de­ğil, ar­ka ta­şı: söz­de ar­ka­daş, ya­rar­lı ola­ca­ğı­na za­rar­lı olu­yor
ar­ka ka­pı­dan çık­mak: okul­dan ba­şa­rı­sız­lık­la ay­rıl­mak
ar­ka­sı alın­mak: so­na er­di­ril­mek, bi­ti­ril­mek, bir nok­ta­da dur­du­rul­mak
arkası kavi: bk. arkası pek
ar­ka­sı ke­sil­mek: sü­rüp git­mek­tey­ken tü­ken­mek, son bul­mak
ar­ka­sı mih­rap­ta ol­mak: güç­lü ve sağ­lam bir kim­se­den des­tek gö­rü­yor ol­mak
ar­ka­sı­na düş­mek: bk. ar­dı­na düş­mek
ar­ka­sın­da do­laş­mak: işi­ni yap­tı­ra­ca­ğı ki­şi­yi bıkıp usanmadan iz­le­ye­rek onun­la gö­rüş­me fır­sa­tı kol­la­mak
ar­ka­sın­da yu­mur­ta kü­fe­si yok ya: bk. sır­tın­da yu­mur­ta kü­fe­si yok ya
ar­ka­sı­nı al­mak: bir işi bi­tir­mek, so­na er­dir­mek
ar­ka­sı­nı ge­tir­me­mek: baş­la­dı­ğı işi sür­dü­rüp so­na er­di­re­me­mek, hevesi kaçmak, savsaklamak
ar­ka­sı­nı sı­vaz­la­mak: ok­şa­mak, öv­mek
ar­ka­sı­nı ver­mek: bir kim­se­nin ko­ru­yu­cu­lu­ğa gü­ven­mek, on­dan güç al­mak
ar­ka­sı pek: güç­lü bi­ri­ne ve­ya sağ­lam bir şe­ye gü­ve­nen, e.a. ar­ka­sı ka­vi
ar­ka­sı sı­ra: bk. ar­dı sı­ra
ar­ka­sı ye­re gel­me­mek: du­ru­mu sağ­lam­lı­ğı­nı ko­ru­mak, ye­nil­gi­ye uğ­ra­ma­mak, e.a. sır­tı ye­re gel­me­mek
ar­ka­sı yuf­ka: 1) sof­ra­nın en göz­de ye­me­ği bu, ar­ka­dan ge­le­cek faz­la bir şey yok, 2) gü­ven­di­ği ki­şi güç­lü de­ğil
ar­ka üs­tü: ar­ka­sı ye­re ge­le­cek bi­çim­de, e.a. sırt üs­tü
ar­mu­dun sa­pı var, üzü­mün (ki­ra­zın) çö­pü var, de­mek: her şe­ye bir ku­sur bu­lu­nup, hiç­bir şe­yi be­ğen­me­mek
ar­mut piş, ağ­zı­ma düş: her şey ken­di­li­ğin­den ha­zır ol­sun, aya­ğı­ma gel­sin, ben­den emek har­ca­ma­mı bek­le­me­yin
ar na­mus ter­te­miz: utan­ma, sa­kın­ma de­ni­len şey­le­ri bir ya­na bı­rak­mış
ar­pa bo­yu ka­dar git­mek: kal­kı­şı­lan bir iş­te pek az iler­le­mek
ar­pa­cı kum­ru­su gi­bi dü­şün­mek: ne ya­pa­ca­ğı­na ka­rar ve­re­me­den, ça­re­siz, umut­suz, de­rin de­rin ta­sa­lan­mak
ar­pa ek­tim, da­rı çık­tı: baş­la­dı­ğım iş, bek­le­me­di­ğim bir bi­çim­de so­nuç­lan­dı
ar­pa­lık yap­mak (bir ye­ri): sü­rek­li çı­kar sağ­la­ya­rak sö­mür­mek
arpa suyu: bira
art aya­ğı ile ku­la­ğı­nı ka­şı­mak: ken­di­si za­ten dü­zey­siz, bir de den­siz iş­ler ya­pı­yor
art dü­şün­ce: bir dav­ra­nı­şın al­tın­da ya­tan giz­li­lik, be­lir­siz­lik, e.a. art ni­yet
art el­den: hem onu oya­la­ya­rak hem de on­dan giz­li
art ete­ğin­de na­maz kıl: öy­le iyi huy­lu, öy­le te­miz bir in­san­ki
ar­tist gi­bi (kim­se): boy­lu pos­lu, gü­zel ve alım­lı
asık su­rat: kız­gın, üz­gün ya da küs­kün kim­se­nin so­murt­kan yü­zü, e.a. çatık yüz
asıp kes­mek: ya­sa­la­rı çiğ­ne­ye­rek acı­ma­sız bir yö­ne­tim yü­rüt­mek, ya da böy­le ya­pa­cak­mış gi­bi ko­nuş­mak
as­ker et­mek (bi­ri­ni): 1) bir iş­le gö­rev­len­dir­mek, a. 2) uzun süre ayakta bekletmek, a.
