Dil Haşlama
D
dağa çıkmak: eşkıyalık etmek ya da hükümete karşı gelmek için kırlık yere çekilmek
dağa kaldırmak: kötülük etmek ya da bir isteğini kabul ettirmek için birini yakalayıp ıssız bir yere götürmek
dağlar anası: çok iri kadın
dağarcığına atmak: bir bilgiyi eski bilgilerine katmak, zihnine yerleştirmek
dağarcığındakini çıkarmak: hazırladığı bir sözü söylemek
dağarcığı yüklü: çok bilgili
dağarcıkta bir şey kalmamak: her şeyi tüketmek, bitirmek, harcayacak varlığı, söyleyecek sözü kalmamak
dağ ayısı: kent yaşamına alışamamış, kaba, görgüsüz kişi, e.a. dağda büyümüş; dağdan inme; dağların şenliği (2)
dağ başı: 1) kent dışı, ıssız yer, 2) dağ doruğu
dağda büyümüş: bk. dağ ayısı; dağdan inme
dağdan gelip bağdakini kovmak: sonradan geldiği bir yerde ya da işte eskiden beri orada bulunan ve o işle uğraşmakta olan kişinin yerini, işini almaya çalışmak
dağdan inme: çok kaba saba kimse, e.a. dağ ayısı
dağ doğura doğura bir fare doğurdu: bk. dağ fare doğurdu
dağ eteği: dağ yamacının alt kesimi
dağ fare doğurdu: büyük yankılar uyandırması beklenen konu ya da uğraş, çok küçük, önemsiz bir sonuç verdi, e.a. dağ doğura doğura bir fare doğurdu
dağlara düşmek: büyük bir üzüntü nedeniyle insanlardan kaçar olup, ıssız yerleri seçmek; yalnız kalmayı yeğlemek
dağlara taşlara: böylesi bir felaket hepimizden ırak olsun
dağlar dayanmaz: 1) bu acı, insanı dağ olsa bile çökertir, 2) bu hesapsızlık dağ kadar olan varlığı bile eritir, yok eder
dağları devirmek: düzenli çalışarak bitmeyecekmiş gibi görünen ağır işlerin üstesinden gelmek
dağların şenliği: 1) ayı, 2) davranışları ayıyı anımsatan, kaba, görgüsüz, terbiyesiz kişi
dağlar misafir almaya başladı: mevsim kıştan çıktı, yazlık yerlere gidilebilir
dağ taş: kent dışındaki her yer, kırsal alan tümüyle
daha iyisi can sağlığı: bulunabileceklerin en iyisi bu
daha neler: bunu da mı duyacaktık; hiç öyle şey olur mu
dahası var: bu konuda bilinmesi gereken başka şeyler de olacak; bu kadarla bitmiyor
dakikası dakikasına: tam zamanında
dakikası dakikasına uymaz: ruhsal durumu sürekli değişir, ne yapacağı belli olmaz
dala çıka: büyük güçlüklerle
dalavere çevirmek: yalan dolanla gizlice kötü, yasa dışı iş becermek
dal budak salmak: 1) soyu sopu, yakın çevresi genişleyip yayılmak, 2) bir konu, genişledikçe değişik açılardan karmaşık bir biçim almak, e.a. dal kol atmak; dallanıp budaklanmak
daldan dala konmak: sık sık iş, konu ya da düşünce değiştirmek
dalga geçmek: 1) işiyle ilgilenmeyip başka şeyler düşünmek e.a. tünel geçmek, 2) aldatıcı sözler söyleyerek, karşısındakiyle eğlenmek, e.a. kafa bulmak; matrak geçmek, 3) geçici sevgi ilişkisi kurmak, gönül eğlendirmek
dalgasına taş atmak: düzenini işini bozmak, keyfini kaçırmak
dalgaya düşmek: yanılmak, dalgınlıkla unutmak, e.a. dalgaya gelmek, a.
dalgaya gelmek: bk. dalgaya düşmek, a.
dalgınlığına gelmek: dalgınlık dolayısıyla fark edememek
dalgınlığına getirmek: birinin dalgın anından yararlanıp kendi isteğini elde etmek
dal gibi kalmak: çok zayıflamak
dalına basmak: hoşlanmadığı şeyleri yaparak birini kızdırmak, e.a. damarına basmak
dalına binmek: bir kimseye bir iş yaptırmak için musallat olmak
dalıp gitmek: düşündüğü ya da hayal kurduğu sırada başka bir ortamdaymış gibi davranmak
dal kol atmak: işini büyütmek; birçok yerde iş alanı açmak
dallanıp budaklanmak: gerçek ya da asılsız bir söz, anlamı ve içeriği değişerek kulaktan kulağa yayılmak, e.a. dal budak salmak (2)
dallı budaklı: karışık bir durum almış olan, çapraşık
dallı güllü: çok renkli, canlı
dal taşak: sakınmadan, çırılçıplak dolaşan kimse, k.
dalyan gibi: boylu boslu
dal yarak: budalalığı yüzünden her zaman densizlik eden kimse, k.
