Dil Haşlama
B
baba adam: yaşlı, ağırbaşlı, iyi yürekli, olgun adam
-baba bir hırsız tuttum, -getir, -gelmiyor, -bırak, -o beni bırakmıyor: istediğim yönde gelişmeyen bir işin içine düştüm, büyük zararlara uğramadan da kurtulamayacağım
baba değil, tırabzan babası: babalık görevlerini yapmayan, çocuklarına hayrı olmayan bir baba
babaları tutmak: çok sinirlenerek bağırıp çağırmak, e.a. babaları üstünde olmak; heyheyleri tutmak; hehheyleri üstünde olmak
babaları üstünde olmak: bk. babaları tutmak
babamın adı Hıdır, elimden gelen budur: bilgim ancak bu kadarını yapmaya yeter; daha fazlasını beklemeyin, e.a. ustamın adı Hıdır, bildiğim budur
babana rahmet: çok doğru söylüyorsun, yaptığın çok yerinde, ben de öyle düşünüyordum
babanın canı için: ölmüş babanı iyilikle anmak için bana yardımcı ol
baba ocağı: ailenin babadan oğula malı olup, öteden beri içinde yaşadığı ev, yurt, toprak, e.a. baba yurdu
babasının hayrına mı: bir karşılık beklemeden mi
babasının oğlu: her haliyle babasına benziyor
babası üstünde olmak: bk. babaları tutmak
baba yurdu: bk. babaocağı
bacak kadar: çok küçük, küçücük (çocuk)
bacak kadar boyu var, türlü türlü huyu var: yaşı çok küçük ama, türlü huylar edinmiş
bacası tütmez olmak: ailesi dağılmak ya da büyük bir yıkıma uğramak
badana etmek: (erkek, kızla) cinsel organları sürtüştürerek ilişkide bulunmak, k.
badem göz: badem içi biçiminde, siyah ve iri göz
badi badi yürümek: bacakları açık, iki yana sallanarak, ördek gibi yürümek
bağ bozmak: bütün üzümleri toplayıp, bağda hiç üzüm bırakmamak
bağdaş kurmak: sağ ayağını sol uyluğun, sol ayağını sağ uyluğun altına alarak oturmak
Bağdat harap: çok acıktım, karnım çok aç
bağırıp çağırmak: öfkeyle bağırmak, b.a. bağrış çağrış
bağırsaklarını deşerim: “seni öldürürüm”, “canına kıyarım” anlamında gözdağı
bağlandığı yerde otlamak: uzun süre aynı durumda kalıp, hiçbir gelişme göstermemek, aynı olanaklarla yetinmek, e.a. bıraktığı çayırda otlamak
bağlık bahçelik: yeşili, verimli toprakları bol olan yer; bağı bahçesi çok olan
bağrına basmak: 1) kucaklamak, göğsü üzerine yaslayıp sevmek, 2) biriyle yakından ilgilenerek onu koruyup kayırmak, yetiştirmek
bağrına taş basmak: kimseye belli etmeden, çektiği acıya katlanmak
bağrını delmek: çok dokunmak, içine işlemek, çok dertlenmesine neden olmak
bağrışa çağrışa: büyük gürültüyle
bağrış çağrış: 1) gürültü, şamata, 2) gürültüyle şamata ederek
bağrı yanık: çok dert, acı, sıkıntı çekmiş
bağrı yanmak: 1) üzüntü çekmek, çok acı duymak, 2) çok susamış olmak
baharı başına vurmak: gençliğin verdiği coşkuyla gereksiz ya da aşırı davranışta bulunmak
bahis tutuşmak: karşılıklı bahse girişmek, bk. bahse girişmek
bahse girişmek: görüşünde ya da savında haklı çıkacak tarafa bir şey verilmesini kabul eden sözlü anlaşma yapmak, e.a. bahis tutuşmak
bahtı açık olmak: talihli olmak, işleri hep iyi gitmek, e.a. talihi yâr olmak; talihi yaver gitmek
bahtı bağlı olmak: 1) talihsiz olmak, işleri istediği gibi yürümemek, 2) bir kıza evlenecek istekli çıkmamak
bahtı kara: talihi kötü, işleri sürekli ters giden, mutsuz
bakır çalığı: bakır tuzlarıyla zehirli duruma gelmiş, bk. bakır çalmak
bakır çalmak: bakır kaptaki yemek bakır tuzlarıyla zehirli duruma gelmek
bakış açısı: bk. görüş açısı
baki kalmak: 1) kalımlı, sürekli olmak, 2) bir şeyden artmak
bakkala bırakma: şaka yollu: “bakalım” diyerek işi savsaklama
bakkal çakkal: bakkallık ve benzeri işleri yapan kimseler
bakkal defteri: gibi: karışık, düzensiz yazılarla dolu
bakkal kâğıdı (gibi): kalın ve kaba kâğıt
bakla atmak: baklayla fala bakmak, e.a. bakla dökmek
bakla dökmek: bk. bakla atmak
bakla kadar (küçük böcekleri tanımlamak için): çok iri
bakla oda nohut sofa: çok küçük ev, e.a. nohut oda bakla sofa
baklava börek (bir başka şeyle karşılaştırıldığında): çok kolay ve zevkli (iş)
baklava dilimi: eşkenar dörtgen biçiminde
baklayı ağzından çıkarmak: sabrı tükenip o zamana kadar söylemediği şeyleri söylemek, e.a. ağzından baklayı çıkarmak
baksan a (seslenmek ya da dikkati çekmek için): bana bakar mısınız, beni dinleyin, dikkat , e.a. baksanız a
baksanız a : bk. baksan a
baktıkça alır: güzelliği birden göze çarpmaz
balaban aş pişirmiş, çocuklarını başına üşürmüş: sağladığı olanaklardan yalnız kendisi ve yakınları yararlanıyor
bal alacak çiçeği bilmek: çıkar sağlanabilecek yeri ya da şeyi bilmek
baldırı çıplak: ayak takımından, işsiz, serseri
baldırının etini yiyip kasaba minnet etmemek: eli sıkı, nekes birinden bir şey istemektense, ne kadar güç de olsa gereksemelerini kendi olanaklarıyla sağlamaya çalışmak
bal dök yala: yerler öylesine temiz ki, pırıl pırıl, tertemiz
bal dudak: hep güzel şeyler söyleyen, tatlı tatlı konuşan, e.a. ağzından bal akmak
balgam atmak: yapılmakta olan iş ya da konu üzerine kuşku uyandıracak bir söz söylemek
bal gibi: 1) çok tatlı, 2) kuşku yok, çok iyi, adamakıllı, pek âlâ, uygun, olur, gereği gibi
balık etinde: ne şişman, ne zayıf olan, biçimli tombul, e.a. etine dolgun
balık istifi: çok sıkışık olarak bir yere dolmuş (insanlar)
balık kavağa çıkınca: gerçekleşme olanağı bulunmayan iş ancak o zaman gerçekleşir
balıklama dalmak: fırsat sayıp, enine boyuna düşünmeden bir işe girişmek
balık sırtı: balık kılçığı biçiminde birbirine paralel ve çapraz çizgili kumaş deseni
balmumu yapıştırmak: unutulmaması isteneni önemle belirtip dikkati çekmek
balon uçurmak: ilgililerin ne diyeceklerini ve nasıl davranacaklarını anlamak amacıyla aslı olmayan bir haber yaymak
bal sağmak: kovandaki balı almak
balta girmemiş: orman: içinde hiç ağaç kesilmemiş
balta olmak: rahatsız edercesine direnerek, ısrarla, musallat olarak, asılarak bir şey istemek
baltası kütükten çıkmak: bir sıkıntıdan, engelden kurtulmak
balta vurmak: baltayla kesmek, parçalamak
baltayı taşa vurmak: farkında olmayarak birine (ya da orada bulunanlara) dokunacak söz söylemek, e.a. pot kırmak; çam devirmek; gaf yapmak
bam teline basmak: duyarlı olduğu konuda bir kimseyi çok kızdıracak söz söylemek ya da davranışta bulunmak
bana bak: beni dinle
bana da .... demesinler: falanca iş kesinlikle yapılmazsa; filânca sorunu çözümlemezsem
bana göre hava hoş: başkaları ne düşünür bilmem, benim için fark etmez, e.a. sana göre hava hoş; ona göre hava hoş
bana mısın dememek: hiçbir şeyden etkilenmemek
bangır bangır: konuşmak, ağlamak, bağırmak, müzik dinlemek:
yüksek sesle, gürültüyle
bar bar (bağırmak): öfkeli ve yüksek sesle
bardaktan boşanırcasına:yağmur çok şiddetli yağmak
barış görüş olmak: aradaki dargınlığı kaldırarak, yeniden dostluk kurmak
barut fıçısı: her an karışıklık ve silâhlı çatışma çıkabilecek yer
barut kesilmek: çok öfkelenmek
barut kokusu gelmek: savaş tehlikesi sezilmek
barutla oynamak: sakıncalı konulara değinmek, ters tepki uyandıracak girişimlerde bulunmak
basamak yapmak: bir durumu, daha yükselmek için araç olarak kullanmak, e.a. atlama tahtası
basıp gitmek: aklına estiği anda gitmek, çekip gitmek
basireti bağlanmak: iyi düşünememek, kendisine yararlı olanı görememek, alması gereken uygun önlemi alamamak
baskına uğramak: 1) ani bir düşman saldırısıyla karşılaşmak, 2) suçüstü yakalanmak, 3) beklenmedik bir zamanda konuklar gelmek
baskın çıkmak: üstünlüğünü göstermek
baskın vermek: birden ve habersiz saldırıda bulunmak
baskın yapmak: 1) suç işlendiği ya da suçluların bulunduğu sanılan bir yere ansızın girmek, 2) düşmana ansızın saldırmak, 3) bir yere haber vermeden konuk gitmek
basma kalıp: bilineni yineleyen, değişiklik göstermeyen, özgünlüğünü yitiren
bastığı yerde ot bitmez: zalim, uğursuz, gittiği yeri harabeye çevirir, gittiği yerin bereketini kurutur
bastığı yeri bilmemek: 1) çok sevinçli olmak, 2) gençlik heyecanı ya da deneyimsizlik nedeniyle ölçüsüz, aşırı davranışlarda bulunmak
baston yutmuş gibi: yürüyüşü, duruşu dimdik, e.a. oklava yutmuş gibi
baş baş: çocuk dilinde: allahaısmarladık hareketi
başa baş: birinden üstün olmadan, eşit, eş değerde
başa baş gelmek: birbirine denk düşmek
başa çıkmak: 1) bir işin üstesinden gelmek, 2) bir kişiye gücü yetmek
baş açık, yalın ayak: telâştan ne giyeceğini bilemeden, perişan bir kılıkta
baş açmak: öncülük etmek, bir işi yapmaya büyük bir istekle koşmak
başa geçmek: 1) bir kişi, en üstün konuma gelmek, 2) bir konu önem bakımından ilk sırayı almak
başa gelen çekilir: çaresiz durumlarda yapılacak en doğru şey o duruma katlanmayı bilmektir.