as­ker oca­ğı: as­ker­lik öde­vi­nin ya­pıl­dı­ğı yer
as­kı­da kal­mak: bir iş, bir en­gel ne­de­niy­le öy­le­ce kal­mak ve bi­ti­ril­me­si için en­ge­lin or­ta­dan kal­ma­sı­nı bek­le­mek
as­kı­ya al­mak: 1) bir işi er­te­le­mek, 2) bir ya­pı­yı dik­me­ler­le­ ayak­ta tu­ta­rak yı­kıl­ma­sı­na en­gel ol­mak, 3) ba­ta­cak bir tek­ne­yi su yü­zün­de tut­ma­ya ça­lış­mak
as­kı­ya çı­kar­mak: ev­le­ne­cek kim­se­le­rin nü­fus ka­yıt­la­rı­nı ya da ya­sal bil­di­ri­le­ri ya­zı­lı ola­rak, her­ke­sin gö­re­bi­le­ce­ği ye­re asıp bel­li bir sü­re bek­le­mek
as­la­nın ağ­zın­da ol­mak (bir şey): el­de edil­me­si çok güç bu­lun­mak
as­lan pa­yı: 1) bir pay­laş­ma­da hak edi­len en bü­yük pay, 2) or­tak­lar­dan en güç­lü­sü­ne dü­şen pay
as­lan sü­tü: ra­kı
as­lan yü­rek­li: çok yi­ğit, kor­ku­suz, hiç­bir şey­den yıl­ma­yan
as­lı as­ta­rı ol­ma­mak: ya­lan, asıl­sız ol­mak, e.a. as­lı fas­lı ol­ma­mak
as­lı fas­lı ol­ma­mak: bk. as­lı as­ta­rı ol­ma­mak
as­ta­rı yü­zün­den pa­ha­lı ol­mak: bir işin ay­rın­tı­la­rı­na har­ca­nan pa­ra, asıl har­can­ma­sı ge­re­ken pa­ra­yı aş­mak
as­tı­ğı as­tık, kes­ti­ği kes­tik: yap­tık­la­rı­na kim­se kar­şı ko­ya­maz, kim­se­ye he­sap ver­mek zo­run­da de­ğil
aşa­ğı­dan al­mak: bk. alt­tan al­mak
aşa­ğı ka­lır ye­ri ol­ma­mak (bir şey­den, bi­rin­den): ni­te­li­ği on­dan ek­sik ol­ma­mak, ona denk ol­mak
aşa­ğı kal­ma­mak (bir şeyden, birinden): ni­te­lik ba­kı­mın­dan ondan ge­ri ol­ma­mak
aşa­ğı koy­sam pas olur, yu­ka­rı koy­sam is olur, de­mek: na­sıl dav­ra­nır­sa dav­ran­sın hep­si­nin bir sa­kın­ca­lı ya­nı ol­du­ğu­nu dü­şün­mek
aşa­ğı kur­tar­maz: 1) bun­dan da­ha ucu­za ve­rir­se za­rar eder, 2) da­ha aşa­ğı bir du­rum ve ya­şa­yı­şı ken­di­ne ya­kış­tır­maz
aşa­ğı­lık duy­gu­su: ken­di­si­ni baş­ka­la­rın­dan ye­ter­siz, kü­çük, aşa­ğı gör­me, k.a. üs­tün­lük komp­lek­si
aşa­ğı ma­hal­le sen mi­sin, yu­ka­rı ma­hal­le şen mi­sin (diye gezmek): durup dinlenmeden
aşa­ğı tü­kür­sem sa­kal, yu­ka­rı tü­kür­sem bı­yık: ba­na ya­kın iki ta­raf ya da be­nim­le il­gi­li iki du­rum var, bi­ri­ne ay­rı­ca­lık ta­nı­sam, öte­ki­ni kü­çüm­se­miş ola­ca­ğım, na­sıl dav­ran­mam ge­rek­ti­ği­ne ka­rar ve­re­mi­yo­rum , e.a. yu­ka­rı tü­kür­sem bı­yık, aşa­ğı tü­kür­sem sa­kal
aşa­ğı yu­ka­rı: he­men he­men, ta­ma ya­kın, yak­la­şık ola­rak
aş da­mı: mut­fak
aş de­li­ye kal­mak: ya­rar­la­nı­la­cak şey­de ken­di­si­ne or­tak ya da ra­kip ola­cak­lar or­ta­dan çe­kil­mek
aşığı bey oturmak: bk. aşığı cuk oturmak
aşı­ğı cuk otur­mak: işi çok iyi, olum­lu bir bi­çim al­mak
aşık at­mak (birisiyle): ken­di­sin­den üs­tün olan­lar­la re­ka­bet et­mek, ya­rış­mak
aşi­na aşina, çık­tı ocak ba­şı­na: gör­dü­ğü iç­ten­lik ve ya­kın­lı­ğı kö­tü­ye kul­lan­ma­ya, yüz­süz­lük, say­gı­sız­lık et­me­ye baş­la­dı
aş­ka gel­mek: aşı­rı is­tek duy­mak, he­ye­can­la coş­mak
aşk et­mek: hız­la vur­mak
aşk yap­mak: cin­sel iliş­ki­de bu­lun­mak
aş piş­ti bay­ram geç­ti: işin ta­vı geç­ti, ya­pı­la­cak bir şey kal­ma­dı, da­ha ön­ce dav­ran­mak ge­re­kir­di
aş yer­mek: ge­be­lik­te ka­dın, ki­mi yi­ye­cek ve içe­cek­ler­den tik­sin­mek, ki­mi­le­ri­ni ye­mek için aşı­rı is­tek duy­mak