dama çıkmak: karşı cinsi arar olmak; cinsel istekleri artmak
dama demek: 1) gücü tükenip elindeki işi daha ileri götüremeyecek duruma gelmek, 2) bir işi sonuçlandırmak, başarmak
damarı boklu: huysuz, geçimsiz, uyumsuz
damarı kurusun: insanı öfkelendiren bu kötü huyları yok olsun
damarına basmak: birini duyarlı olduğu bir konuda bilerek kızdırmak, e.a. dalına basmak
damarına girmek (birinin): ona hoş görünmek, hoşlanacağı şeyler yaparak kendisini sevdirmek
damarına işlemek: vazgeçilmez biçimde kötü bir huy edinmek, e.a. damarlarına işlemek
damarı tutmak: huysuzluğu, aksiliği depreşmek
damarları kabarmak: bir huyu ya da duygusu güçlü bir biçimde ortaya çıkmak
damarlarına işlemek: bir şey bir kimsede yer etmiş, vazgeçilmez bir huy durumuna gelmiş olmak, b.a. damarına işlemek
dama taşı gibi oynatmak: sık sık bir yerden bir yere göndermek ya da atamak
damdan çardağa atlamak: hiçbir mantık bağı kurmadan konudan konuya geçmek
damdan düşer gibi: birdenbire ve yersiz (söz için)
damga vurmak: iz bırakmak
damga yemek: biri: kötü bir yargıya uğramak
damla inmek: yüreğine inmek
Damokles’in kılıcı: bk. Demokles’in kılıcı
dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı ...der gibi, saçma sapan, konuyla ilgisi olmayan söz, e.a. dam üstünde saksağan, vur beline kazmaynan
dam üstünde saksağan, vur beline kazmaynan: bk. dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı
dam yandı, içindeki sıçan da yandı: kaybımız büyük ama olsun, onunla birlikte verdiği rahatsızlık da yok oldu
dananın kuyruğu kopmak: sürüp giden bir uyuşmazlıktan, beklenen ya da korkulan sonuç gerçekleşmek
dandini bebek: yaşına yakışmayan davranışlarda bulunan, bebek gibi avutulması gereken kişi
danışıklı dövüş: aralarında anlaştıkları halde bunu başkalarına belli etmeyenlerin durumu
dank etmek: bk. kafasına dank etmek
dara dar: güçlükle, ucu ucuna, son anda, güç hal ile, ancak, e.a. darı darına
dara düşmek: parasal sıkıntı çeker olmak, e.a. darda kalmak (1)
dara gelmek: bk. aceleye gelmek
dara getirmek: bk. aceleye getirmek; sıkıştırmak; zorlamak
darbe yemek: gücü sarsılmak, etkisi, yetkisi yok edilmek
dar boğaz: sonunun ferahlık olacağı umulduğundan, sıkıntılar içinde geçirilen dönem
darda boğmak: kendisine çıkar sağlamak için, birinin güç durumundan yararlanarak onu zarara sokmak
darda kalmak: 1) parasal sıkıntı içinde bulunmak, :2) herhangi bir gereksemede olanakları yeterli olmamak
dar gelirli: eline bol para geçmeyen, geliri az ve sınırlı olan
dar görüşlü: yeni ve değişik görüşleri benimsemeyen, anlayış göstermeyen, e.a. dar kafalı
darı darına: bk. dara dar
darılmaca yok: sakın darılma, birbirimize darılmak olmaz
darısı başına: aynı mutluluğu senin de yaşamanı dilerim
darısı dostlar başına: yaşadığım bu güzel duruma bütün dostlarımın da kavuşmasını dilerim
dar kaçmak: isteksiz bulunduğu bir ortamdan kendini kurtarıvermek
dar kafalı: ilerici, yenilikçi atılımları benimseyecek yetenekten yoksun, düşünce ve kavrayışı kıt, anlayışı az, e.a. dar görüşlü
davulcu osuruğu gibi araya gitmek: gürültü, patırdı arasında söyledikleri işitilmemek, davranışları dikkati çekmemek, e.a. gürültüye gitmek; hallaç osuruğu gibi araya gitmek; kalaycı osuruğu gibi araya gitmek
davul çalsan işitmez: 1) çok sağır, 2) derin uykuda, uykusu çok ağır, 3) kendini işe verince başka hiçbir şeyle ilgilenmez
davul gibi: çok şiş ve gergin
davulu biz çaldık, parsayı başkası topladı: biz uğraştık, yorulduk, başkası yararlandı, e.a. davulu biz çaldık, parsayı eller topladı
davul (şunun) boynunda, tokmak (bunun) elinde: işi şu yapıyor gibi görünüyor ama, aslında belli ettirmeden bu yapıyor
davulu biz çaldık, parsayı eller topladı: bk. davulu biz çaldık, parsayı başkası topladı
dayak arsızı: paylanmaya, dayağa öylesine alışmış ki, artık dövsen de aldırış etmiyor (çocuk)
dayak atmak: sopayla dövmek, e.a. sopa atmak; sopa çekmek
dayak düşkünü: dövülmeyi hak eden, dayağa layık
dayak yemek: sopayla dövülmek, e.a. sopa yemek
dayalı döşeli: gerekli bütün eşyası tamam
dayayıp döşemek: evi, odayı gerekli bütün eşya ile döşeyip donatmak
dayısı dümende olmak: kayırıcısı işin başında olmak, e.a. mahkemede dayısı olmak
dediği çıkmak: söylediği şey gerçekleşmek; söylediği olmak
dediği dedik: bk. dediği dedik, çaldığı düdük
dediği dedik, çaldığı düdük: 1) her istediğini yaptırır, 2) kesin konuşur; sözünden dönmez, e.a. dediği dedik
dediğinden dışarı çıkmamak: sözünü dinlemek
dediğine gelmek: birinin, önce kabul etmediği düşüncesini sonradan doğru bulup kabul etmek
defi belâ kabilinden: (def’i belâ) kendisine sıkıntı vereni başından savmak için
defi hacet etmek: (def’i hacet) büyük abdest bozmak; ayakyoluna gitmek, e.a. dışarı çıkmak
defterden silmek: biriyle arasındaki yakınlığa son vermek, birini dostluktan çıkarmak
defteri dürülmek: 1) ölmek, öldürülmek, 2) işine son verilerek, çalıştığı yerden uzaklaştırılmak
defteri kapamak: üzerinde çalıştığı konuyla artık ilgilenmemek
defter tutmak: gelirini, giderini düzenli olarak bir deftere geçirmek
değer biçmek: fiyatını para olarak belirlemek ya da tahmin etmek
değil a: şöyle dursun; bir yana bırak; onu bırak
değirmenin suyu nereden geliyor: düzen işlemesine işliyor da gerekli para nasıl sağlanıyor
değirmen taşının altından diri çıkar: en ağır koşullar bile onu yıpratmaz, bütün güçlükleri yenmeyi bilir
değiş tokuş: bir şey alıp, karşılığında bir şey vermek, trampa, mübadele, takas
değme gitsin: bk. deme gitsin
değme keyfine: çok keyiflendi, duyduğundan çok zevklendi
dehşete kapılmak: çok korkmak
dehşet saçmak: ortalığa korku vermek
deke düşmek: oyuna gelmek