başa gelmek: kötü bir duruma uğramak
başa güreşmek: ele aldığı konuda ya da girişimde en büyük başarıyı kazanmaya uğraşmak
baş ağrısı: sıkıntı verici, uğraştırıcı konu
baş ağrıtmak: varlığıyla, davranışlarıyla, konuşmasıyla huzursuz etmek, bıkkınlık vermek, can sıkmak
başa kakmak: bk. başına kakmak
baş alamamak (bir şeyden): çok uğraştıran bir konu yüzünden, kendine zaman ayıramamak
baş aşağı: başı aşağıya gelecek biçimde
baş aşağı gitmek: yükselişi tersine dönmek, sürekli kötüleşmek
baş bağlamak: 1) başını örtmek, 2) başak vermek, 3) bir yere bağlanmak
baş başa kalmak: etraf dağıldıktan sonra iki kişi yalnız kalmak
baş başa vermek: bk. kafa kafaya vermek
baş belâsı: askıntı olup üzüntü, sıkıntı veren kişi, kurtulmaya çalışılan durum, konu, şey
baş beyin kalmamak: bk. kafa beyin kalmamak
baş bulmak: alışverişte: satılan şey kazanç bırakmak
baş bulmamak: alışverişte: müşterinin önerdiği fiyat, kazanç sağlayacak miktarda olmamak
baş çekmek:1) önayak olmak, :2) halk oyunlarında, sıra başında bulunup oyunu yönetmek
baş edebilmek: bir kimseyi yola getirmeye ya da bir şeyi yapmaya gücü yetmek, e. a. baş etmek
baş edememek (bir şeyle, bir kimseyle): bir kimseyi yola getirmeye ya da bir şeyi yapmaya gücü yetmemek
baş efendi: başçavuş, baş görevli
baş eğmek: buyruk altına girmeyi kabul etmek, e.a. boyun eğmek
baş elde iken: ölmeden, yaşarken, sağ iken, sağlığında
baş etmek: bk. baş edebilmek
baş göstermek: belirmek, ortaya çıkmak, e.a. yüz göstermek
başgöz etmek: evlendirmek
başı ağrımak: bir işten dolayı sorumlu duruma düşmek
başı altından çıkmak (bir şey bir kimsenin): bir kişinin tasarlayıp uygulamasıyla kötü bir durum belirmek
başı bağlı olmak: 1) nişanlı ya da evli olmak, 2) serbest olmamak, hemen ayrılamayacağı bir işte çalışıyor olmak
başı belâda olmak: çözülmesi güç, sıkıntılı bir durumda olmak
başı belâya girmek: sıkıcı, üzücü bir durumla karşılaşmak
başıboş bırakmak (birini): denetlemesi gerekirken, kendi bildiğini yapmasına göz yummak
başı dara düşmek: çare bulunması güç bir durumda kalmak, e.a. başı sıkılmak
başı derde girmek: güç olduğunu düşünemediği ya da istemediği halde sıkıcı, üzücü bir işle uğraşma zorunda kalmak
başı dinç olmak: derdi, kaygısı, tasası bulunmamak
başı dönmek: 1) çevresi dönüyor, düşecek gibi oluyor duygusu içinde dengesini yitirmek, 2) olayın hareketliliği karşısında, düşünemez, olup bitenleri kavrayamaz duruma düşmek, 3) görkemli bir şey karşısında hayranlık duymak, 4) para ya da mevki nedeniyle şımarmak
başı dumanlı: 1) doruğunu sis bürümüş (dağ), 2) sevdadan ya da içkiden sarhoş
başı göğe değmek: bk. başı göğe ermek
başı göğe ermek (beklemediği bir sonuç karşısında): çok sevinip böbürlenmek, e.a. başı göğe değmek
başı hoş olmamak< bir şeyle: o şeyden hoşlanmamak
başı için (değer verilen kişiyi ortaya koyarak kullanılan ant ya da yalvarma sözü): “evlâdının başı için”, “annemin ölüsünü öpeyim”
başı kalabalık olmak: işi yoğun, çok kişiyle uğraşıyor olmak
başı kazan olmak: bk. kafası şişmek
başımla beraber: dileğinizi saygı duyarak, memnuniyetle karşılarım, e.a. baş üstüne
başına belâyı satın almak: üzüntü verici olduğu sonradan anlaşılan bir işi kendi isteğiyle üstlenmiş olmak
başına bir hal gelmek: kötü bir durumla karşılaşmak
başına bitmek (birinin): çalışmakta olan birinin ona engel olacak kadar yanında kalıp, olmadık isteklerde bulunmak, e.a. tebelleş olmak; tepesinde bitmek
başına buyruk: kimseden izin almaksızın istediğini yapar
başına çalmak: birine bir şeyi verirken öfkeli, sert davranmak
başına çıkmak: bk. tepesine çıkmak
başına çıkartmak: bir kişiyi şımartmak, çok yüz vermek
başına çorap örmek (birinin): ona belli etmeden birine kötülük tasarlamak
başına çökmek: 1) kavgada, altına alıp hırpalamak, 2) bir işi çabucak bitirmeye davranmak, 3) çok acıkmış halde yemeğe oturmak
başına dert açmak: bk. başına iş açmak
başına devlet kuşu konmak: beklemediği önemli bir fırsatı elde etmek
başına dikilmek: çalışmasına engel olacak biçimde yanında durmak
başına dikmek: 1) birini, bir şeyi ya da bir kimseyi koruması için görevlendirmek, 2) son damlasına kadar içmek
başına dolamak (onun): zor bir işi üzerine atmak, e.a. başına sarmak; başına yıkmak
başına ekşimek: başkalarının kaçındığı kimse ya da şey kendisinin üstüne kalmak
başına geçirmek: 1) başına bir şey giymek, 2) bir şeyi öfkeyle birisinin başına vurmak
başına geçmek: bir işin yönetimini üstlenmek
başına güneş geçmek: bk. güneş çarpmak
başına hal gelmek: bir işi yaparken büyük güçlüğe uğramak
başına iş açmak: sonucun iyi olacağını düşünerek, kendisini büyük üzüntülere düşüren bir işe girişmek, e.a. başına iş çıkarmak; başına dert açmak
başına iş çıkarmak: bk. başına iş açmak
başına kakmak: yaptığı iyiliği o kişinin yüzüne vurarak üzmek, e.a. başa kakmak
başına karalar bağlamak: çok kederli olmak, bk. yas tutmak
başı nâra yanmak: bk. ateşine yanmak
başına sarmak: bk. başına dolamak
başına sıçmak: birinin, uysallığını, sevgisini sömürmek, k.