ata et, ite ot ver­mek: ki­şi­le­re bil­me­dik­le­ri, il­gi duy­ma­dık­la­rı gö­rev­le­ri; iş­le­ri­ne ya­ra­ma­yan şe­yi ver­mek, e.a. ite ot, ata et ver­mek
ata nal ça­kıl­dı­ğı­nı gör­müş; kur­ba­ğa ayak­la­rı­nı uzat­mış: de­ğer­li kim­se­le­re ve­ri­len şey­le­ri, bu­nu hak et­me­yen de is­ti­yor, e.a. at­lar nal­la­nır­ken kur­ba­ğa­lar ayak uzat­maz
at ana­sı: iri­ya­rı, er­kek­si ka­dın
at ba­şı (beraber): bir hi­za­da, eşit du­rum­da, bi­ri öte­kin­den ge­ri de­ğil
at ça­lın­dık­tan son­ra ahı­rın ka­pı­sı­nı ka­pa­mak: za­ra­ra uğ­ra­dık­tan son­ra ön­lem al­mak
at elin, it elin, bi­ze ne: bi­zim ol­ma­yan şey­le­rin na­sıl kul­la­nıl­dı­ğı, yö­ne­til­di­ğiy­le il­gi­len­me­miz, dü­şün­ce yü­rüt­me­miz yer­siz­dir, bize bir yarar sağlamaz
ateş aç­mak: ateş­li si­lâah­lar­la kar­şı­lık­lı mer­mi at­mak
ateş al­mak: 1) alev­len­mek, tu­tuş­mak, parlamak, yan­mak, :2) pat­la­mak (ateş­li si­lâh), :3) te­lâş­lan­mak, öf­ke­len­mek, he­ye­can­lan­mak, aşırı coşku duymak
ateş al­ma­ya mı gel­din: ge­le­li ne ka­dar ol­du ki, ne­den bu ka­dar ça­buk git­mek is­ti­yor­sun
ateş ba­ca­yı sar­mak: teh­li­ke­li du­rum ön­le­ne­me­ye­cek; iki ki­şi ara­sın­da­ki sev­gi giz­le­ne­me­ye­cek bo­yu­ta var­mak, e.a. ateş sa­ça­ğı sar­mak; alev sa­ça­ğı sar­mak
ateş bas­mak: bir sı­kın­tı ne­de­niy­le vü­cu­du­na, yü­zü­ne sı­cak­lık ya­yıl­mak
ate­şe at­mak (birini): ona çok teh­li­ke­li bir gö­rev ver­mek
ateş et­mek: ateş­li si­lâh­la mer­mi at­mak
ate­şe tut­mak: 1) ate­şe gös­te­re­rek az ısıt­mak, 2) üze­ri­ne ateş­li si­lâh­la mer­mi at­mak
ate­şe ver­mek: 1) bir ye­ri bi­le­rek ya­kıp yok et­mek, kun­dak­la­mak, 2) çev­re­si­ni aşı­rı te­lâşa dü­şür­mek, şaşkına çevirmek
ate­şe vur­san du­man ver­mez: eli çok sı­kı, çok cim­ri
ateş gi­bi:1) çok ça­lış­kan, çok ze­ki, 2) çok sı­cak
ate­şi düş­mek: has­ta­nın vü­cut ısı­sı azal­mak, nor­ma­le dön­mek
ate­şi­ne yan­mak: bi­ri yü­zün­den bü­yük za­ra­ra uğ­ra­mak, e.a.nâ­rı­na yan­mak; ba­şı nâ­ra yan­mak; ba­şı­nı nâ­ra yak­mak
ate­şi uyan­dır­mak:sön­mek üze­re olan ate­şi can­lan­dır­mak
ateş ke­sil­mek: 1) çok kız­gın dav­ra­nış­lar­da bu­lun­mak, e.a. ateş püs­kür­mek; ateş saç­mak, 2) ön­ce­den ağır­ken, son­ra son­ra can­la­nıp ha­re­ket­len­mek, 3) sa­va­şı ge­çi­ci ya da sü­rek­li durdurmak
ateş­le oy­na­mak: çok teh­li­ke­li bir iş­le uğ­raş­mak, böy­le bir işin üs­tü­ne üs­tü­ne git­mek
ateş ol­sa cir­mi ka­dar yer ya­kar: kor­ku­la­cak bir ya­nı yok, bü­tün gü­cüy­le de sal­dır­sa, bü­yük bir kö­tü­lü­ğü do­kun­maz
ateş pa­ha­sı: fi­ya­tı çok yük­sek, çok pa­ha­lı, e.a. ateş pa­ha­sı­na
ateş pa­ha­sı­na: bk. ateş pa­ha­sı
ateş püs­kür­mek: çok öf­ke­le­nip, ağır, kö­tü söz­ler söy­le­mek, e.a. ateş ke­sil­mek; ateş saç­mak
ateş sa­ça­ğı sar­mak: bk. ateş ba­ca­yı sar­mak
ateş saç­mak: bk. ateş püs­kür­mek
ateş­ten göm­lek: da­ya­nıl­ma­ya­cak ka­dar acı ve sı­kın­tı­lı du­rum
ateş yağ­dır­mak: 1) ateş­li si­lâh­lar­la ara­lık­sız, bol mer­mi at­mak, :2) çev­re­sin­de­ki­le­re öf­key­le çok ağır söz­ler söy­le­mek
at gö­rür ak­sar, su gö­rür su­sar: ken­di­si­ne ge­rek­li ol­ma­sa bi­le, gör­dü­ğü her şe­yi edin­mek, tanımak, tatmak is­ter
at gö­tün­de si­nek ge­çin­mek: ki­şi­li­ği­ne uy­gun ol­ma­yan bir or­tam­da çı­kar sağ­la­mak, k.