dekolte konuşmak: açık saçık sözler söylemek
deli alacası: birbiriyle uyumsuz parlak renklerden oluşan
deli bayrağı açmak: âşık olmak
deli bozuk: günü gününe, sözü sözüne uymayan
deli çıkmak: çok sinirlenmek
deli divane olmak: bir kimseyi, bir şeyi aşırı derecede sevmek; çıldırasıya tutkun olmak
deli dolu: davranışları, konuşması delicesine, patavatsız
deli fişek: delişmen, atak
deli güllâbicisi: birinin taşkın ve şımarık davranışlarına katlanarak yüzüne gülmek becerisini gösteren kimse
deliğe girmek: tutuklanmak, hapsedilmek
deliğe tıkmak: tutuklamak, hapisaneye koymak
delik büyük, yama küçük: eldeki olanaklar gerekenden çok az, yetersiz kalıyor, açığı kapatmıyor
delik deşik: delinmemiş yanı yok; her yeri delik
delik deşik etmek: 1) birçok yerinden bıçaklamak, 2) her yanında delikler açmak
deli kızın çeyizi gibi: birbirleriyle uyumsuz giyim ve ev eşyası
deliksiz uyku: uzun ve arada hiç uyanılmayan uyku
deliliğe vurmak: kendini aklından zoru varmış gibi göstermek
deliliği tutmak: delicesine davranmak
delinin eline değnek vermek: çevresine zarar verebilecek kimsenin davranışlarını kolaylaştıracak ortam yaratmak
delinin zoruna bak: bunu ancak bir deli yapabilir
deli olmak işten değil: bu durum insanı çaresizlikten deli eder
deli pösteki sayar gibi: sıkıcı, karışık bir işle uğraşmak
deli Raziye: davranışları delice, şımarık kız
deli saçması: anlamsız, tutarsız, delice söz
deli saraylı: gösterişli ama acayip giysiler ve takılarla süslenen kadın; rüküş
deliye dönmek: 1) çok sevinmek, 2) çok üzülmek
dem çekmek: 1) kuş uzun uzun ötmek, 2) içki içmek
deme gitsin: anlatılması güç; anlatamam, e.a. değme gitsin
demek istemek: bir düşünceyi söylemek, bir şeyi anlatmak isteğinde bulunmak
demem o değil: asıl söylemek istediğim başka
demeye getirmek: söylemek istediğini dolaylı yoldan anlatmak
demeye kalmamak: birden, hemen oluvermek
demir almak: hareket edecek gemi, çapasını denizden çekmek
demir atmak: 1) gemi, kalacağı yerde çapasını denize salmak, 2) bir kimse bir yerde uzun süre kalmak, oyalanmak
demir leblebi: 1) başarılması çok güç iş, :2) baş edilmesi çok güç kimse
demir üzerinde: harekete hazır gemi
Demokles’in kılıcı: kişiyi baskı altında tutan, her an ceza görebilirim korkusu ya da ceza görebilirsin tehdidi
dem tutmak: uzun ezgilerde, sazıyla söyleyene, sesiyle çalana eşlik etmek
dem vurmak: yapamayacağı ya da olmayacak bir şeyden söz etmek
dengi dengine: herkes kendine uygun olanla
dengine getirmek: uygun düşürmek, rastlatmak, e.a. punduna getirmek; biçimine getirmek
denizde balık: ele geçirilmesi çok güç, belki de olanaksız
denizde kum, onda para: sayılamayacak kadar parası var
denizden bir avuç su: onca büyük bir varlıktan, zengin olanaklardan ufacık bir parça
denizden çıkmış balığa dönmek: girdiği yeni ortama yabancılık çekmek
denize açılmak: kıyıdan çok uzaklaşmak
denize çıkmak: gezi ya da av için kıyıdan ayrılmak
denize girse kurutur: çok beceriksiz, kendisine tanınan olanakları aranır duruma getirir
denizi geçip çayda boğulmak: büyük güçlükleri aşmışken önemsiz bir engel yüzünden başarıya ulaşamamak
deniz kenarında kuyu kazmak: bk. çay kenarında kuyu kazmak
deniz kurdu: çok deneyimli, usta denizci
deniz tutmak: deniz taşıtlarında sallantıdan başı dönüp, midesi bulanmak
denli densiz konuşmak: uygunsuz, yakışıksız, saygısız sözler söylemek
... den olmak: ..... ’den yoksun kalmak; .....’i yitirmek
derdi günü: sürekli düşündüğü, ilgilendiği, uğraştığı (şey)
derdine derman olmak (biri ya da birinin): sıkıntısınn giderilmesini sağlamak
derdine düşmek: yapılması gereken bir şeyi gerçekleştirmenin yollarını aramak
derdine yanmak: çektiği üzüntünün ateşiyle yanar gibi olmak
derdini çekmek: bir kimsenin, bir şeyin üzüntüsüne katlanmak
derdini deşmek: üzüntüsünü, acısını hatırlatıp yeniden dertlenmesine yol açmak
derdini dökmek: sıkıntısının nedenlerini ayrıntılarıyla anlatmak
derdini Marko Paşa’ya anlat: yakınmalarını ancak o dinler; sorunlarını dinleyecek başka kimse yok
derebeyi kesilmek: çevresine zorbalık yapmaya başlamak
derece almak: başarı göstererek ödül kazanmak
dereden tepeden konuşmak: önceden belirlenmemiş önemsiz, rastgele konulardan söz etmek, e.a. havadan sudan konuşmak; şundan bundan konuşmak
dere gibi akmak (kan): vücudun bir yeri çok kanamak ya da bir savaşta çok kişi ölmek, savaş çok kanlı geçmek
dere tepe: inişli çıkışlı yer
dere tepe düz gitmek: tüm engelleri aşarak yol almak
dereyi görmeden paçaları sıvamak: olup olmayacağı kesinleşmemiş bir iş için ya da herhangi bir nedenle gereğinden çok önce hazırlanmaya kalkışmak, e.a. çayı görmeden paçaları sıvamak
derinden derine: uzaklardan, çok derinden
derin derin düşünmek: çıkar yolu bulmak için uzun düşüncelere dalmak
derinlere dalmak: bir konunun ayrıntılarına girmek
derisi kemiklerine yapışmak: çok zayıflamak
derisine sığmamak: çok kibirli olmak, çok böbürlenmek
derisini yüzmek< birinin: bütün varlığını elinden almak
derli toplu: 1) düzenli, 2) dağınık olmayan, ayrıntılara kaçmayan, parçaları arasında uyum bulunan
derme çatma: değersiz gereçlerle özensiz olarak yapılmış
der oğlu der: sürekli anlatır
ders almak: bir olaydan deney kazanmak, e.a. ibret almak
dert babası: büyük küçük herkesin sorunlarıyla ilgilenen, çözüm yolları öneren
dert benim tasa senin mi: sen ne kaygılanıyorsun, derdi, üzüntüsü olan benim
dert ortağı: 1) aynı derdi çekenlerden her biri,:2) bir kimsenin sıkıntısını anlattığı, üzüntüsünü paylaştığı dostu
dertsiz başını derde sokmak: bir sorunu, sıkıntısı yokken, gereksiz yere, üzüntü veren bir işe girişmek
dert yanmak: çektiği üzüntüyü, sıkıntıyı bir kimseye sızlanarak anlatmak