başına taç etmek: bk. baş tacı etmek
başına toplamak: kendi önderliğinde konuşacak, çalışacak olanları bir araya getirmek
başına vur ekmeğini elinden al: bkz ensesine vur lokmasını ağzından al
başına vurmak (içki, oruç, zararlı gaz): başını ağrıtmak, ne yaptığını bilmez duruma getirmek
başına yıkmak: bk. başına dolamak
başında beklemek: hastanın ya da korunması gerekenin yanında durup gözetlemek, e.a. başını beklemek
başında değirmen çevirmek: bir kimseyi, gürültü yaparak, çok konuşarak, başını döndürecek kadar rahatsız etmek, e.a. tepesinde havan dövmek
başında durmak: bir işin özenli yapılmasını sağlamak için, orada bulunup denetlemek
başında kavak yeli esmek: 1) yükümlülük duygusundan uzak, zevk ve eğlence peşinde koşmak (genç için), 2) olmayacak şeyler düşünerek vakit geçirmek
başından atmak: 1) kendini zor bir işi yapmaktan kurtarmak, 2) sürdürülmesi gereksiz görülen bir bağlılığa, bir ilişkiye son vermek, e.a. başından savmak
başından büyük halt etmek: beceri ve yeteneğini aşan bir girişimde bulunarak ya da tehlikeli, zararlı bir iş yaparak kötü duruma düşmek
başından büyük işlere kalkışmak: aklının ermediği, gücünün yetmediği işlere girişmek, e.a. başından büyük işlere karışmak
başından büyük işlere karışmak: bk. başından büyük işlere kalkışmak
başından geçmek: daha önce de aynı durumla karşılaşmış olmak
başından kaynar sular dökülmek: utandırıcı bir durumun tepkisini ateşi yükselmiş, ter basmışcasına vücudunda hissetmek
başından korkmak: yapacağı bir işin cezasını canıyla ya da ona yakın ağırlıkta ödeyeceğinden kaygı duymak
başından savmak: istekte bulunanı sözde bir bahaneyle yanından uzaklaştırmak
başında torbası eksik: insana benzer yanı yok, hayvan gibi bir adam
başını ağrıtmak:1) bir yığın uzun, sıkıcı sözlerle ya da isteklerle birini bunaltmak, bezdirmek, 2) rahatsız edici bir iş bir kimseyi uğraştırmak
başını alıp gitmek: izin almadan ve nereye gideceğini kimseye bildirmeden, bulunduğu yeri terk etmek, savuşmak
başını bağlamak: evlendirmek
başını beklemek: bk. başında beklemek
başını belâya sokmak (birinin): gereği yokken, onu ağır sorumluluk isteyen ve kötü sonuçlar doğurma olasılığı bulunan bir işe itmek
başını boş bırakmak: bir kimseyi ya da bir şeyi denetimsiz, gözetimsiz bırakmak
başını derde sokmak (kendi): gereksiz yere, dertli, üzücü, sorunlu bir işe girişmek, e.a. başını belaya sokmak
başını dinlemek: işten, kalabalıktan, gürültüden uzak kalmak, e.a. kendini dinlemek (2)
başını ezmek: birini, bir daha kötülük yapamayacak duruma getirmek
başını gözünü yarmak: bir işi gereken özeni göstermeden, bitsin de nasıl biterse bitsin düşüncesiyle yapmak
başını kaldıramamak: 1) bir türlü iyileşip yataktan çıkamamak, 2) yoğun bir çalışma içinde bulunmak
başını kaşıyacak vakti olmamak: çok işi olmak, arada en ufak başka bir iş yapacamayacak kadar yoğun çalışmak zorunda bulunmak
başını koltuğunun altına almak: bk. kelleyi koltuğa almak
başının altından çıkmak (bir şey, birinin): kötü bir işi, kurnazca ve gizlice o hazırlamış olmak
başını nâra yakmak (birinin, kendisinin): birini ya da kendi kendini büyük zarara uğramak, e.a. başı nâra yanmak; ateşine yanmak
başının çaresine bakmak: kimseden yardım ummadan içinde bulunduğu güç durumu kendi çabasıyla atlatmak
başının derdine düşmek: bk. canının derdine düşmek
başının etini yemek (birinin): karşısındakini bıktırıp usandırıncaya kadar aynı şeyi söylemek, sürekli aynı şeyi istemek
başını sokmak (bir yere): yeterli olmasa da barınacak kadar bir yer bulmak
başını taştan taşa vurmak: kaçırdığı fırsat ya da çaresiz kaldığı için çok üzülmek, dövünmek, çırpınmak, e.a. kafasını taşlara çarpmak
başını vermek: ülküsü, inancı yolunda canını feda etmek, öldürülmek, e.a. baş vermek (1)
başını yemek: birinin, ölmesine ya da onmaz duruma düşmesine neden olmak, yol açmak
başın için: sağlığını Tanrı’nın sürdürmesini istiyorsan, canının sadakası olarak bu isteğimi yerine getir
başın sağ olsuna gitmek: acısını paylaşmak, ona, sağ olmasını dilemek amacıyla, yakını ölen bir kimseyi ziyaret etmek, e.a. başsağlığı dilemek
başı önünde: 1) uslu, terbiyeli, efendi, etrafta gözü olmayan, 2) sıkılgan, utangaç
başı sıkılmak: herhangi bir güçlük karşısında kalmak, bunalmak, e.a. başı dara düşmek
başı sıkıya gelmek: herhangi bir güçlük karşısında bulunmak, zor durumda kalmak
başı taşa değmek: karşılaştığı katı bir tutum, aldığı sert bir yanıt kendisine ders olmak
başı taşa, taşı başa vurmak: her yolu, her olanağı deneyerek, yapılması güç bir işi başarmaya çalışmak
başı tutmak: uzun uzun konuşulan ortamdan, gürültüden başı ağrımak
başı yastık yüzü görmemek: 1) çok sağlıklı, hiç hastalanmamış olmak, 2) bir nedenle sabahlamak, hiç yatağa yatıp uyumamış olmak
başı yerine gelmek: zihin yorgunluğu geçmiş, kafası dinlenmiş olmak
başı yumuşak: uysal, söz dinler, karşı çıkmaz
baş kaldırmak: ayaklanmak, yönetime karşı gelmek
baş kaldırmamak: aralıksız, durup dinlenmeden çalışmak
baş kıç belli değil: kimin kimi yönettiği anlaşılamayacak kadar düzensizlik var
baş kıç vurmak: baştan gelen dalgalarla gemi, başı ile kıçı üzerinde sallanmak
baş komak (koymak) (bir yola): bir şey uğruna ölümü göze almak, e.a. yoluna baş koymak
baş koşmak: bir işi başarmak için özveriyle çalışmak
baş köşe: evde, toplantıda, masada büyüklerin oturması için ayrılan yer
başlı başına : bir tek o başkalarına bedel, başkalarına gerek yok, başka şeylerden ayrı, yalnız o yeter
başsağlığı dilemek: bir yakını ölen kimselere ilgi ve yakınlık göstermek, onların sağlığını dileyen sözler söyleyerek acılarını paylaşmak
baş sallamak: karşısındakinin her sözünü uygun bulur, onaylar görünmek
baş tacı etmek: çok sevip çok değer vererek üstün saygı göstermek, e.a. başta taşımak; baş üstünde yeri var
baştan aşağı: tümüyle, hepsi, ne varsa, baştan sona kadar, başından sonuna kadar, e.a. A’dan Z’ye kadar; baştan ayağa; baştan başa; bir baştan bir başa; tepeden tırnağa
baştan aşmak (iş, dert, ödev):giderek çoğalmak, aşırı birikmek, yığılmak, bunaltacak kadar çok olmak
baştan ayağa: bk. baştan aşağı
baştan başa: bk. baştan aşağı
baştan çıkarmak: ayartmak, kötü yola sürüklemek, doğru yoldan saptırmak
baştan çıkmak: kötü yola düşmek, ahlâkı bozulmak
baştan kara gitmek: sonunu düşünmeyerek, tehlikeye, felâkete doğru gittiğini bilerek yaşamak
baştan kıça haber yok: bk. baş kıç belli değil
baştan savma (iş): üstünkörü, özen göstermeden, dikkat etmeden
baştan savmak: bk. başından savmak
başta taşımak: bk. baş tacı etmek
baş üstünde yeri var: büyük bir sevgi ve ilgiyle karşılanır, en saygın köşede ağırlanır, e.a. baş tacı etmek
baş üstüne: emredersiniz, peki efendim, bk. başımla beraber
baş vermek: 1) bk. başını vermek,2) buğday vb. bitkiler büyüyüp başakları oluşmak, 3) çıban olgunlaşmak
baş vurmak: 1) bir işin yapılmasını bir kimse ya da kurumdan istemek: müracaat etmek, 2) bir konuda, bir sorunda bilgi ya da yardım için bir kaynakçadan, bir gereçten yararlanmak
baş yarıp göz çıkarmak: bk. başını gözünü yararak yapmak
bata çıka: güç koşulları aşmaya çalışarak; kimi zaman umut keserek, kimi zaman umutlanarak
battı balık yan gider: durum kötü, düzeleceği de yok, ne sonuç verirse versin, aldırma, çabalama
bayrak açmak: bir ülkü etrafında toplanmaya çağırmak; gerçek niyetini açıkça ortaya koymak
bayrakları açmak: hırçınlaşmak, karşı çıkmak, saygıyı, terbiyeyi bir yana bırakıp bağırıp çağırmak
bayramdan bayrama: çok seyrek olarak, belirli günlerde
bayramda seyranda: seyrek olarak, arada sırada, nadiren
bayram değil, seyran değil, eniştem beni neye öptü: gördüğüm bu yakınlıkta, bu ilgide bir neden gizli ama, acaba ne
bayram etmek : çok sevinmek
bayram geçtikten sonra kınayı götüne yak: gerekli olduğu zaman esirgediğin yardım sende kalsın, k.
bayram koçu gibi: gösterişli ve zevksiz biçimde süslenmiş olan
bayramlık ağzını açmak: kaba konuşmak, küfretmek
bazı bazı: ara sıra, arada bir, kimi zaman
bebek beklemek: (kadın) gebe olmak
bedavadan ucuz: çok ucuz, yok fiyatına
bedduasını almak: biri tarafından kendisine ilenilmek
beğenmeyen küçük kızını vermesin: ben böyle yaptım, böyle söyledim, beğenilip beğenilmemesi umurumda değil
bekle yârin köşesini: yakında gerçekleşeceğini sanma, boşuna umutlanma
bektaşi sırrı: çok gizli tutulan, kimsenin öğrenemeyeceği sır
belâ aramak: kavga çıkarmak ya da ortalıkta tehlikeli bir durum yaratmak için fırsat kollamak, ona buna çatmak, e.a. belâsını aramak
belâ çıkarmak: kavga, bozgun, herkese zararı dokunacak bir durum yaratmak
belâlar mübareki: (alay yollu) kaçındığımız belâya çattık, haydi bakalım uğurlu olsun
belâsını aramak: bk. belâ aramak
belâsını bulmak: yapmaya çalıştığı kötülüğe kendisi uğramak; hak ettiği kötü duruma düşmek
belâya çatmak: beklemediği bir belâyla karşılaşmak, e.a. papazı bulmak
belâyı berzah: içinden çıkılması çok güç olan belâ
belâyı satın almak: belânın kendi üzerine gelmesine davranışlarıyla neden olmak
bel bağlamak: birinin kendisine yardımcı olacağına inanıp ona güvenmek
bel bel bakmak: durgun, anlamsız gözlerle izlemek
beli açılmak: 1) ağır bir şey kaldırmaktan omurgası incinmek, 2) hastalık nedeniyle çişini tutamaz olmak
beli bükülmek: 1) yaşlılık, güçsüzlük nedeniyle iş yapamayacak duruma gelmek, 2) üzüntü yüzünden ruhça çöküntüye uğramak
beli gelmek: 1) cinsel yaklaşmada salgısı akmak; :2) çok keyiflenmek, zevk duymak, k.