atı alan Üs­kü­dar’ı geç­ti: fır­sat kaç­tı, ar­tık ya­pı­la­cak bir şey kal­ma­dı
atı eş­kin, kı­lı­cı kes­kin: her yön­den çok güç­lü; is­te­di­ği­ni el­de ede­bi­lir
atı­na eşek mi de­dik: se­ni kü­çüm­se­yen bir dav­ra­nış­ta mı bu­lun­duk
atın­ca man­gal­da kül bı­rak­ma­mak: ya­pa­ma­ya­ca­ğı iş­le­ri ya­pa­cak­mış gi­bi bö­bür­le­ne­rek an­lat­mak
atı­nı sağ­lam ka­zı­ğa bağ­la­mak: bk. eşe­ği­ni sağ­lam ka­zı­ğa bağ­la­mak
atın ölü­mü ar­pa­dan ol­sun: sev­di­ğim şe­yi za­ra­rı­nı bi­le bi­le yer, içe­rim, so­nu­cu­na kat­la­nı­rım
atın yüğ­rük­se bin de kaç: ola­na­ğın var­sa ken­di­ni kur­tar
atıp tut­mak: bü­yük lâf­lar et­mek, önem­li iş­ler ya­pa­ca­ğı­nı söy­le­mek
at izi it izi­ne ka­rış­mak: top­lum­da iyi ile kö­tü­nün, de­ğer­li ile de­ğer­si­zin ayırt edi­le­me­di­ği bir or­tam oluş­mak
at koş­tur: öy­le­si­ne ge­niş, fe­rah
at koş­tur­mak: bk. at oy­nat­mak
at kuy­ru­ğu: saç­la­rın ba­şın ar­ka­sın­da top­lan­dı­ğı saç bi­çi­mi
at­la ar­pa­yı dö­vüş­tü­rür: öy­le fe­sat­çı ki, bir­bir­le­ri­ne çok ya­kın iki ar­ka­da­şın bi­le ara­sı­nı bo­zar
at­la­ma tah­ta­sı: da­ha iyi bir du­ru­ma geç­mek için araç ola­rak kul­la­nı­lan yer ya da kim­se, e.a. at­la­ma ta­şı yapmak; ba­sa­mak yap­mak
atlama taşı yapmak: bk. atlama tahtası
at­lar nal­la­nır­ken kur­ba­ğa­lar ayak uzat­maz: bk. ata nal ça­kıl­dı­ğı­nı gör­müş; kur­ba­ğa ayak­la­rı­nı uzat­mış
at­lar te­pi­şir, ara­da eşek­ler ezi­lir: bü­yük­le­rin çe­kiş­me­sin­den kü­çük­ler za­rar gö­rür
at­lı ko­va­lar­ca­sı­na: ge­rek­siz ye­re ace­le ede­rek
at­lı­yı atın­dan in­dir­mek: bir kim­se­nin yo­lun­da gi­den iş­le­ri­ni zor kul­la­na­rak boz­mak
at­ma Re­cep din kar­de­şi­yiz: pa­lav­ra lâf­lar et­me; bir­bi­ri­mi­zi bi­li­riz
at oy­nat­mak: or­ta­lı­ğı boş bu­lup, bir ko­nu­da di­le­di­ği ve is­te­di­ği gi­bi dav­ran­mak
at pa­za­rın­da eşek osurt­mu­yo­ruz: söy­le­dik­le­rim çok önem­li, ku­lak­la­rı­nı aç, iyi din­le, k.
at­san atıl­maz, sat­san sa­tıl­maz: işe ya­ra­ma­dı­ğı ve­ya sı­kın­tı ver­di­ği hal­de vaz­ge­çi­le­me­yen şey ya da ki­şi
at­ta du­ran var, du­ra­ma­yan var: eriş­ti­ği yük­sek aşa­ma­da tu­tu­na­bil­mek ay­rı güç ve hü­ner ge­rek­ti­rir, bu­nu ba­şa­ra­bi­len de var­dır ba­şa­ra­ma­yan da
at­tan inip eşe­ğe bin­mek (yönetimde): bu­lun­du­ğun­dan da­ha alt bir aşa­ma­ya in­mek
at­tı­ğı at­tık, tut­tu­ğu tut­tuk: bk. as­tı­ğı as­tık, kes­ti­ği kes­tik
at­tı­ğı tır­nak ola­ma­mak: bir kim­se, sö­zü edi­len­den da­ha de­ğer­siz ol­mak
at var, mey­dan yok: güç ve araç var ama, bun­la­rı or­ta­ya ser­me ola­na­ğı sağ­la­ya­cak iş ala­nı yok
at ye­ri­ne eşek bağ­la­mak: de­ğer­li­nin ye­ri­ni de­ğer­si­ze ver­mek
ava gi­den av­la­nır: birine kö­tü­lük ta­sar­la­yan, ay­nı du­ru­ma dü­şer
av av­lan­dı, de­li ev­len­di: bk. av av­lan­dı, tav tav­lan­dı
av av­lan­dı, tav tav­lan­dı: ar­tık üze­rin­de ko­nuş­ma­nın, tartışmanın bir an­la­mı yok, her şey ol­du, bit­ti, sonuca bağlandı e.a. av av­lan­dı, de­li ev­len­di
avaz avaz ba­ğır­mak: olan­ca se­siy­le, var gü­cüy­le ba­ğır­mak, e.a. ava­zı çık­tı­ğı ka­dar ba­ğır­mak
ava­zı çık­tı­ğı ka­dar ba­ğır­mak: bk. avaz avaz ba­ğır­mak
av­cı ke­di­ye kur­naz fa­re: o tu­za­ğa dü­şür­mek­te us­ta, kar­şı­sın­da­ki de tu­za­ğa düş­me­mek­te us­ta
avu­cu ka­şın­mak: bek­len­me­dik bir yer­den eli­ne pa­ra ge­çe­ce­ği­ne (avu­cu ka­şın­dı­ğı için) inan­mak
avu­cu­nun için­de tut­mak: bk. avu­cu­nun içi­ne al­mak
avu­cu­nun içi­ne al­mak: bir kim­se üze­rin­de et­ki ve bas­kı kur­mak, ağırlığını koymak, ona is­te­di­ği­ni yap­tı­ra­cak, istediği yana yönlendirecek güç­te ol­mak, e.a. avu­cu­nun için­de tut­mak
avu­cu­nu ya­la­mak: um­du­ğu­nu ele ge­çi­re­mek