dervişin fikri ne ise zikri de odur: insan, önem verdiği tasarılarını anlatmaktan kendini alamaz
derya gibi: çok bilgili
destan yaratmak: hep anımsanacak olağanüstü kahramanlık ya da yararlık göstermek
dev adımlarıyla ilerlemek: kısa zamanda büyük atılımlar gerçekleştirmek, üst üste başarılar göstermek
dev anası : iri yarı kadın
deve değil ki yedi yerinden boğazlansın: bir kimseden yapabileceği kadar özveri beklenir, fazlasını istemek haksızlık olur
devede kulak: tümüne oranla çok küçük bir parça
-deve gördün mü? -yeden ölsün: şu konuda bir şey biliyorsan tanıklık eder misin; tanıklığı bir yana bırak, ben o konuda konuşulmaya karşıyım
deve kini: bitmek bilmeyen kin
deve kuşu gibi (yük taşımaya gelince kuş, uçmaya gelince deve): iki özelliği olan kimsenin işten kaçma bahanesi; şu işi yap, bu durumuma uymaz; peki bu işi yap, o da şu durumuma uymaz
deve nalbanda bakar gibi: daha önce hiç görmediği, bilmediği bir şeyi yadırgayarak, kuşkulu seyredercesine
deve yapmak: başkasının parasına, malına sahiplenmek
deveye “boynun eğri” demişler; “nerem doğru ki” demiş: işin şurasında yanlış var diyorsunuz; doğru yeri yok ki
deveye hendek atlatmak: çok zor, belki de olanaksız bir işi yapmaya çalışmak
deveyi havutuyla yutmak: iz bırakmayacak biçimde büyük hırsızlık yapmak, yasal olmayan yoldan büyük yarar sağlamak
devlet düşkünü: varlıklı iken fakir düşmüş soylu kişi
devlet kapısı: resmi daireler
devlet kuşu: umulmadık bir talih
deyip de geçmek: önemsememek, üzerinde durmamak
deyip de geçmemek: önemsemek, üzerinde durmak
dığdığının dığdığı: uzak akraba
dırıltı çıkarmak: dır dır söylenerek bezginlik yaratmak, geçimsizliğe yol açmak
dışarı çıkmak: büyük aptes bozmak, e.a. defi hacet etmek
dış güçler: bir ülkenin ekonomi ve politikasını olumlu ya da olumsuz etkileyebilen güçlü devletler
dışı eli yakar, içi beni yakar: dıştan güzel görünüşüne aldanma, içi berbattır, e.a. dışı kalaylı, içi alaylı
dışı kalaylı, içi alaylı: bk. dışı eli yakar, içi beni yakar
dış kapının dış mandalı: çok uzak akraba, b.a. dığdığının dığdığı
dızdığının dızdığı: çok uzak iki akrabadan birine yakınlığı olan ve ondan yardım uman, b.a. dığdığının dığdığı; dış kapının dış mandalı
dibe oturmak: para piyasasında düşüş en alt düzeye inmek, e.a. dibe vurmak
dibe vurmak: bk. dibe oturmak
dibi görünmek: bir kabın içindeki şey tükenmek, e.a. dibini bulmak
dibi kırmızı mumla mı çağırdım: özellikle çağırmadım ki, kendisi gelmiş bir de hoşnut etmeye uğraşıyoruz
dibine darı ekmek: eline geçirdiği şeyi sonuna kadar tüketmek, kırıntısını bile bırakmamak
dibini bulmak: bk. dibi görünmek
dibini tutmak : pişen yemek tencerenin dibine yapışmak
didik didik etmek< bir yeri: eşyayı karıştırarak aramak
didişip durmak: geçimini sağlamak amacıyla güç koşullarda çalışmak, uğraşmak
dik âlâsı: genellikle olumsuz bir durum ya da davranışın: en beteri, en büyüğü, en hası
dik başlı: 1) kurumlu, 2) boyun eğmeyen
dik dik bakmak: bakışları sert sert, öfkeli öfkeli
diken üstünde oturmak: tedirginlik duyulan bir yerde, her an kalkma durumunu belirtir olmak
dikili ağacı olmamak: bk. bir dikili ağacı olmamak
dikine gitmek: bk. burnunun dikine gitmek
dikine tıraş: hem aşırı palavra hem karşısındakini sinirlendirecek içerikte
dikiş kaldı: nerede ise, az daha
dikiş okuması: Çingene kavgalarının en uzun ve en ağza alınmaz tekerlemesi
dikiş tutturamamak: bir işte ya da bir yerde uzun süre kalmayı başaramamak
dikiz etmek: sezdirmeden bakmak, gözetlemek
dik kafalı: inatçı, büyük sözü dinlemeyen, bildiğinden dönmeyen
dikkate almak: göz önünde bulundurmak, hesaba katmak, olabileceği düşünmek
dikkat kesilmek: bütün dikkatini bir şey üzerinde toplamak
dil ağız vermemek: hasta, konuşamaz durumda olmak
dil bir karış: suçlu olduğu halde saygısızca karşılıklar veren
dil çıkarmak: alay etmek
dilden dile dolaşmak: herkesçe konuşulur olmak
dil dökmek: kandırmak, inandırmak ya da yaranmak için karşısındakinin hoşuna gidecek sözler söylemek
dil ebesi: şakalı sözler söyleyen, konuşkan, e.a. laf ebesi
dile düşmek: hakkında kötü şeyler söylenmek, e.a. dillere düşmek
dile gelmek: 1) dile düşmek, 2) suskunluğu bırakıp konuşmaya başlamak
dile getirmek: 1) hakkında dedikodu başlatmak, 2) susan birini konuşturmak, 3) bir durum ya da olayı: belirtmek, anlatmak, açıklamak, ifade etmek
dile kolay: anlatılması kolay, ama yapılması ya da katlanılması çok güç
dilenci çanağı: içinde her şeyden biraz bulunan
dilenci vapuru: bütün iskelelere uğrayarak sefer yapan vapur
dilenciye hıyar vermişler, eğri diye beğenmemiş: hem yardıma gereksinim duyuyor, hem yapılan yardımı küçümsüyor
dilenemez dilenci: yoksulluğa düştüğü halde durumunu kimseye açamayan kişi
dile vermek: gizli kalması gerekeni herkese yaymak
dili açılmak: konuşur olmak, konuşmaya başlamak, e.a. dili çözülmek
dili ağırlaşmak: hastalığı nedeniyle güçlükle konuşur olmak
dili alışmak: bir sözcük dilinde yer etmek
dili bir karış dışarı çıkmak: susamaktan ya da koşmaktan, yürümekten güçsüz kalmak, yorulmak
dili çalmak: konuşması başka bir dilin özelliklerini taşımak
dili çözülmek : bk. dili açılmak
dili damağı kurumak: çok susamak, e.a. dili damağına yapışmak
dili damağına yapışmak: bk. dili damağı kurumak
dili dolaşmak: korku, heyecan, hastalık, utangaçlık, sarhoşluk gibi nedenlerle söyleyeceği şeyi şaşırarak karıştırmak
dili döndüğü kadar: anlatma gücü elverdiği oranda
dili dönmemek: sözcükleri doğru söyleyememek
dili ensesinden çekilsin: bıktıracak kadar konuşan ve kötü sözler söyleyen için: dilerim dili söz aracı olma gücünü yitirsin
dili götüne kaçmak: azarlanınca susup oturmak, k.