belinden gelmek: biri onun çocuğu olarak dünyaya gelmek, birinin dölü olmak
belini bükmek: bir durum, bir şey birini çaresizlik, büyük üzüntü içinde bırakmak, bir şey yapamaz duruma getirmek
belini doğrultmak: kendisinin ya da başkasının, bozulan durumunu, yaşam biçimini düzeltmek, parasal açıdan yeniden güçlenmek, sıkıntılarından kurtulmak
belini getirmek: bir işi ya da sözü gereksiz uzatarak, izleyini, dinleyeni bıktırarak amaçtan uzaklaşılmasına neden olmak, k.
belini kırmak: 1) birini bir şey yapamayacak, etkinlik gösteremeyecek duruma getirmek, 2) bir işin yapılması en güç, en uğraştırıcı yanını bitirmek
belirli belirsiz: zorlukla seçilebilen, duyulabilen; yarı belli yarı belirsiz, çok az belli
belli başlı: 1) belirli, 2) önemli
belli belirsiz: bk. belirli belirsiz
bel vermek: 1) duvar vb. dikey şeylerin ortası kamburlaşmak, bombe yapmak, şişmek, 2) tavan direği vb. yatay şeylerin ortası sarkmak
ben bilmez miyim güttüğüm domuzun huyunu : uzun süre birlikte olduk, onu yakından tanımak fırsatını bulduğum için ne kötü adam olduğunu iyi bilirim; böyle şeyler ondan beklenir
ben bu işte yokum: ben bu işe karışmam
benden günah gitti: ben söylemeyi görev bildim, buna karşın yine bildiğini yapar, bundan da zarar görürse, ben kendimi sorumlu saymam, e.a. benden söylemesi
bendeniz cennet kuşu: (şaka yollu) size bağlı, bulunmaz kulunuz
benden söylemesi: bk. benden günah gitti
benden uzak olsun da Mısır’a sultan olsun: onun ulaşacağı yerde, geleceği aşamada gözüm yok, yeter ki birbirimize yakın olmayalım
bende (sende..., onda...) o göz var mı: ben inanır mıyım; ben o kadar saf mı görünüyorum
ben derim bayram haftası, o anlar mangal tahtası: ben ne diyorum, o ne anlıyor
ben diyorum hadımım, o diyor oğul uşaktan neyin var: ben, çalışacak gücüm olmadığını söylüyorum, o, benden hâlâ birtakım işler yapmamı istiyor
ben gidemem bendere, alışmışım kaba döşek mindere: varlık içinde doğmuş ve nazlı büyütülmüş olanlar, bu koşulların bulunmadığı yerde yapamazlar
ben hancı, sen yolcu (iken, oldukça): özel durumlarımız ve karşılıklı ilişkilerimiz böyle sürüp gittikçe (senin bana daha çok işin düşer)
ben handa yer yok diyorum, o tüfeğimi nereye asayım diyor: ben, seni aramıza almadık, sen bu işte yoksun diyorum, o, ne zaman göreve başlayacağını soruyor
benim de adım Yakup ama o kadar uzun değil: benim durumum da onunkinden (seninkinden) aşağı değil ama, ben onun gibi (senin gibi) gösteriş meraklısı değilim
benim diyen: kendine güvenen, güçlü olduğuna inanan, değme
benim oğlum bina okur, döner döner bir daha okur: çok çalışıyor ama, aynı şeyleri yineleyip durduğundan verimli olmuyor, yerinde sayıyor
benlik davası: “her şey benim düşündüğüm gibi olmalı, söz sahibi ben olmalıyım, benim söylediklerim harfi harfine uygulanmalı” tutkusu
ben sana hayran, sen cama tırman: biri öbürüne tutkun, öbrünü aldırış etmiyor
ben şahımı bu kadar severim: bağlılığım, özverim buraya kadar, daha ileri gidemem
benzetmek gibi olmasın: aynen bu durumda kötü bir örnek vardı, ama, benzetmek amacıyla söylemiyorum
benzi atmak: korku ya da heyecandan ansızın yüzünün rengi sararmak, solmak, e.a. benzi uçmak; beti benzi kalmamak; beti benzi solmak
benzi uçmak: bk. benzi atmak
berabere kalmak: oyun ya da yarışta iki taraf da aynı sayıyı kazanıp, biri ötekini yenememek; biri öbürüne üstün gelememek
berbat etmek: kötü duruma getirmek, bozmak
berbat olmak: kötü duruma gelmek, kirlenmek, bozulmak
bereket versin: 1) para alan kimsenin söylediği iyi dilek sözü: Tanrı daha çok versin, 2) bir kimsenin, bir durumdan hoşnut olması: çok şükür, iyi ki...
berhudar ol: mutlu ol, iyi günler gör, çok yaşa
bertaraf etmek: ortadan kaldırmak, gidermek, yok etmek
besiye çekmek: hayvanı semirtmek için çalıştırmadan, yormadan beslemek
besledik büyüttük danayı, tanımaz oldu anayı: onu yetiştiren adam eden biz olduğumuz halde, yüzümüze bakmıyor, nankör
beş aşağı beş yukarı: bk. üç aşağı beş yukarı
beş beş para mı saydı: bunu alırken para mı ödedi sanki
beşik kertme nişanlı: doğum tarihleri yakın olan ve ana babaların daha beşikteyken birbirine nişanladığı çocuklar
beşikten mezara kadar: yaşamı boyunca, ölünceye değin
beş kardeş: tokat
beşlik simit gibi kurulmak: bir yere yayılıp oturmasıyla değerli kişi izlenimi uyandırmak
beş para etmez: değeri yok denecek kadar az
beş paralık etmek: bk. on paralık etmek
beter etmek: daha kötü duruma getirmek
beterin beteri: bundan kötüsü olmaz, sanılandan da kötü
beti benzi kalmamak: bk. benzi atmak
beti benzi kireç kesilmek: herhangi bir nedenle kanı çekilip yüzü solmak
beti benzi solmak: bk. benzi atmak
beti bereketi olmamak: ele geçmesiyle tükenmesi bir olmak
betine gitmek: ayıp saymak, utanç verici bulmak, kötü karşılamak, kendine yedirememek
bet suratlı: yüreğinin kötülüğü yüzünden belli olan
beyaza çekmek: karalama durumundaki yazıyı başka bir kâğıda temiz olarak yazmak, e.a. temize çekmek
beyaz cam: televizyon ekranı
beyaz eller: siyasal konumunu kendi parasal çıkarı için kullanmamış, karaparaya el sürmemiş olanlar
beyaz kitap: barışçıl bir sorun hakkında aydınlatıcı bilgi vermek ve kamuoyu yaratmak için bir kurum ya da hükümetçe yayımlanan kitap
beyaz kömür: akar sulardan elde edilen elektrik gücü
beyaz perde : sinema
bey devesi gibi yan gelip geviş getirmek: iş yapmadan, yiyip içip keyfine bakmak
beyin fırtınası: kısa sürede yaratıcı bir fikir üretme çabası
beyin göçü: kendi alanlarında birer değer sayılan bilim adamlarının, parasal kaygılarla başka ülkelere çalışmaya gitmesi
beyin jimnastiği: zihinsel yetenek çevikliğini bir konu üzerinde yoğunlaştırmak için yapılan alıştırmalar
beyin takımı: bir kurum ya da kuruluşun yaratıcı kadrosu
beyin yıkamak: türlü yollara başvurarak, kişiyi kendi görüş ve düşüncelerinden ayırıp başka bir görüş ve düşünce benimsetmek
beylik söz: herkesin kullandığı, etkisi kalmamış söz
beyni atmak: bk. tepesi atmak
beyni bulanmak: 1) sersemlemek, sağlıklı düşünemez olmak, 2) kötü bir şey sezinleyerek kuşku duymak
beyni karıncalanmak: zihin yorgunluğundan düşünemez olmak
beyninden vurulmuşa dönmek: beklenmedik bir haber, bir durum karşısında aşırı bir sarsıntıya uğrayıp, düşünme yeteneğini yitirir gibi olmak
beyninde şimşekler çakmak: zihninde birden bir düşünce doğmak, belirmek
beynine girmek: 1) öğretilen bir şey belleğinde yer etmek, 2) birini bir şey yapmaya kandırmak, 3) bir düşünceyi aklına uygun bulmak, aklı yatmak
beynine vurmak: içki etkisiyle ne yaptığını bilemez duruma gelmek
beyni sulanmak: bunamak, düzgün düşünemez olmak
bıcı bıcı yapmak: çocuk dilinde: yıkanmak
bıçak altına yatmak: ameliyat olmak
bıçak atmak: 1) bir hedefe bıçak fırlatmak, 2) birini bıçaklamak, 3) ameliyat etmek
bıçak çekmek: üzerinde taşıdığı bıçakla, karşısındakini yaralamaya davranmak
bıçak gibi saplanmak: birden gelen sancı ya da ağrı, güçlü bir acı vermek
bıçak kemiğe dayanmak: çekilen sıkıntı artık dayanılamayacak boyuta gelmek
bıçak sırtı: çok az (fark), çok yakın (aralık)
bıçak silmek: bir işi bitirmek
bıkıp usanmak: çok bezmek
bıldırcın gibi: kısa boylu, dolgunca, alımlı (kadın)
bırak Allahını seversen: o da adam mı; sözünü etmeye değer mi
bırak ki: bunları saymasak, hesaba katmasak da
bıraktığı çayırda otlamak: bk. bağlandığı yerde otlamak
bıyığını balta kesmez olmak: kimseden korkmaz, çekinmez duruma gelmek, üstün, varlıklı adam durumu takınmak
bıyığı terlemek: bıyığı yeni yeni çıkmaya başlamak
bıyığı yelli: kibirli, kurumlu
bıyık altından gülmek: birinin düştüğü duruma sevindiği ve içinden alay ettiği halde, bunu sezdirmemeye çalışmak
bıyık burmak: çalım yapmak, erkeklik, kabadayılık taslamak, e.a. bıyık bükmek
bıyık bükmek: bk. bıyık burmak
bıyık falına varmak: bıyığıyla oynayarak düşünceye dalmak
bıyıkları ele almak: delikanlılık çağına girmek
biber gibi yanmak (deri, göz, vb.): çok acımak
biblo gibi: ufak tefek, zarif (kız)
biçilmiş kaftan: çok uygun, çok elverişli, tam ona göre (iş)
biçim almak: belli bir biçime girmek, biçimlenmek
biçimine sokmak: yaraşır, uygun biçimi vermek, biçimlendirmek, e.a. biçim vermek
biçimine getirmek: fırsat kollayıp en uygun durumunu ve zamanını yakalamak, tam sırasını bulmak, e.a. punduna getirmek; usturubuna getirmek; dengine getirmek
biçim vermek: bk. biçimine sokmak
bildiğinden saşmamak: hiçbir etkiye aldırış etmeyerek doğru olduğuna inandığı davranışını, düşüncesini sürdürmek
bildiğini okumak: söylenenlere aldırmayarak istediği gibi davranmak
bildiğini yapmak: öğütleri dinlemeyerek tutumunu sürdürmek
bildiğini yedi mahalle bilmez: çok kurnazdır, öyle bilmiştir ki
bildik bileli: bk. bildim bileli
bildik çıkmak: kendisini ya da ailesini tanıdığı bir kimseyle karşılaşmak
bildim bileli: öteden beri, eskiden beri, e.a. bildik bileli
bile bile lâdes: öyle gerektiği için, kötü bir durumu bilerek kabullenme, aldanmayı bile bile kabul etme
bileğine güvenmek: gücünden, becerisinden, yeteneğinden kuşku duymamak
bileğini bükmek: başarılması olanaksız görünen güç bir sorunun üstesinden gelmek, kendisinden daha güçlü olana üstünlük sağlamak
bileğinin hakkıyla: kimsenin yardımı olmadan, kendi gücü, kendi çabasıyla
bilgiçlik taslamak: bilmediği halde bilir görünmek, kendini bilgili göstermeye çalışmak
bilincine varmak: bilinçli olarak anlamak, kavramak
bilincini yitirmek: kendini ve çevresini tanımaz duruma gelmek
bilir bilmez: yarım bilgiyle, bilip bilmediğini düşünmeden
bilmemezlikten gelmek: bk. bilmezlikten gelmek
bilmezlikten gelmek: bilmiyor görünmek; bilmiyor gibi davranmak, e.a. bilmemezlikten gelmek
bilmiyorsun bu boku, git mektebinde oku: uğraşıp durman bir çözüm sağlamıyor, önce öğren sonra ilgilen, k.