avuç aç­mak: 1) di­len­mek, 2) pa­ra­sal yar­dı­ma muh­taç du­ru­ma düş­mek
avuç do­lu­su: bol bol (pa­ra)
avuç içi ka­dar: çok kü­çük, da­ra­cık (yer)
avur­du avur­du­na geç­mek: bk. avurt­la­rı çök­mek
avurt­la­rı çök­mek: çok za­yıf­la­dı­ğı yü­zün­den bel­li ol­mak
avurt sat­mak: ya­pa­ma­ya­ca­ğı şey­le­ri ya­pa­bi­lir­miş gi­bi ko­nuş­mak, e.a. avurt şi­şir­mek
avurt şi­şir­mek: bk. avurt sat­mak
avurt za­vurt et­mek: 1) avurt sat­mak, 2) kor­ku ve­ri­ci bü­yük söz­ler söy­le­mek
aya­ğa kal­dır­mak (herkesi): or­ta­lı­ğı te­lâş ve he­ye­ca­na ver­mek
aya­ğa kalk­mak: 1) has­ta iyi­le­şip ya­tak­tan çık­mak, 2) say­gı gös­ter­mek için otur­du­ğu yer­den doğ­rul­mak
aya­ğı alış­mak: bir ye­re: sü­rek­li gi­dip ge­lir ol­mak
aya­ğı do­laş­mak: utan­cın­dan, he­ye­ca­nın­dan yü­rü­yü­şü­nü şa­şır­mak, e.a. ayak­la­rı bir­bi­ri­ne do­lan­mak
aya­ğı düş­mek: yo­lu düş­mek
aya­ğı dü­ze bas­mak: işin güç­lük­le­ri­ni ye­ne­rek ile­ri­sin­den kork­ma­ya­cak du­ru­ma gel­mek
aya­ğı ile gel­mek: 1) ken­di is­te­ğiy­le gel­mek, 2) emek­siz el­de edil­mek
ay ağı­lı: ay­la, ha­le, ayın çev­re­sin­de­ki ışık
aya­ğı­na bağ ol­mak< bi­ri, bir du­rum: geçici ya da sürekli de olsa, bu­lun­du­ğu yer­den ay­rıl­ma­sı­nı veya ça­lış­ma­sı­nı engellemek
aya­ğı­na ça­buk: bir ye­re alı­şı­lan­dan da­ha kı­sa sü­re­de gi­dip ge­len
aya­ğı­na ça­ğır­mak: ya­nı­na gel­me­si­ni is­te­mek
aya­ğı­na do­lan­mak: 1) baş­ka­sı­na ta­sar­la­dı­ğı kö­tü­lük ken­di ba­şı­na gel­mek, 2) iş yap­mak­ta, yü­rü­mek­te olan bi­ri­ne en­gel ol­mak
aya­ğı­na gel­mek: 1) bek­le­di­ği kim­se ya da um­du­ğu şey­le ken­di­si­nin bu­lun­du­ğu yer­de kar­şı­laş­mak, 2) umu­lan, is­te­ni­len şey emek ve­ril­me­den el­de edil­mek, e.a. aya­ğı ile gel­mek
aya­ğı­na git­mek: al­çak gö­nül­lü­lük ede­rek ve­ya say­gı gös­te­re­rek bi­ri­nin ya­nı­na var­mak
aya­ğı­na ip tak­mak: bir kim­se­yi çe­kiş­tir­mek
aya­ğı­na ka­pan­mak: al­ça­lır­ca­sı­na yal­var­mak
aya­ğı­na ka­rasu in­mek: bk. ayak­la­rı­na ka­rasu in­mek
aya­ğı­na ki­ra is­te­mek: gel­me­ye naz­lan­mak, git­me­ye üşen­mek
aya­ğı­na pa­buç ola­ma­mak (biri, başkasının): kı­yas­la­na­ma­ya­cak de­re­ce­de ondan aşa­ğı ol­mak
aya­ğı­na sı­cak su mu dö­ke­lim (ya­rı si­tem, ya­rı hoş­nut­luk): çok­tan­dır gö­rün­mü­yor­dun, bu ge­li­şe na­sıl te­şek­kür et­sek aca­ba
aya­ğın­da do­nu yok, fes­le­ğen is­ter ba­şı­na: yok­sul­lu­ğu­na, çektiği sıkıntılara bak­maz, sü­sü, gös­te­ri­şi dü­şü­nür, e.a. ay­ra­nı yok iç­me­ye at­la gi­der sıç­ma­ya, k.
aya­ğı­nı ala­ma­mak: 1) uyuş­ma ya da ağ­rı ne­de­niy­le aya­ğı­nı oy­na­ta­ma­mak, 2) alış­tı­ğı ye­re git­mek­ten ken­di­ni alı­ko­ya­ma­mak
aya­ğı­nı al­tı­na al­mak: di­zi­ni ya da diz­le­ri­ni kı­vı­rıp otur­mak
aya­ğı­nı bağ­la­mak: git­me­si­ne en­gel ol­mak
aya­ğı­nı çek­mek: sık sık uğ­ra­dı­ğı bir ye­re ar­tık git­mez ol­mak
aya­ğı­nı çı­kar­mak: ayak­ka­bı­sı­nı çı­kar­mak
aya­ğı­nı denk al­mak: ken­di­si­ne ya­pıl­ma ola­sı­lı­ğı bu­lu­nan kö­tü­lük­le­re kar­şı ha­zır­lık­lı ol­mak
aya­ğı­nı denk bas­mak: dav­ra­nış­la­rın­da uya­nık, temkinli ve dik­kat­li ol­mak
aya­ğı­nı kay­dır­mak: bir yo­lu­nu bu­lup bi­ri­ni işin­den uzak­laş­tır­mak, e.a. aya­ğı­nın al­tı­na kar­puz ka­bu­ğu koy­mak
aya­ğı­nı kes­mek: 1) bir ye­re git­mez, uğ­ra­maz ol­mak, 2) baş­ka­sı­nı bir ye­re ar­tık uğ­ra­maz du­ru­ma ge­tir­mek
aya­ğı­nın al­tı­na al­mak: 1) ezip çiğ­ner­ce­si­ne döv­mek, 2) ya­rar­la­na­ca­ğı bir şe­yi kü­çüm­se­ye­rek tep­mek, geri çevirmek
aya­ğı­nın al­tı­na kar­puz ka­bu­ğu koy­mak: bk. aya­ğı­nı kay­dır­mak
aya­ğı­nın al­tın­da do­laş­mak ( bi­ri, bi­ri­nin): ça­lış­ma­sı­na, iş gör­me­si­ne en­gel ol­mak