dili kılıçtan kesin: çok ağır ve kırıcı konuşuyor
dil ile tarif olunmaz: bilinen sözler anlatmaya yetmez
dilinden düşürmemek: sık sık anmak, sürekli olarak aynı kişinin ya da şeyin sözünü etmek
dilinden kurtulamamak: sürekli olarak, bir kimsenin sitemlerine, eleştirisine, iğnelemelerine uğramak
dilinde tüy bitmek: aynı şeyi tekrar tekrar söylemekten, anlatmaktan bıkıp usanmak
diline dolamak: 1) her fırsatta aynı şeyi söyler olmak, :2) bir kimseyi her yerde kötüleyip durmak
diline kira istemek: bk. ağzına kira istemek
dilini bağlamak: bir kimseyi herhangi bir nedenle konuşmaz, konuşamaz duruma getirmek, susmak zorunda bırakmak
dilini değdirmemek: 1) o yemeği sevmemek, :2) hiç yememek, uzun süredir bir şey yememiş olmak
dilini eşek arısı soksun< böyle hoşa gitmeyecek şeyler söyleyeceksen, kötü konuşacaksan, sözcükleri yanlış kullanacaksan, dilbilgisi kurallarına uymayacaksan
dilini fare mi yedi: bk. dilini kedi mi yedi
dilini kedi mi yedi: neden konuşmuyorsun, e.a. dilini fare mi yedi; dilini mi yuttun
dilini kesmek: sesini kesip oturmak, susmak
dilini mi yuttun: bk. filini kedi mi yedi
dilinin altında birşey olmak: konuşmasından, bir şeyleri açıkça söyleyemediği anlaşılmak
dilinin cezasını çekmek: başına gelenlere ölçüsüz, düşüncesiz konuşması neden olmak, e.a. diliyle belaya uğramak
dilinin ucuna gelmek: tam söyleyecekken vazgeçmek
dilinin ucunda olmak: anımsar gibi olduğu sözcüğü bir türlü tam çıkaramamak
dilini tutmak: söyleyeceği sözün sonunu düşünmek; rastgele söz söylemekten sakınmak
dilin kemiği yok: insan doğru ya da yanlış her şeyi söyleyebilir
dili olsa da söylese: şu cansız ne güzel şeylere tanık oldu, ama konuşamadığı için anlatamıyor
dili pabuç kadar: verdiği karşılıklar saygısızca ve gönül kırıcı
dili paslanmak: konuşmaya konuşmaya bildiği yabancı dili unutur olmak, akıcı bir biçimde konuşamamak
dili tutuk: serbestçe, kolaylıkla konuşamayan
dili tutulmak: korku, şaşkınlık ya da sevinç gibi nedenlerle ne diyeceğini bilememek
dili uzamak: önceleri saygılı iken, ileri geri konuşur olmak
dili uzun: yüzüne ya da arkasından konuştuğu kimseleri incitecek sözler söyleyen
dili varmamak: kötü, üzücü bir şeyi söylemeyi doğru bulmamak, gönlü razı olmamak
diliyle belaya uğramak: bk. dilinin cezasını çekmek
diliyse sokmak: incitici sözler söylemekten kaçınmamak
diliyle yakalanmak: suçlu olduğunu kendi konuşmasıyla açığa vurmak, kendini ele vermek
dili zifir: gönül kırıcı,üzücü sözler söyleyen
dillerde dolaşmak: her yerde ondan söz edilmek
dillere destan olmak: üstün niteliği halk arasında yayılmak, her yerde anlatılmak
dillere düşmek: bk. dile düşmek
dilli düdük: duyduğunu herkese yayan
dil otu yemiş: konuşkan, durmadan konuşan
dil persengi: konuşurken sık sık yinelenen söz, yerli yersiz yinelenen sözcük
dil uzatmak: bir kimse ya da bir şey için saygısızca konuşmak, kötülemek
dil yarası: 1) kötü, ağır bir sözün gönülde bıraktığı kırgınlık, içe çöken burukluk, 2) bir olayın gönülde bıraktığı derin acı
Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak: daha iyisini elde edeyim derken elindekini de yitirmek
dinden imandan çıkmak: dinin yasakladığı küfürleri edecek kadar öfkelenmek
dinden imandan olmak: dini inancını yitirmek
dini bir uğruna: din kardeşliği yoluna
dini bütün: dindar, dinin buyruklarını eksiksiz yerine getiren
dinim hakkı için: dinimi tanık tutarım
dinine yandığım: olacak şey değil; bu nasıl yapılır; geldi bizi buldu
dip bucak: göze çarpmayan yer, kıyı köşe
dip doruk :baştan aşağı, dipten tepeye kadar, bütünüyle
dipsiz kile, boş ambar: onca çalışma boşuna, ele geçen bir şey yok
dipsiz testi: tutumsuz, para mal bir taraftan geliyor öbür taraftan gidiyor; eline geçen parayı hesapsızca harcıyor
direk direk bağırmak: sakınmadan, çekinmeden bağıra çağıra konuşmak
direksiyon sallamak: motorlu taşıt kullanmak, a.