bin bir ayak bir ayak üstüne: herkesin ayakta olduğu büyük bir kalabalık
bin bir surat: yüzünü biçimden biçime sokabilen, e.a. lâstik yüz
binde bir: pek ender, pek seyrek olarak, nadiren
bin derde deva: pek çok işe yarayan, her sıkıntıyı gideren
bin dereden su getirmek: birini kandırmak için dil dökmek, birçok aldatıcı gerekçeler ileri sürmek, nedenler göstermek
bindiği dalı kesmek: kendisine gerekli ve yararlı olan şeyi kendi eliyle yok etmek
bini bir paraya: hem bol hem çok ucuz
binin yarısı beş yüz (o da bizde yok): öyle uzun uzun düşünüp tasalanma, aldırma, oluruna bırak
bin kalıba girmek: birbirine benzeyen birçok işle uğraşmak, sürekli olarak düşünce değiştirmek
bin kat: pek çok, kıyaslanmayacak ölçüde (üstün, nitelikli)
bin pişman olmak: büyük pişmanlık duymak
bin tarakta bezi olmak: aynı zamanda birçok işle uğraşmak
bir abam var atarım, nerde olsa yatarım: tek başımayım, fazla eşyam yok, kanaatkârım, başkalarının beğenmeyeceği yerde gönül rahatlığıyla kalırım
bir ağızdan (ne söyleyeceklerse): hep birlikte, hep birden
bir alan pişman, bir almayan: görenler almak istiyor, alanların ise bir işine yaramıyor
bir ara : bk. bir aralık
bir araba lâf: pek çok, gereğinden fazla, gerekli gereksiz bir yığın söz
bir arada: birlikte, topluca
bir aralık: 1) iş, çalışma arasında kısa bir süre, 2) daha önce bir zaman, e.a. bir ara
bir araya gelmek: bir yerde toplanmak, buluşmak
bir aşağı bir yukarı dolaşmak: yakın iki nokta arasında amaçsız gidip gelmek
bir atımlık barutu olmak: elindeki olanaklarla çok az şey yapabilecek durumda olmak
bir avuç: 1) bir avucun içini dolduracak kadar 2) önemsenmeyecek kadar az sayıda (insan)
bir ayağı çukurda olmak: çok yaşlanmış, ömrünün sonuna çok yaklaşmış olmak
bir ayak önce: olabildiğince çabuk, çarçabuk, e.a. tez elden
bir ayak üstünde bin yalan söylemek: bir “merhaba” diyecek kadar kısa süre içinde birçok yalan sıralamak
bir bakıma: değişik bir açıdan bakılırsa, bir başka görüşle, bir de şöyle düşünecek olursak
bir baltaya sap olmak: belirli bir iş sahibi olmak
bir bardak suda fırtına koparmak: önemsiz bir sorunu büyük olay durumuna getirmek
bir başına: kimsenin yardımı , desteği olmadan, yalnız kendisi, e.a. tek başına
bir baştan bir başa: bir yerin, bir alanın bir sınırından öbür sınırına kadar, e.a. bir uçtan bir uca kadar; baştan aşağı; boydan boya
bir ben bilirim, bir de Allah: durumunu kimseye anlatmadım, Tanrı’dan başkası bilmez, e.a. bir ben, bir de Allah bilir
bir ben, bir de Allah bilir: bk. bir ben bilirim, bir de Allah
bir bir: tek tek, ayrı ayrı
birbiri için yaratılmış olmak (ikisi): birbiriyle çok iyi anlaşmak
birbirine düşmek: aralarında anlaşmazlık çıkıp dostlukları bozulmak, birbiriyle uğraşır olmak
birbirine girmek: 1) kavgada iki taraf karşılıklı saldırmak, 2) dolaşmak, çözülmeyecek duruma gelmek (iplik, yün, kordon vb.)
birbirine katmak: 1) ortalığı dağıtmak, 2) olay çıkarmak, aralarını bozmak
birbirinin ağzına tükürmek: kötülük etmekte, çekiştirmekte ağızbirliği yapmak
birbirinin gözünü çıkarmak: kıyasıya dövüşmek
birbirinin gözünü oymak: aralarında aşırı geçimsizlik olmak
birbirini yemek (iki ya da daha çok kimse): birbiriyle uğraşmak, birbirine kötülük etmek
bir boy gitmek: aradaki uzaklık kadar gitmek
bir bu eksikti: çektiğimiz sıkıntı yetmiyormuş gibi bir de bu çıktı
bir buldu iki ister, akça buldu çıkın ister: eline geçenle yetinmez, hep daha çoğunu ister
bir çekirdek geri kalmamak: bir kimseyle aynı düzeyde, her yönden onunla denk olma çabasını göstermek
bir çıktı pir çıktı: tektir ama üstüne de yoktur, eşi bulunmaz
bir çırpıda: el atar atmaz, ele alır almaz, uzatmadan, hemen
bir çift söz: bir iki söz (sitem, öğüt, uyarı, öneri)
bir çuval inciri berbat etmek: düzelmekte, yolunda gitmekte olan bir işi, yanlış davranışıyla kötü duruma sokmak, e.a. bir çuval inciri bok etmek, k.