aya­ğı­nın al­tın­da ol­mak (bir yer, bi­ri­nin): ken­di­si­nin bu­lun­du­ğu yer­den çok aşa­ğı­da ol­mak
aya­ğı­nın ba­ğı­nı çöz­mek: 1) ka­rı­sı­nı bo­şa­mak, 2) bi­ri­siy­le olan ve öz­gür­lü­ğü­nü en­gel­le­yen ilişki­ye son ver­mek
aya­ğı­nın pa­bu­cu­nu ba­şı­na giy­mek: 1) den­gi ol­ma­yan bi­ri­siy­le ev­len­mek, 2) bir kim­se­ye hak et­ti­ği­nin çok üs­tün­de de­ğer ver­mek
aya­ğı­nın pa­bu­cu ola­ma­mak: de­ğer­ce ken­di­sin­den çok aşa­ğı dü­zey­de ol­mak
aya­ğı­nın to­zuy­la: yol­dan ge­lir gel­mez, da­ha din­len­me­den
aya­ğı­nın tü­ra­bı ol­mak: bir kim­se baş­ka bir kim­se­nin her buy­ru­ğu­nu ye­ri­ne ge­ti­rir, ona kul kö­le gi­bi hiz­met eder ol­mak
aya­ğı­nı sü­rü­mek: 1) yo­la çık­mak üze­re bu­lun­mak, 2) öl­mek üze­re ol­mak, 3) gön­de­ri­len ye­re git­me­yi ge­cik­tir­mek, 4) halk ina­nı­şı­na gö­re bir kim­se­nin gel­me­si, ar­dın­dan baş­ka­la­rı­nın da gel­me­si­ne yol aç­mak, e.a. ayak sü­rü­mek
aya­ğı­nı vur­mak: ayak­ka­bı aya­ğı­nı ya­ra et­mek
aya­ğı­nı yor­ga­nı­na gö­re uzat­mak: gi­de­ri­ni ge­li­ri­ne uy­dur­mak
aya­ğı su­ya er­mek: ger­çe­ğin um­du­ğu gi­bi ol­ma­dı­ğı­nı an­la­yıp, düş kı­rık­lı­ğı­na uğ­ra­mak, e.a. ayak­la­rı su­ya değ­mek
aya­ğı uğur­lu: gel­di­ği ye­re iyi­lik­ler ge­tir­di­ği­ne ina­nı­lan (ki­şi)
aya­ğı üzen­gi­de: he­men yo­la çık­mak üze­re olan
aya­ğı yan­mış it gi­bi do­laş­mak: bk. ta­ba­nı yan­mış it gi­bi do­laş­mak
aya­ğı yer­den ke­sil­mek: 1) aya­ğı ye­re değ­mez ol­mak, 2) oto­mo­bil sa­hi­bi olup ya da ta­şı­ta bi­nip ya­ya yü­rü­mek­ten kur­tul­mak
aya­ğı ye­re değ­me­mek: çok se­vin­mek, se­vinç­ten ha­va­la­ra uç­mak, e.a. ayak­la­rı ye­re değ­me­mek
aya­ğıy­la tu­za­ğa düş­mek: saf­lı­ğı ve önem­se­me­me­si yü­zün­den, ken­di­si­ne kar­şı olan hi­le­nin ya da teh­li­ke­nin kur­ba­nı ol­mak
ayak al­tı: çok ge­li­nip ge­çi­len, iş­lek, canlı, hareketli yer
ayak al­tın­da kal­mak: 1) çok ge­li­nip ge­çi­len yer­de bu­lun­mak, 2) bu­lun­du­ğu or­tam­da hor gö­rül­mek, çev­re­sin­ce ken­di­si­ne kar­şı kö­tü dav­ra­nıl­mak
ayak at­ma­mak (bir ye­re): hiç git­me­mek, uğ­ra­ma­mak
ayak ba­ğı: bir kim­se­nin öz­gür ha­re­ket et­me­si­ne en­gel olan şey
ayak bas­mak: bir ye­re ulaş­mak, var­mak
ayak­bas­tı pa­ra­sı: bir ye­re dı­şar­dan ge­len in­san ve eş­ya­dan alı­nan ver­gi
ayak di­re­mek: bir dü­şün­ce­yi, bir dav­ra­nı­şı so­nu­na ka­dar sür­dür­mek, bi­ri­ne kar­şı ken­di tu­tu­mun­dan şaş­ma­mak
ayak di­va­nı: ola­ğa­nüs­tü du­rum­lar­da o an­da bu­lu­nu­lan yer­de top­la­nan ku­rul
ayak ka­va­fı: bk. ağız ka­va­fı
ayak ki­ra­sı: bir ha­ber ve­ya eş­ya ge­ti­re­ne, yor­gun­lu­ğu­na kar­şı­lık ve­ri­len pa­ra
ayak­lar al­tı­na al­mak: de­ğer ve­ri­le­cek şey­le­ri önem­se­me­mek, çiğ­ne­mek
ayak­lar baş, baş­lar ayak ol­mak: bilgisiz, dü­zey­siz kim­se­ler bu­yu­ru­cu, de­ğer­li­ler buy­ruk al­tın­da ol­mak
ayak­la­rı bir­bi­ri­ne do­lan­mak: bk. aya­ğı do­laş­mak
ayak­la­rı ge­ri ge­ri git­mek: bir ye­re is­te­me­ye is­te­me­ye git­mek
ayak­la­rı­na ka­rasu in­mek: uzun sü­re ayak­ta bek­le­mek­ten, durmaktan çok yo­rul­mak, e.a. aya­ğı­na ka­rasu in­mek
ayak­la­rı su­ya değ­mek: bk. aya­ğı su­ya er­mek
ayak­la­rı ye­re değ­me­mek: bk. aya­ğı ye­re değ­me­mek
ayak­lı ca­na­var: yü­rü­me­ye baş­la­yıp ulaş­tı­ğı her şe­ye za­rar ve­ren ço­cuk
ayak­lı kü­tüp­ha­ne: çok ki­tap oku­muş, çok şey öğ­ren­miş, her so­ru­ya ya­nıt ve­re­bi­len, bil­gin
ayak sa­tı­cı­sı: gez­gin­ci, ge­ze­rek mal sa­tan kim­se
ayak sü­rü­mek: 1) ve­ri­len işi yap­ma­ma­nın yol­la­rı­nı ara­mak, bahaneler uydurmak, 2) gön­de­ri­len ye­re git­me­mek için za­man öl­dür­mek, ge­cik­tir­mek
ayak­ta kal­mak: 1) otu­ra­cak yer bulamamak, 2) sar­sı­cı bir ola­yı za­rar gör­me­den at­lat­mak