dirhemini yiyen it kudurur: öylesine ağır konuştu ki; sözleri öyle acıydı ki
dirlik düzenlik: bir arada yaşayanlarda, toplumsal yaşamda: güven, sevgi, iyi geçinme
dirsek çevirmek: daha önce iş birliği yaptığı kişiye soğuk davranarak kendisinden uzaklaştırmak, e.a. yüz çevirmek
dirsek teması: çıkar sağlayacağı kişilere yakın olmak
diskur çekmek: nutuk atar gibi konuşmak
diş bilemek: hınçlı olduğunu belli etmekten çekinmemek; kötülük yapmak, öç almak için fırsat kolladığını durumuyla belli etmek, e.a. diş gıcırdatmak
dişe diş: ne zarar gelecekse, aynı zararı vermecesine; yapılana aynı şeyi yaparak yanıt vermek
dişe dokunur: işe yarar, önemli, belirtilmeye değer
diş geçirememek: buyruğu altına almaya, sözünü dinletmeye gücü yetmemek
diş gıcırdatmak: bk. diş bilemek
diş göstermek: güçlü olduğunu, saldırıya geçebileceğini durumuyla belli etmek, tehdit etmek
dişi gıcırdamak: çok beğendiği şeye karşı içinde güçlü bir elde etmek isteği duymak
dişi kuşu dökülmek: yiyip içemez, cinsel ilişkiye giremez olmak; yaşlanmak, ihtiyarlamak
dişinden, tırnağından artırmak: gereksinim duyduğu birçok şeyi almayarak para biriktirmek, tutumlu davranmak
dişine göre: gücünün yetebileceği bir durumda, tam onun yapabileceği
dişinin kovuğuna gitmemek: çok az bir yiyecek, doymasına yetmemek
dişini sıkmak: darlığa, sıkıntıya dayanma çabası göstermek
dişini tırnağına takmak: çok zor koşullara, sıkıntılara karşın bütün gücünü kullanarak çalışmak
diş kirası: 1) eskiden sarayda ya da zengin evlerinde, iftara çağrılan fakirlere yemekten sonra verilen harçlık, 2) bir kimsenin, emeği karşılığında hak ettiğiyle yetinmeyip, fazladan sağladığı çıkar
dişlerini dökmek: kavgada birinin dişlerinin kırılmasına neden olmak
dişlerini sökmek: kötülük edemeyecek duruma getirmek
dişli tırnaklı: sözünü geçiren, saldırgan
divan durmak (eskiden, saygı gösterilen büyük bir kimse katında): ellerini göğsü üzerinde kavuşturup ayakta durmak, e.a. el pençe divan durmak
divane olmak: bk. deli divane olmak
divanesi olmak: bir şeye çok düşkün olmak
divaneye dönmek: çok üzülmek, derinden tasalanmak
diyeceği olmamak (o konuda): söyleyecek sözü, ileri sürecek düşüncesi bulunmamak
diyecek yok: eleştirilecek bir yanı yok, kusursuz, e.a .laf yok; söz yok
diz boyu: dize kadar derinlikte
diz çökmek: 1) dizlerini yere koyarak oturmak, 2) dize gelmek
diz dize: karşılıklı birbirine çok yakın oturmak
dize gelmek: karşı koyma gücünü yitirmek; güçlünün buyruğunu kabul eder olmak, e.a. diz çökmek (2)
dize getirmek: kendisine karşı geleni yenerek, onu buyruğuna uyacak duruma getirmek
dizgini ele almak: bk. dizginleri ele almak
dizginine çarpmak: bir kimseyi sert sözlerle uyararak doğru yola yöneltmek
dizginini çekmek: birinin aşırı davranışlarını engellemek
dizginini kısmak: üzerindeki baskıyı artırıcı önlemler almak, yetkisini daraltmak
dizginleri ele almak: yönetime kendisi geçmek, e.a. dizgini ele almak
dizginleri gevşetmek: birinin üzerindeki baskıyı azaltmak
dizginleri salıvermek: baskı altında tuttuğu birini başıboş bırakmak, yönetimi gevşetmek
dizini dövmek: çok pişman olmak
dizinin bağı çözülmek: bk. dizlerinin bağı çözülmek
dizinin dibi: yanı başı
dizleri kesilmek: dermansızlıktan, yürürken çabuk yorulmak
dizlerine kapanmak: bir şey dilediği kimse önünde çok küçülmek, yalvarmak
dizlerinin bağı çözülmek: korkudan ayakta duramayacak duruma gelmek
diz üstü: dizleri yerde
dobra dobra: kimseden, hiçbir şeyden çekinmeden, sözünü sakınmadan, açıkça konuşmak
doğduğuna inanıp öldüğüne inanmamak: zararlı yanı da olabilecek bir konunun sadece yararını kabul etmek
doğduğuna pişman: bk. anasından doğduğuna pişman
doğduğuna pişman etmek: bk. anasından doğduğuna pişman etmek
doğmamış oğlana don biçmek: ortada olmayan bir şey ya da sonu belirsiz bir durum için hazırlık yapmak
doğrucu Davut: her şeyin doğrusunu söylemeyi huy edinmiş kimse
doğru doğru dosdoğru: en doğrusu şu ki
doğru durmak: 1) dik durmak, 2) uslu durmak
doğru dürüst: kusursuz, yanlışsız, tam istenildiği gibi
doğru oturmak: uslu durmak, e.a. doğru durmak (2)
doğum kontrolü: doğumları sınırlandırma ve istemeyerek gebe kalmayı önleme siyasası ve bu siyasayı uygulama yöntemleri
doksan kapının ipini çekmek: birçok yere uğramak, e.a. seksen kapının ipini çekme; kırk kapının ipini çekmek
dokuz ayın çarşambası bir araya gelmek: aynı zamana rastlayan işler yüzünden sıkışık bir durum oluşmak
dokuz babalı: birçok erkekle düşüp kalkan bir anadan doğma
dokuz canlı: çok sağlam, kolay kolay ölmeyen
dokuz doğurmak: merakla, heyecanla, sabırsızlıkla beklemek ya da bir işi sona erdirmek
dokuz körün bir deyneği: yakınlarının ya da birçok kişinin tek yardımcısı, tek dayanağı; kendisinden yardım beklenen tek kişi
dokuz köyden kovulmuş: ortamla uyuşmayan davranışları nedeniyle birçok yerde ya da işte barınamamış (kişi)
dokuz öksüzle bir mağaraya mı kapandı: neden yakınıp duruyor ki, başında böyle bir geçim derdi mi var
dokuz yorgan eskitmek: çok yaşamak, uzun ömürlü olmak
dolaba girmek: bk. oyuna gelmek
dolabı bozulmak: kurduğu iş düzeni dağılmak
dolap beygiri gibi dönüp durmak: sıkıcı bir ortamda sürekli aynı zor işi yapmak
dolap çevirmek: hile ve dalavere ile iş yapmak
dolduruşa gelmek: başkası için kötü düşünecek, ona kötülük yapacak duruma getirilmek, e.a. dolmuşa gelmek
dolma yutmak: kanıp aldanmak