bir çuval inciri bok etmek: bk. bir çuval inciri berbat etmek
bir daha: ikinci kez, bir kez daha, hiçbir zaman, asla
bir dalda dokuz ceviz görmeyince taş atmamak: ucunda çok kazanç görünmeyen işe girişmemek, e.a. cevizi çift görmezse ağaca taş atmamak
bir dalda durmamak: sık sık iş ya da tutum değiştirmek
bir damla: 1) çok az (sıvı), 2) pek küçük (çocuk)
bir dediği bir dediğini tutmamak: söyledikleri birbirine uymamak, tutarsız konuşmak
bir dediği iki olmamak: her isteği hemen yerine getirilmek
bir dediğini iki etmemek: her istediğini hemen yapmak
bir deri bir kemik: çok zayıf, b.a. mezar kaçkını
bir dikili ağacı olmamak: yer yüzünde hiçbir malı bulunmamak, e.a. dikili ağacı olmamak
bir dikiş payı: bir sıra dikiş yapılabilecek kadar
bir dilim ekmekle aç, bir dilim ekmekle tok olmak: az’a çoğa bakmamak, kanaatkâr olmak, çok şey istememek, eline geçenle yetinmek
bir dirhem bal için bir çeki keçiboynuzu çiğnemek: zahmetli bir iş yapıp, az bir verim elde etmek, elde ettiği kazanç verdiği emeğe değmemek
bir don bir gömlek: yarı çıplak, üstündeki giysiler yok denecek kadar az
bir dudağı yerde, bir dudağı gökte: masallardaki dev yaratık gibi korkunç ve çirkin
bir düşünce(dir) aldı: kaygı duyduğu bir konuda çözüm yolu aramaya başladı
bir düziye: sürekli olarak, bir süre hiç durmadan, ardı arası kesilmeden, birbiri ardına
bire bin katmak: duyduğunu bir başkasına birçok şeyler ekleyerek, olmamış şeyleri olmuş gibi anlatarak aktarmak, olanları ise abartarak anlatmak
bire bir gelmek (ilaç): olumlu etksini hemen ve kesin olarak göstermek
bir eli kan, bir eli katran: yaptığı türlü kötülüklerle ün salmış
bir elini bırakıp ötekini öpmek: gördüğü iyiliğe karşı aşırı saygı göstermek
bir eli yağda, bir eli balda olmak: sıkıntısız, varlık içinde bir yaşam sürmek
bir elle verdiğini öbür elle almak: bir kimseye sağladığı yararı, kısa bir süre sonra bir başka davranışıyla geçersiz kılmak
bir el oyun: bir oyun partisini oluşturan belli sayıdaki bölümlerden biri, b.a. parti çevirmek
bir gömlek aşağı (birinden): bir derece daha düşük
bir gömlek fazla eskitmiş olmak (birinden): daha yaşlı, deneyimli , daha görmüş geçirmiş olmak
bir gözünü kör, bir kulağını sağır etmek (kendisinin): olup biteni tümüyle görmemiş ve duymamış gibi davranmak, çevresinde olanlarla ilgilenmemek
bir günden bir güne: hiç, hiçbir zaman
bir güzel: iyice, adamakıllı
bir hal olmak: 1) birisi, bir şeyi sürekli yapmaktan bitkin duruma gelmek, usanmak, bezmek, 2) daha önce kendisinde bulunmayan birtakım huylar edinmek, 3) kazaya uğramak, ölmek
bir hoşluğu olmak: üzerinde nedenini tam bilemediği bir uyuşukluk, isteksizlik, neşesizlik, hasta gibi bir hali bulunmak
bir içim su: çok güzel bir kadın
biri eşikte, biri beşikte: çok yakın doğumlar yapmış, çocuklar küçük küçük
bir iğne bir iplik olmak: bk. iğne ipliğe dönmek
bir iki: birkaç, çok az sayıda
birinden biri: şu ya da bu (kişi)
bir işaretine bakmak: biri: bir işi yapmak için hazır beklemek
bir iştir olmak: istenmeyen, kötü bir durum belirmek
biri vardı geceden, biri düştü bacadan: çok yeni bir gaileye bir yenisi daha eklendi
bir kaba işemek (ikisi ya da hepsi): kötü işlerde, olumsuz kavranışlarda birbirinden farklı düşünmemek, e.a. aynı kaba sıçmak, k.
bir kalemde: hepsi birden, toptan, aynı işlemde
bir kapıya çıkmak (hepsi): aynı sonuca ulaşmak
bir karar: aynı durumunu koruyarak, belli durumunu değiştirmeden, değişiklik yapmadan, aynen
bir karış: çok kısa; çok az
bir kaşık suda boğacak (birini): öylesine öfkeli ki, en hafif cezası onu öldürmek olacak
bir kazanda kaynamamak: anlaşmaz, uyuşmaz, kaynaşmaz, bağdaşmaz olmak (ikisi)
bir koşu: hemen, çabucak, fırla
bir köroğlu, bir ayvaz: çoluk çocuk yok, bir karı bir koca
bir kulağından girip bir kulağından çıkmak: söylenen söze önem vermemek
bir kurşun atımı: uzaklığı, aradaki uzaklık
bir lokma bir hırka: hayatta dervişçe geçinmeyi seçenler azla yetinmeyi bilir
bir mum al da derdine yan: başkalarıyla uğraşacağına sen kendi durumunu düşün, dert edin
bir nalına bir mıhına: bk. hem nalına hem mıhına
bir numara: benzerleri arasında en başta gelen, birinci
bir olmak: 1) bir araya gelmek, işbirliği, güçbirliği yapmak, 2) söyleye söyleye bitkin hale gelmek, e.a. bir hal olmak
bir o yana bir bu yana: bilinçli, seçtiği bir yön yok, rastgele, çeşitli yönlere, bir şuraya, bir buraya
bir paralık etmek: utanç verici, değersiz, işe yaramaz duruma düşürmek, saygınlığını yitirtmek
bir paralık olmak: saygınlığını yitirmek, değersiz, işe yaramaz duruma düşmek
bir pire için yorgan yakmak: bk. pire için yorgan yakmak
bir pula satmak (birini): bir kimseyi bir çıkar uğruna harcamak
bir sıkımlık canı olmak: çok cılız ve güçsüz olmak
bir solukta : nefes alıp verene kadar, çarçabuk, çabucak, hemen
bir sözünü iki etmemek( birinin): her dediğini hemen yerine getirmek, isteklerini yinelettirmeden yapmak, bir şeyi bir kez söyletmek
bir sürü: çok sayıda, pek çok
bir şeye benzememek: niteliksiz, işe yaramaz durumda olmak
bir şey sanmak: değerlendirmede yanılmak, düş kırıklığına uğramak
bir tahtada: bir defada, tekten
bir tahtası eksik: bk. aklının çivisi eksik
bir taşla iki kuş vurmak: bir etkinlikte işe yarar iki sonuç elde etmek
bir uçtan bir uca: bk. bir baştan bir başa
bir vakit: bk. bir vakitler
bir vakitler: eskiden, geçmiş zamanda, vaktiyle, bir zaman
bir varmış bir yokmuş: 1) masala başlarken;eskiden, vaktiyle, 2) masal gibi geçip gitmiş; yaşamış ölmüş; artık hayâl olmuş
bir yakadan baş çıkarmak: aynı çatı altında dirlik ve düzenlik içinde yaşamak
bir yastığa baş koymak: karı koca: iyi günde, zor günde birbirini desteklemiş olmak
bir yastıkta kocamak (karı koca): birlikte uzun bir ömür sürmek
bir yaşıma daha girdim: çok şaşılacak bir durum, şimdiye değin böylesine rastlamamıştım
bir yiyip bin şükretmek: kötü durumda olanlara bakarak kendi durumunun değerini bilmek
bir yol: bir kez
bir zaman: bk. bir vakitler
bir zamanlar: bk. bir vakitler
bir zeytin verir ağzına, bir tulum tutar ardına: bk. ağzına bir zeytin verip ardına bir tulum tutmak
bismillâh demek: bir işe uğurlu olması dileğiyle başlamak
biti kanlanmak: yoksulluk çeken bir kimse, parasal durumu düzelince davranışları değişmek
bitip tükenmek bilmemek: bir türlü sonu gelmemek, eksilmemek, bitmemek
bitip tükenmez: bitmek bilmez, bk. bitmez tükenmez
bit kadar: çok küçük, en ufak
bitmez tükenmez: hiç bitmeyen, sonu gelmeyen, ucu bucağı olmayan, uçsuz bucaksız
bit yeniği: kusursuz gibi görünen bir işin kuşku uyandıran yanı
biyonik adam: dirim kurgu yoluyla yaratılan yapay insan
biz attık kemik diye, el kaptı ilik diye: bizim işe yaramaz diye vazgeçtiğimiz, başkaları için değerli oldu
biz bize benzeriz: önemli bir ayrıcalığımız yok
biz bizeyiz: hep birbirini tanıyanlar bir aradayız, yabancı yok içimizde, birbirimizi biliyoruz
bize de mi lolo: seni tanımasak ne ise, aynı dalavereleri bize yapamazsın, yutmayız
bizim evde yalanırsın, Kirkor’un bağında mı ürürsün: iyiliği bizden gördüğün halde, neden başkalarına hizmet ediyorsun, nankör
bizim gelin bizden kaçar, tutar ele kıçın açar: en yakınlarına yabancı gibi davranıyor, yabancılardan hiçbir şeyini esirgemiyor, dengesiz, densiz
bizim köpek size balta getirdi mi: işi düşen birini ilk görüşünde, geliş nedenini anlatmak için söze başlamadan önce böyle anlamsız şeyler söyler
bizim tavuk bir yumurta yumurtlar, yedi mahalle duyar; elin kısrağı küheylân doğurur, sesi çıkmaz: bizim küçük de olsa kazancımız göze batıyor, başkaları dünyayı kazansa kimse ilgilenmiyor
biz kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz: birbirini yakından tanıyan kişileriz, birbirimizden farklı yanlarımız olmadığını biliriz
biz leblebi deyinceye kadar pazar savulur: kimse bizi beklemez, herkese uymak istiyorsak bir an önce kararımızı verelim
blöf yapmak: karşısındakini yanıltarak ya da yıldırarak bir işten caydırmak için asılsız söz söylemek, aldatıcı tavır takınmak
boca etmek: 1) geminin başını bocaya (rüzgâr almayan yönüne) çevirmek, 2) ne varsa hepsini birden boşaltmak, dökmek
bocuk domuzuna dönmek: aşırı beslenmek, semirmek
boğaz boğaza gelmek: birbirini öldürmek istercesine kavga etmek, e.a. gırtlak gırtlağa gelmek
boğaz derdi: 1) yaşamak için kazanmak kaygısı, ekmek parası için uğraşma, 2) yemek pişirme, sofra hazırlama sıkıntıları
boğazı işlemek: durmadan bir şeyler yemek. atıştırmak
boğazı kurumak: çok susamak; bağırmaktan, çok konuşmaktan sesi kısılmak
boğazına basmak: bk. gırtlağına basmak
boğazına dikkat etmek: yiyeceğini, içeceğini özenle seçmek
boğazına dizilmek: üzüntü, kaygı gibi nedenlerle isteksiz yemek, iştahı kesilmek, yediğinin tadına varamamak, b.a. boğazından geçmemek
boğazına durmak: yediği şeyi yutamamak, yediği şey boğazından geçememek
boğazına düşkün: yiyeceğin, içeceğin güzelini, lezzetlisini arayan; yemeyi içmeyi çok seven, e.a. boğazını sevmek
boğazına sarılmak: boğmak istercesine kavgaya girişmek, e.a. gırtlağına sarılmak
boğazında düğümlenmek: aşırı heyecan ya da üzüntü yüzünden söyleyeceklerini söyleyememek; güçlükle konuşmak
boğazında kalmak: ağzındaki lokmayı üzüntü dolayısıyla yutamaz duruma gelmek
boğazından artırmak: yiyeceğinden kısarak para biriktirmek, e.a. boğazından kesmek
boğazından geçmemek: bk. boğazına dizilmek
boğazından kesmek: para biriktirmek için yiyecek, içecek giderlerini azaltmak, e.a. boğazından artırmak; gırtlağından kesmek
boğazını doyurmak: yiyeceğini, içeceğini bir yerden sağlamak, karnını doyurmak
boğazını sevmek: bk. boğazına düşkün
boğaziçinde kavga var: herkes sofrada, yemeğe saldırıldı, kimsenin kimseyi görecek hali yok
boğaz kavgası: geçim uğruna didinme
boğaz ola: afiyet olsun, bereketli olsun, yarasın
boğaz tokluğuna çalışmak: 1) eline, sadece yiyecek içecek giderlerini karşılayacak kadar para geçmek, 2) ayrıca para almadan, sadece karnını doyurma karşılığı olarak çalışmak
boğuntuya getirmek: bunaltıp şaşırtarak bir kimseye bir şey kabul ettirmek; yine aynı yolla, değerinden fazlaya mal satmak, aldatmak, yanıltmak
bohçasını koltuğuna almak: kendi isteğiyle evinden, işinden ayrılmak
bohçasını koltuğuna vermek: kovmak; işten çıkarmak
bok atmak: leke sürmek, kara çalmak, iftira etmek. k.