ayak ta­kı­mı: top­lum için­de­ki yer­le­ri aşa­ğı dü­zey­de olan, bil­gi­siz, gör­gü­süz, ya­rar­sız ki­şi­ler
ayak­ta tut­mak: bir şe­yin yı­kıl­ma­ma­sı­nı, bo­zul­ma­ma­sı­nı, ya­şa­ma­sı­nı, sü­rek­li­li­ği­ni sağ­la­mak
ayak uy­dur­mak: ken­di gi­diş ve dav­ra­nı­şı­nı baş­ka­sı­nın­ki­ne ben­zet­mek
ayak üs­tü: ayak­ta du­ra­rak, ayak­ta ola­rak, otur­ma­dan, e.a. ayak üze­ri
aya “sen doğ­ma ben do­ğu­yo­rum” der: gü­zel­lik­te ay­la ya­rış eder
Aya­sof­ya’da di­le­nip, Sultanahmet’te sa­da­ka ver­mek: ken­di­si yar­dım­la ge­çin­di­ği hal­de, gös­te­riş ol­sun di­ye, elin­de­ki­ni baş­ka­la­rı­na da­ğıt­mak
ay ay­dın, he­sa­bı bel­li: an­la­şıl­ma­ya­cak bir şey yok, he­sap or­ta­da, her şey gök­te, ayın ka­çı ol­du­ğu­nu gös­te­ren ay ka­dar açık
aya­za çek­mek: kı­şın so­ğuk art­mak
ayaz­da kal­mak: bo­şu­na bek­le­mek, eli­ne bir şey geç­me­mek
ayaz ol­du bu­lut ol­du, ge­çen gün­ler umut ol­du: geç­miş­te­ki iyi, kö­tü gün­le­ri şim­di arar ol­duk
ayaz pa­şa kol ge­zi­yor: dı­şa­rı­sı ayaz, çok so­ğuk bir rüz­gâr esi­yor
ay ba­ca­yı aş­tı: işin ya­pı­la­bi­le­ce­ği uy­gun za­man geç­ti
ay ba­şı: ayın ilk gün­le­ri
ay­ba­şı ol­mak: ka­dı­nın ay­da bir döl ya­ta­ğın­dan kan gel­mek, e.a. âdet gör­mek
ay­da ka­zan­dı­ğı­nı gün­de ye­mek: ka­zan­dı­ğı­nın çok üs­tün­de pa­ra har­ca­mak, he­sa­bı­nı bil­me­mek, gerini giderini düşünmemek
ay­dan arı, gün­den du­ru: 1) çok gü­zel, çok te­miz, 2) apa­çık
ay­da yıl­da bir: çok sey­rek ola­rak
ay­da yıl­da bir na­maz, onu da şey­tan ko­maz: sey­rek de ol­sa ha­yır­lı bir iş yap­ma­ya ni­yet­le­nir, son­ra bir ba­ha­ne bu­lup vaz­ge­çer
ay­de­de­ye mi­sa­fir ol­mak: açık­ta, ay ışı­ğın­da ge­ce­le­mek
ay har­man­la­mak: ayın çev­re­sin­de ha­le oluş­mak
ayı bo­kuy­la kav­ga edi­yor: gü­cü­nü ken­din­den kü­çük bir ya­kı­nı­na gös­te­ri­yor, k.
ayı gör­düm, yıl­dı­za iti­ba­rım yok: en gü­ze­le, en iyi­ye alış­tım, da­ha ön­ce be­ğen­dik­le­ri­me bak­mam ar­tık
ayı ka­za­na sıç­tı: ka­ba­lık et­ti, o gü­zel­li­ği, çok çir­kin bi­çim­de ber­bat et­ti
ayık­la pi­rin­ci ta­şı­nı: iş­ler çok ka­rış­tı, için­den na­sıl çı­ka­cak­sın ba­ka­lım
ayı­lık et­mek: ka­ba dav­ran­mak
ayı­lıp ba­yıl­mak:1) bi­ri­ni ken­din­den ge­çer­ce­si­ne sev­mek, 2) aşı­rı öl­çü­de si­nir bu­na­lım­la­rı ge­çir­mek, kendini oradan oraya atmak
ayı­nın kırk tür­kü­sü var, kır­kı da ah­lat üs­tü­ne: hep tek bil­di­ği şe­yi, ay­nı hi­kâ­ye­yi an­la­tı­yor, aynı şeyi yineliyor
ayıp et­tin: bu­nu sen­den bek­le­mez­dim
ayıp­tır söy­le­me­si: 1) övün­mek gi­bi ol­ma­sın, 2) bu ko­nu­da ko­nuş­mak si­ze say­gı­sız­lık ola­cak ama, söy­le­mek zo­run­da­yım, e.a. edeptir söylemesi
ayıp yor­gan al­tın­da: açık­ça ya­pıl­ma­yan bir dav­ra­nı­şı ya­kı­şık­sız­lık­la suç­la­ya­ma­yız
ayı yavru­suy­la oy­nu­yor: iri ve ye­tiş­kin bi­ri ufak te­fek bi­ri­ne, bir ço­cu­ğa el şa­ka­sı ya­pı­yor, gü­cü­nü on­da de­ni­yor
ay ka­ran­lı­ğı: 1) ayın bu­lut­lar ar­ka­sın­dan ya­yı­lan ha­fif ay­dın­lı­ğı, 2) gök­yü­zün­de ayın bu­lun­ma­dı­ğı za­man
ay­lı­ğa geç­mek: 1) ça­lış­ma­sı kar­şı­lı­ğı ola­rak her ay be­lir­li bir pa­ra alı­na­cak gö­re­ve baş­la­mak, 2) gün­de­lik ya da üc­ret ala­rak ça­lış­mak­tay­ken, pa­ra­nın ay­lık öden­di­ği bir gö­re­ve geç­mek, kad­ro­ya alın­mak, e.a. ma­aşa geç­mek
ay­lık al­mak: bir ay­lık ça­lış­ma kar­şı­lı­ğın­da pa­ra al­mak
ay­lık bağ­la­mak: emek­li olan ya da baş­ka ne­den­le ça­lış­ma­yan­la­ra her ay için be­lir­li bir pa­ra öde­nme­si­ni sağ­la­mak
ay­nı ağ­zı kul­lan­mak: bi­riy­le ay­nı şe­yi söy­le­mek, ay­nı gö­rüş­te ol­mak, e.a. ay­nı tel­den çal­mak
ay­nı ka­ba sıç­mak: bk. bir ka­ba işe­mek, k.