dolmuşa gelmek: bk. dolduruşa gelmek
dolmuş yapmak: araba ya da kayığa teker teker yolcu alıp dolunca yola çıkmak; bu işi meslek edinmek
dolu dizgin: 1) dizginini gevşetip atı son hızla koşturarak, 2) bir olayı kendini onun hızına kaptırarak yaşamak
doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı: tüm seçenekleri denedim, yine de bu güç durumdan kurtulamadım
domuzdan kıl çekmek: bk. domuzdan kıl koparmak
domuzdan kıl koparmak: eli sıkı üstelik sevimsiz bir zenginden bir şey alabilmek, e.a. domuzdan kıl çekmek
domuz gibi: kötü huylu, hain
dona çekmek: hava, suları donduracak kadar soğumak
don çözülmek: hava ısınıp buzlar erimeye başlamak
don gömlek: üzerinde sadece donu ve gömleği var denilecek kadar soyunmuş durumda
donuna doldurmak: büyük aptesini donuna etmek
donup kalmak: şaşırıp bir süre ne yapacağını, ne diyeceğini bilememek, donakalmak
dosta düşmana karşı: dostlara üzüntü vermemek, düşmanları da sevindirmemek için
dost kazığı: iş ortaklığında ya da alışverişte dost bilinen kişiden gelen zarar
dostlar alışverişte görsün: iş yapıyoruz ama bir şey kazandığımız yok, amaç tanıdıklar boş oturuyor demesin
dostlar başına: bk. darısı dostlar başına
dostlar başından ırak: dostlarımın böyle kötü bir duruma düşmemesini dilerim
dostlar şehit biz gazi: başkalarının özverisiyle sağlanan başarıdan biz yararlanalım bencilliğinde olan kimselerin tutumu
dost tutmak< erkek ya da kadın: evlilik dışı ilişki kurmak
doyuma ulaşmak: boşalmak, orgazm olmak
doyumluk değil tadımlık: ikram ettiğim şey fazla değil, yiyince belki doymayacaksınız ama tadına bakmış olursunuz
doyum olmamak: tadına doyulmamak
dozunu kaçırmak: aşırı gitmek, ölçüyü aşmak
döke saça: özensiz, dikkatsiz
dökülüp saçılmak: 1) soyunmak, çok açılmak, 2) bir şey uğruna coşkuyla ve gereğinden çok para harcamak
döküm yapmak: benzer türlerden ne kadar olduğunu saymak
döküp saçmak: dağıtmak, ziyan etmek
döl almak: cins bir hayvandan iyi cins yavru elde etmek
döndürüp dolaştırmak: söyleyeceğini dolaylı yoldan anlatmak
döner taşı, öter kuşu olmamak: malı mülkü, çoluk çocuğu bulunmamak
dönüm noktası: bir değişimin sağlandığı geçiş zamanı
dönüp dolaşmak: değişik yerlerde uzun süre gezmek
dört ayak üstüne düşmek: tehlikeli bir durumdan hiç zarar görmeden kurtulmak
dört başı mamur: hiçbir gereksinimi olmayan, eksiksiz, tam, kusursuz, her bakımdan istenildiği gibi
dört bir taraf: her yan, bütün çevre, çepeçevre
dört dönmek: bir iş yapmak için telaşla oraya buraya koşmak
dört dörtlük: tam, kusursuz, mükemmel
dört duvar arasında: evde, kapalı bir yerde
dört elle sarılmak: 1) büyük bir istekle ve eksiksiz yapma kararıyla bir işe girişmek, 2) yardım ya da destek göreceği bir kimseyle sıkı bağ kurmak
dört göz: gözlüklü kimse
dört gözle bakmak: çok dikkatle izlemek
dört gözle beklemek: büyük bir özlemle, istekle, sabırsızlıkla yolunu gözlemek
dört köşe olmak: çok zevk almak, çok keyiflenmek
dört üstü murat üstü: her zaman keyifli, çünkü işleri hep yolunda gidiyor
dört yanı deniz kesilmek: çaresiz kalmak, hiçbir yerden yardım gelme umudu olmamak
dua almak: iyi yapılan bir işle birinin hoşnutluğunu kazanmak
duba gibi: çok şişman
dudağının ucuna gelmek: hemen söyleyecek durumda olmak
dudak bükmek: beğenmemek, küçüksemek, umursamamak
dudak dudağa: iki kişi, dudaklarını birbirine dokundurmuş durumda, dudakları birbirine değerek
dudak dudağa gelmek: iki kişi, birbirini dudaklarından öpmek; öpüşmek
dudak ısırmak: yakışıksız ya da tehlikeli bir duruma şaşmak
dudak ısırtmak: 1) hayran bırakmak, 2) hayrete düşürmek
dudak payı bırakmak: bardak ya da fincanı ağzına kadar doldurmayıp dudağın rahatça değebileceği bir boşluk bırakmak
dudak sarkıtmak: somurtmak, surat asmak, hoşnutsuzluğunu yüz çizgileriyle belli etmek
dudak tiryakisi: dumanı içine çekmeyip dışarı üfleyen sigara tiryakisi
dudu dilli: sevecen, çok konuşkan, tatlı dilli kadın
duman almak: sis kaplamak
duman altı olmak: esrar içilen yerin havasından etkilenmek
duman attırmak: üstünlüğü ya da kişisel becerisiyle başkalarını çok geride bırakmak, kötü duruma düşürmek, yıldırmak
duman etmek: dağıtmak, bozmak, yok etmek
dumanı doğru çıksın: nasıl yapıldığı önemli değil, doğru ve yöntemine uygun yapılıyor görünsün yeter, e.a. eğri baca, doğru sefer
dumanı üstünde: çok yeni (üzerinden çok zaman geçmemiş), çok taze (meyve, sebze, yiyecek )
duman olmak: 1) işi, durumu çok kötüleşmek, berbatlaşmak, 2) bir şey, bir kimse ortadan kaybolmak
durdu, durdu, turnayı gözünden vurdu:hiç telaşlanmadı, uzun süre bekledi, ama sonunda büyük bir kazanç sağladı, çok güzel bir şey elde etti
durduğu yerde: 1) emek harcamadan, 2) gereği yokken, 3) suçsuz yere, e.a. durup dururken; durduk yerde
durduk yerde: bk. durduğu yerde
dur kendime yer edeyim, bak sana neler edeyim: kendisine iyilik edene, istediği bir konuma gelmesinde yardımcı olana kötülük düşünen bir kimsenin durumu
durmuş oturmuş: 1) olgun, davranışları tutarlı,dengeli (kişi), 2) iç ve dış sorunlarını çözümlemiş, ekonomi ve siyasa yönünden rahat bir yaşam düzenine girmiş (ülke)
dur otur olmamak: yeteri kadar dinlenemeden, sürekli çalışma zorunluğu içinde olmak
durup dinlenmeden: ardı arası kesilmeden, arka arkaya, sürekli olarak
durup dururken: 1) birdenbire, ansızın, 2) gereği yokken, 3) nedeni yokken
dut gibi: çok sarhoş