bok etmek: bir işi, bir şeyi düzeltilmesi zor duruma getirmek, bozmak, berbat etmek
bok karıştırmak: kötü sonuçlar doğuracak biçimde davranmak; bir işi bozmaya çalışmak
bokluca bülbülü gibi ötmek: bet sesiyle üstelik yüksek perdeden şarkı söylemek
bokluğu çıkmak: gizlenen kötü, kirli, bozuk yanı, düzeltlmesi çok güç aksaklığı belli olmak, anlaşılmak, ortaya çıkmak
bok soylu: sinir, tiksinti uyandıran, mide bulandıran tip
boktan künet: derme çatma, kötü, değersiz, yararsız
boku bokuna: boşu boşuna; kötü, gereksiz, değersiz bir nedenle, e.a. pisi pisine
bokunda boncuk bulmak: bir kimseye hak ettiğinin çok üstünde değer vermek, önemsemek
bokunu çıkarmak (bir işin, bir şeyin): bir işle, bir şeyle gereğinden çok uğraşarak, kurcalayarak onu bozmak, kötü, yararsız duruma sokmak
boku püsürü: kendisi zaten değersiz, can sıkıcı, bir de ayrıntıları, eklentileri var
bokuyla kavga etmek: çok sinirli ve geçimsiz olmak; hiç yoktan öfkelenip, kavga etmek için bahane aramak
bok üstün bok: kötünün de kötüsü; pek kötü
bokyedi başı: kötü, karışık işlerin düzenleyicisi, yöneticisi
bok yemek: birine, yakışıksız, sinirlendirici bir iş yapmak
bok yemek düşer (birine): onun bu işe karışmaması, burnunu sokmaması gerekir
bok yemenin Arapçası: yakışıksızlığın büyüğü, densizliğin, küstahlığın en karmaşığı
bok yoluna gitmek: yararsız, gereksiz bir şey uğruna yok olmak, kendini boşuna feda etmek
bol doğramak: parasını saçıp savurmak
bol keseden: bol bol, ölçüsüz
borca batmak: ödeme gücünü aşacak kadar borçlanmak. e.a. borç gırtlağına çıkmak
borca girmek: borçlanmak, borç para almak, e.a. borç etmek
borcunu bilmek: borcunu zamanında öder olmak
borcunu kapatmak: borcunu ödeyip bitirmek
borç almak: daha sonra ödemek üzere birinden para almak, e.a. borç etmek
borç benim kasavet senin mi: üzülmene gerek yok, borcunu düşünmek borçluya düşer
borç bilmek: bir şey yapmayı, kendisine düşen bir görev, yerine getirilmesi zorunlu bir iş saymak
borç bini aşmak: borcu pek çoğalmak, altından kalkılmayacak duruma gelmek
borç etmek: bk. borç almak
borç gırtlağına çıkmak: borçtan nefes alamaz duruma gelmek, e.a. borca batmak; gırtlağına kadar borcu olmak
borç harç: borçlanarak ve benzeri yollara başvurarak
boru mu bu: azımsanacak, küçümsenecek, önem verilmeyecek şey değil, ona göre
borusunu çalmak (birinin): çıkar sağladığı kimseye ters düşmemek, onun istekleri doğrultusunda hareket etmek
borusu ötmek: yetkili, sözü geçer olmak
bostan korkuluğu: 1) ürüne zarar vermesi olası kuşları ürkütüp kaçırmak için tarlaya dikilen adam biçimindeki nesne, 2) kendisinden beklenen görevi yapmayan, sözü geçmeyen, güçsüz, kişiliksiz, göstermelik kişi
boşa çıkmak: umudu, düşüncesi, emeği sonuç vermemek, gerçekleşmemek, beklediğini elde edememek
boşa gitmek: harcanan emek, para bir işe yaramamak
boşa koysam dolmaz, doluya koysam almaz: güç bir durum, hangi yolu denersen dene içinden çıkılır gibi değil
boşan da semerini ye: bu öfkeyle sen ancak kendine zarar verirsin, bana bir şey yapamazsın
boş atıp dolu tutmak: bir başarı beklemeden, umutsuz olarak girişilen iş iyi sonuç vermek, e.a. boş atıp dolu vurmak
boş atıp dolu vurmak: bk. boş atıp dolu tutmak
boş boş bakmak: anlamsız bakmak, gördüğüyle ilgilenmemek; dalmak
boş bulunmak: 1) bir an dikkat etmemek, dalgın olmak, 2) söylenmesinin sakıncalı olduğunu bildiği bir şeyi söyleyivermek
boş düşmek: din nikâhına göre kadın kocasından boşanmış sayılmak; ayrılmak
boş gezenin baş kalfası: bk. boş gezenin boş kalfası
boş gezenin boş kalfası: işsiz güçsüz dolaşan, e.a. boş gezenin baş kalfası
boş koymak: yoksun bırakmak; mahzun etmek
boşu boşuna: gereksiz yere, hiç de gereği yokken
boş vermek: önemsememek, aldırmamak, e.a. siktir et, k.
boş yere: boşuna; gereksiz, yararsız yere
boyacı küpü değil ki (hemen daldırıp çıkarasın): kolayca ve çabucak yapılacak iş değil, emek vermek, zaman harcamak ister, e.a. boyacı küpü mü bu
boya çekmek (çocuk, şişmanlamaksızın): boyuna büyümek, uzamak, e.a. boy almak; boy atmak
boyalı basın: okuyucunun ilgisini çekmek için, yazı ve haberden çok renkli fotoğrafa yer veren, kuponla armağan dağıtan basın
boy almak: boyu uzamak, boylanmak, e.a. boy atmak, boy sürmek
boy abdesti: cinsel ilişkiden sonra bütün vücudu yıkama
boy atmak: bk. boy almak
boy bos: vücut yapısı, boy ve endam, boy ve biçim
boy boy: çeşitli büyüklükte, değişik kalitede
boydan boya: bir uçtan öbür uca, e.a. bir baştan bir başa
boy göstermek: iş yapmadan ortada dolaşmak; gösteriş için bir yerde bulunmak
boylu boyunca: boyu uzanabildiğince, bütün boyu ile
boynu altında kalsın: ölsün, gebersin
boynu armut sapına dönmek: zayıflıktan boynu incelmek
boynu bükük: üzgün, acınacak ve yardım bekler durumda
boynu eğri: herhangi bir nedenle birine karşı direnecek ya da söz söyleyecek durumda olmayan; kendini o kimsenin istediğini yapmaya borçlu sayan
boynu kıldan ince olmak: adaletli bir yargı sonucu, haksız olduğu kanıtlanırsa, verilecek her cezaya razı olmak
boynunda kalmak: kendisinden iletmesi rica edilen sözü iletemediği, ya da birine ödenecek parayı ödeyemediği için kendini borçlu saymak
boynunun borcu: ancak ölürse yerine getiremeyeceği görev
boynunu vurmak: ölüm cezasında: başını keserek öldürmek
boynuz çekmek: bk. şişe çekmek
boynuz isterken kulaktan olmak: bk. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak
boynuz kulağı geçmek: bir konuda yeni yetişenler, yetenek bakımından eskileri aşmak
boynuz takmak: bir koca, karısı başka bir erkekle ilişki kurarak aldatılmak
boy ölçüşmek (birisiyle): ondan daha geri olmadığını kanıtlamaya çalışmak; yarışmak
boy sürmek: herhangi bir canlı, bitki uzamak, e.a. boy almak
boyu bacadan mı aştı (kız çocuk): daha evlenecek yaşta değil
boyu boyuna, huyu huyuna uymak: karı koca arasında: her bakımdan birbirine denk olmak
boyu devrilesi(ce): geberesice
boyu bir karış uzadı: gereği olmayan o işi yapmakla sanki yükseldin, büyüdün
boyunduruk altına girmek: başkasının buyruğu ve baskısı altında yaşamak
boyun eğmek: bk. baş eğmek
boyun kesmek: saygı ve bağlılık gösterdiği kişi karşısında başını öne eğmek, e.a. baş eğmek
boyunun ölçüsünü almak: iddialı giriştiği bir işte, başarısız olup, yeteneksizliğini anlamak
boyu sırık aklı yılık: boyu uzun olduğuna bakma, akıllı değildir
boy vermek: 1) ekinler büyümek, 2) suya dalarak boyu ile suyun derinliğini ölçmek
boy vermemek: sığ olmak, suyun derinliği insan boyunu aşmamak
bozuk çalmak: canı sıkılmış, yüzü asılmış olmak
bozuk çıkmak: kızın, evlenmeden önce bakireliğini yitirmiş olduğu anlaşılmak
bozuk düzen: 1) toplumsal yönetimde yanlış kuralların uygulanması sonucu oluşan karmaşa, 2) yetersiz bir düzen içinde
bozum olmak: iyi karşılanmayan sözü ya da davranışı nedeniyle utanacak duruma düşmek; mahçup olmak
bozuntuya vermemek: gördüğü bir yanlışın ya da hoşuna gitmeyen bir durumun farkına varmamış gibi davranmak
bölük pörçük: bütünlüğü sağlanamamış durumda, parça parça
börtü böcek: türlü türlü böcek