ay­nı ka­pı­ya çık­mak: iki şey ara­sın­da so­nuç ba­kı­mın­dan fark ol­ma­mak
ay­nı tel­den çal­mak: bk. ay­nı ağ­zı kul­lan­mak
ay­nı yo­lun yol­cu­su: kö­tü son­la­rı bir­bi­ri­ne eş, bu da onun gi­di­şin­de, dav­ra­nı­şın­da
ay par­ça­sı (ka­dın ya da kız): çok gü­zel, çok alımlı
ay­ra­nı ka­bar­mak: 1) öf­ke­le­nip kö­pür­mek, 2) erkek: aşı­rı cin­sel is­tek duy­mak
ay­ra­nım bu­dur, ya­rı­sı su­dur: ya­pı­lan işin ya­rım ya­ma­lak ol­du­ğu­nu bi­li­yo­rum, ama elim­den bu ka­dar ge­li­yor
ay­ra­nı yok iç­me­ye, at­la gi­der sıç­ma­ya: yok­sul­lu­ğu­na bak­maz, gös­te­riş ol­sun di­ye zen­gin­le­rin yap­tı­ğı­nı yap­ma­ya kal­kar, e.a. aya­ğın­da do­nu yok, fes­le­ğen is­ter ba­şı­na
ay­ra­nı yok iç­me­ye, tah­tı­re­van­la gi­der sıç­ma­ya: bk. ay­ra­nı yok iç­me­ye, at­la gi­der sıç­ma­ya, k.
ay­ran iç­me­ye gel­dik, ara aç­ma­ya gel­me­dik: an­laş­maz­lı­ğı ar­tır­mak için de­ğil, ara­da­ki so­ğuk­lu­ğu gi­der­mek, dost­lu­ğu per­çin­le­mek için bu­ra­da­yız
ay­rı baş çek­mek: ço­ğun­luk­tan ay­rı­lıp ken­di ba­şı­na iş yap­mak
ay­rı se­çi yap­mak: ki­mi­si­ni ki­mi­sin­den üs­tün tut­mak, ay­rı­ca­lık ta­nı­mak e.a. fark gö­zet­mek
ay­rı­sı gay­rı­sı ol­ma­mak: bir­bi­rin­den hiç­bir şey esir­ge­me­mek, bi­ri öte­ki­nin ye­ri­ne iş gö­re­cek ka­dar ya­kın dost ya da hı­sım ol­mak
ay tu­tul­mak: dün­ya­nın gü­neş­le ay ara­sı­na gir­me­siy­le ay, dün­ya­nın göl­ge­sin­de, ışık­sız kal­mak
ay­va gö­bek­li: gö­be­ği çu­kur olan kim­se
ay­va tü­yü: vü­cut­ta­ki in­ce, sa­rı tüy­ler
ay­va­yı ye­mek: kö­tü du­ru­ma düş­mek, bek­le­me­di­ği ters bir du­rum­la kar­şı­laş­mak, işi, dü­ze­ni bo­zul­mak
Ay­vaz ka­sap, hep bir he­sap : öy­le ya da böy­le, iki­si de bir, birbirinden farkı yok
aza ço­ğa bak­ma­mak: bir şe­yin mik­ta­rı üze­rin­de dur­ma­mak, ele ge­çen ka­da­rıy­la ye­tin­mek
az bu­çuk: bir par­ça, bi­raz, ol­duk­ça, e.a. az çok
az bul­mak: ye­ter­li gör­me­mek, az say­mak, azım­sa­mak, e.a. az gör­mek
az buz ol­ma­mak: azım­sa­na­cak ka­dar ol­ma­mak
az çok: bk. az bu­çuk
az da­ha: bk. az kal­sın
az de­ğil: o kim­se, gö­rün­dü­ğü, sa­nıl­dı­ğı gi­bi ses­siz, çe­kin­gen de­ğil­dir, ne işi­ni bi­lir, kur­naz­dır o
az gel­mek: yet­me­mek
az gör­mek: bk. az bul­mak
az gü­nün ada­mı ol­ma­mak: çok ya­şa­mış, çok gör­müş ol­mak
azı ço­ğa tut­mak: ve­ri­len ar­ma­ğan kü­çük de ol­sa, onu çok ve de­ğer­li sa­ya­rak gö­nül hoş­lu­ğuy­la ka­bul et­mek
azın­lık­ta kal­mak: bir oy­la­ma­da, ta­raf­lar­dan bi­ri­ne sa­yı­ca di­ğe­rin­den da­ha az oy çık­mak
aziz­lik et­mek:şa­ka yol­lu al­dat­mak
az kal­dı: ol­mak üze­rey­di, az son­ra ola­cak­tı (ama ol­ma­dı), e.a. az kal­sın; ne­re­de ise
az kal­sın: bk. az kal­dı
Az­ra­il’e bir can bor­cu ol­mak: 1) na­sıl ol­sa öle­ce­ği­ni ka­bul et­mek, 2) hiç kim­se­ye bor­cu kal­ma­mak, bü­tün borç­la­rın­dan kur­tul­mak
az söy­ler, uz söy­ler: az ko­nu­şur ama işe ya­rar, akıl­lı söz­ler söy­ler
az ve­rip çok yal­var­mak: bor­cu­nun bir bö­lü­mü­nü öde­dik­ten son­ra, ge­ri ka­la­nı sav­sak­la­mak için ba­ha­ne­ler uy­dur­mak
az ye de uşak tut: ba­na iki­de bir iş bu­yur­ma, ben senin uşağın değilim