böyle başa böyle tıraş: uğradıkları davranış biçimlerine kişiler kendileri neden olur
böyle böyle: giderek, gitgide, gittikçe, böylelikle
böylesine can kurban: her türlü özveriye değer
bu abdestle daha çok namaz kılınır: yaptığımızı küçükseme, etkisi uzun süreli olacak
bucak bucak kaçmak: bir kimseyle karşılaşmamaya, bir olaya karışmamak için ortada görünmemeye çalışmak
bugün bana ise yarın sana: şimdi birinin başına gelen kötü bir durumla, ileride başkası da karşılaşabilir
bugün buldum bugün yerim, yarına Allah kerim: elime geçeni o gün harcarım, yarının nasıl olacağını düşünmem
bugünden tezi yok: hemen şimdi, derhal, zaman yitirmeden
bugünden yarına: 1) az zamanda, 2) şimdi yaşayanlardan gelecek kuşaklara
bugün dünden güzelsin dedik, yine yaranamadık; onu yüceltmek için söylediklerimin hiçbiri hoşuna gitmedi
bugüne bugün: şimdiki koşullarla, e.a. bugünkü günde
bugünkü günde: bk. bugüne bugün
bugünkü tavuk yarınki kazdan iyidir: elde edilmiş bir kazanç, sağlanmakta, arkası sürekli gelmekte olan bir gelir, umulan daha büyük bir kazanca feda edilmemelidir
bugün peşin, yarın veresiye: bugün böyle, yarın böyle olmayacak (bu vaat hep aynı biçimde yinelendiği için, durum hiç değişmeyecek)
bugün yarın: çok yakında, neredeyse, bir iki güne kadar
bu kadar kusur kadı kızında da bulunur: üzerinde durmaya bile değmez, çok küçük bir kusur
bukalemun gibi renkten renge girmek: sürekli düşünce değiştirmek
bulanık suda balık avlamak: karışık bir durumdan yararlanarak çıkar sağlamak
buldukça bunamak: elde ettiğiyle yetinmeyip, daha çoğunu, daha iyisini istemek
buldumcuk olmak: bir şeye sonradan ulaşınca şımarmak
buldun bal alacak çiçeği: yararlanacak kişiyi ya da şeyi ele geçirdin
Bulgurlu’ya gelin mi gidecek: nedir bu kızın hazırlığı, süslenmesi
bulunmaz Hint kumaşı mı: çok mu değerli, az rastlanır bir şey mi; çok üstün nitelikli biri mi
bulup buluşturmak: gerekeni ne yapıp yapıp sağlamak, olanaksızı olur duruma dönüştürmek
buluttan nem kapmak: çok alıngan olmak, e.a. osuruktan nem kapmak, k.
buna değdi, buna değmedi diyerek: iyilerini seçmeye başlamışken, önce beğenmeyip bıraktığı şeyleri yeniden gözden geçirip, aralarından daha az kötü olanları da seçmek
bunda bir iş var: olayın bir içyüzü, durumun gizli kalmış bir yönü var ama, şu an bilinmiyor
bundan böyle : bundan sonra
bundan iyisi can sağlığı: bu en iyisidir, daha iyisini arama bulamazsın, daha iyisi olamaz
bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu: sözleri ve davranışları birbirini tutmuyor, çelişki içinde
bununla beraber: bk. bununla birlikte
bununla birlikte: buna ek olarak, bunun böyle olduğuna bakmayarak, şu da var, e.a. bununla beraber
buram buram (duman, koku): pek çok, pek yoğun
burcu burcu ( kokmak): pek güzel koku yaymak
burnu bile kanamamak: tehlikeli bir durumdan bir yerine zarar gelmeden kurtulmak, canına mal olabilecek bir kazayı yarasız beresiz atlatmak
burnu boktan kurtulmamak: dertli, belâlı, üzücü, sıkıcı işler gelip hep onu bulmak
burnu büyümek: kibirlenmek, büyüklenmek, e.a. burnu havada olmak; burnu Kaf dağında olmak
burnu düşmek: yoğun kötü kokudan burnu duyarlığını yitirmek
burnu havada (olmak): kibirli, herkese tepeden bakar olmak, e.a. burnu Kaf dağında olmak
burnu Kaf dağında (olmak): çok kibirli, herkese çok yukardan bakar olmak, e.a. burnu büyümek
burnuna girmek (birinin): birine çok sokulmak
burnundan gelmek: elde ettiği güzel şey, sonradan gelen terslikler yüzüden üzüntüye dönüşmek
burnundan kıl aldırmamak: kendisine lâf söylettirmemek, en küçük eleştiriye bile sinirlenecek kadar huysuz olmak
burnundan solumak: çok öfkelenmiş olmak, e.a. öfkesi burnunda
burnundan yakalamak: yönetimindeki kişiyi, kaçamak yolu bulamayacak duruma getirmek
burnunda tütmek: çok özlemek, e.a. gözünde tütmek
burnunu çekmek: 1) sümüğünü çekmek, 2) umduğunu bulamadığı, amacına ulaşamadığı için üzüntü duymak
burnunu her boka sokmak: çok meraklı olmak, bilir bilmez her şeye karışmak
burnunu kırmak: kibirlenen bir kimseyi, sert tepki göstererek büyüklenemez duruma getirmek
burnunun dibinde: çok yakınında, hemen yanıbaşında
burnunun dikine gitmek: kendi bildiğini yapmak, öğüt dinlememek,dostça yapılan uyarılara aldırış etmemek, bildiği gibi davranmak, e.a. burnunun doğrultusuna gitmek; dikine gitmek
burnunun direği sızlamak: 1) bir yerinin acısını çok derinden, burnu sızlarcasına duymak, 2) bir yakınının, sevdiği bir kimsenin durumuna çok üzülüp acımak
burnunun doğrultusuna gitmek: bk. burnunun dikine gitmek
burnunun ucunu görmemek: 1) çok sarhoş olmak, 2) az sonra olacakları sezinleyememek
burnunun yeli harman savurmak: 1) çok böbürlenmek, kibirlenmek, 2) çok öfkelenmek
burnunu sıksan canı çıkar: çok zayıf, çok güçsüz
burnunu sokmak: kendisini ilgilendirmeyen işe karışmak
burnu sürtülmek: yaptığı taşkınlıkların cezasını çekerek ya da her engeli aşamayacağını anlayarak, gururundan vazgeçmek, ılımlı bir yol tutmak
burnu yere düşse almaz: kibirli, kendini beğenmiş
burun buruna gelmek: beklenmedik bir anda karşılaşmak, birbirine çok yaklaşmak
burun kıvırmak: önem vermemek, önemsememek, beğenmeyip küçümsemek
buyur etmek: “buyurun” diyerek konuğu saygıyla karşılayıp içeri almak ya da sofraya çağırmak
buyurun cenaze namazına: böyle bir sonuç istenmiyordu ama oldu, bu durumu düzeltmek için yapılacak bir şey yok
buz bağlamak: bk. buz tutmak
buz kesilmek: 1) buz kadar soğumak, 2) şaşılacak, üzülecek bir durum karşısında donakalmak
buz kesmek: çok üşümek, vücudunun her yanı buz gibi olmak
buzlar çözülmek: aradaki soğukluk, dargınlık, gerginlik ortadan kalkmak
buz tutmak: üzeri buzlanmak, buzla kaplı duruma gelmek, e.a. buz bağlamak
buz üstüne yazı yazmak: 1) bir kimseye, üzerinde etki yaratmayan sözler söylemek, 2) etkisi çok kısa süren bir iş yapmak
bülbül çanağı: çok ufak (kâse)
bülbül gibi konuşturmak: itiraf ettirmek
bülbül gibi şakımak: güzel sesle, neşeyle konuşmak
bülbül kesilmek: bir etki ya da baskı altında tüm bildiklerini anlatır olmak, çok konuşmak
bütün bütüne: hepten, tümüyle, büsbütün
büyük abdest: insan dışkısı, dışkı çıkarma gereksemesi
büyük konuşmak: bk. büyük söylemek
büyükle büyük, küçükle küçük olmak: her yaş ve durumdaki kişilere karşı dostça, arkadaşça davranmak
büyüklü küçüklü: büyük küçük hepsi bir arada, e.a. irili ufaklı
büyük oynamak: 1) tüm olumsuzlukları göze alarak bir işe girişmek, 2) çok para koyarak kumar oynamak
büyük söylemek: 1) yapacağı şeyin olumlu sonuçlanacağını, kötü bir duruma meydan vermeyeceğini ileri sürmek, övünmek, 2) bir kimsenin, kendisinin de başına gelebilecek bir durumuyla alay ederek onu kınamak, e.a. büyük söz söylemek
büyük söz söylemek: bk. büyük söylemek
büyük sözüme tövbe: kötü bir şey olmayacağına dair çok kesin konuşuyorum, doğabilecek tersliklere karşı Tanrı beni korusun
büyük yemin etmek: en kutsal şeyler üzerine ant içmek
büyümüş de küçülmüş: büyüklere benzeyen konuşmaları ve davranışlarıyla, yaşıtlarından üstün olan çocuk