dut yemiş bülbüle dönmek: neşe içinde çok konuşurken, birden sesi çıkmaz olmak
duvağına doyamamak: yeni gelinken kendi ya da kocası ölmek; kocasından ayrılmak
duvar gibi: çok sağır
duymazlıktan gelmek: duymamış gibi davranmak
duyulur duyulmaz: 1) ancak işitilebilen sesle, 2) haber öğrenildiği an
düdüğü çalmak: sevindiren, mutlu kılan bir duruma ulaşmak
düdük gibi kalmak: 1) yapayalnız, tek başına olmak, 2) zayıflamak, sıskalaşmak
düdük gibi olmak: giysi, dar dikilmiş ya da daralmış olmak
düğüm noktası: bir şeyin sonuçlanması için açıklığa kavuşturulması, çözülmesi gereken zor yanı
düğümü çözmek: anlaşılmaz bir şeyi anlaşılır duruma getirmek
düğüm üstüne düğüm vurmak: cimriliğe varacak biçimde para biriktirmek
düğün aşıyla dost ağırlamak: herkesin yararlanabileceği şeyi, hoşnut edilmesine çalışılan kimseye, ona özel hazırlanmış gibi sunmak e.a. düğün pilavıyla dost ağırlamak
düğün aşı savulduktan sonra: kolayından ve bol kazanç sağlama fırsatı kaçtıktan sonra
düğün bayram etmek: çok sevinmek, büyük sevinç duymak
düğün bizim, oyna kızım: kendi işimiz, herkesten önce biz çaba göstermeliyiz
düğün değil, bayram değil, eniştem beni neye öptü: bk. bayram değil seyran değil, eniştem beni neye öptü
düğün dernek, hep bir örnek: olayların, yapılan işlerin birbirinden farkı yok
düğüne gider zurna beğenmez; hamama girer kurna beğenmez: hiçbir şeyden hoşnut olmaz, her şeyde eleştirilecek bir yan bulur
düğün pilavıyla dost ağırlamak: bk. düğün aşıyla dost ağırlamak
düğününde kalburla su taşımak: kendisinden yardım istenen kişi eğer bekârsa, karşılık olarak düğününde ona bol bol hizmet edileceği vaadinde bulunmak
dümen çevirmek: hileye, düzene başvurmak, e.a. dalavere çevirmek
dümeni kırmak: yön değiştirmek
dümenine bakmak: koşullar ne olursa olsun kendi çıkarını gözetmek
dümen neferi: yaşıtları arasında en başarısız olan, en geride kalan, sonuncu
dümen suyundan gitmek: birine bağımlı olmak, onun tuttuğu yolu izlemek, o ne yapıyorsa benzerini yapmak
dümen yapmak: dalavereyle, hileyle birini kandırmak, aldatmaya çalışmak
dün bir, bugün iki: daha ne kadar zaman geçti ki, şunun şurasında kaç gün oldu
dün cin olmuş, bugün adam çarpıyor: daha ustalaşmadan işin hilesine kaçıyor, e.a. sıçan olmadan çuval delmek
dünden hazır: bk. dünden razı
dünden razı: hemen, seve seve kabule hazır, e.a. dünden hazır
dünkü çocuk: adam sırasına girmiş sayılsa da henüz deneyimi az, acemi, toy
dünür düşmek: bir kızı evlenmek üzere başkası için istemek
dünür gezmek: evlenecek genç için kız aramaya çıkmak
dünür gitmek: evlenecek kimse için kız istemeye gitmek
dünya âlem: herkes, bütün insanlar
dünya, başına dar olmak: çok sıkılmak, çaresizlik içinde kalmak, e.a. dünya başına yıkılmak; dünya gözüne zindan olmak
dünya başına yıkılmak: uğradığı felaket sonucu bütün umutlarını, mutluluğunu yitirmek, e.a. dünya başına dar gelmek; dünya gözüne zindan olmak
dünya bir araya gelse: bütün insanlar birleşip karşı çıksa bile (yapacağı şeye engel olamazlar)
dünyadan elini eteğini çekmek: bir yana çekilip çevresiyle ilgisini kesmek, toplumun yaşayışına katılmamak, e.a. dünyadan geçmek; dünyasından geçmek
dünyadan geçmek: bk. dünyasından elini eteğini çekmek
dünyadan haberi olmamak: çevresinde olup bitenleri bilmemek, olanlarla ilgilenmemek
dünya durdukça durasın: Tanrı uzun ömürler versin, sonsuza dek yaşa, çok yaşa
dünya evine girmek: evlenmek
dünya gözüyle: ölmeden
dünya kadar: pek çok
dünya kelâmı etmek: olup bitenleri konuşmak
dünyalar onun olmak: çok sevinmek
dünyasından geçmek: bk. dünyadan elini eteğini çekmek
dünyanın bir ucu:bk. dünyanın öbür ucu
dünyanın kaç bucak olduğunu anlamak: dünyada neler, ne gibi güçlükler olduğunu, ne dalavereler döndüğünü anlamak, insanın başına neler gelebileceğini öğrenmek, e.a. dünyayı anlamak
dünyanın öbür ucu: çok uzak bir yer, e.a. dünyanın bir ucu
dünyaya gelmek: doğmak
dünyaya getirmek: doğurmak
dünyaya gözlerini kapamak: ölmek
dünyaya kazık kakmak: çok uzun ömürlü olmak, çok yaşamak
dünyayı anlamak: bk. dünyanın kaç bucak olduğunu anlamak
dünyayı gözü görmemek: sevinçten ya da üzüntüden, başka hiçbir şeyle ilgilenememek
dünyayı haram etmek: bir yeri yaşanılmaz duruma getirmek
dünya yıkılsa umurunda değil: hiçbir şeyle ilgilenmez, olanlardan tasalanmaz, sorumsuz, kaygısız
dünyayı tozpembe görmek: bk. tozpembe görmek
dünya zindan olmak: büyük bir karamsarlık, mutsuzluk ve umutsuzluk içinde olmak, e.a. dünya gözüne zindan olmak; dünya gözüne zindan görünmek; dünya gözüne zindan kesilmek
dürbünün tersiyle bakmak: bir şeyi küçümsemek, olduğundan daha küçük, önemsiz görmek
düşe kalka: güçlükle, kimi zaman iyi, kimi zaman kötü
düşeş atmak: umulmadık ya da büyük bir başarı kazanmak
düşman ağzı: onu sevmeyen bir kimsenin, bir durumu kötü gösteren, kötüleyen, asılsız sözleri
düşman çatlatmak: iyi durumlar ve başarılarla düşmanı kıskandırmak ya da kızdırmak
düşman kesilmek: önceleri dostken, düşman olmak, düşman gibi görmek
düşte görse hayra yormamak: hiç beklemediği çok güzel bir duruma kavuşmak
düşü azmak: uykuda boşalmak, beli gelmek, atmığı akmak
düşünceye dalmak: dalgın dalgın düşünmek
düşün düşün boktur işin: düşünmekle çözümlenemeyecek kadar kötü bir durum ve daha da kötüye gidiyor, k.
düşünüp taşınmak: konuyu bütün yönleriyle incelemek, iyice düşünmek
düşüp kalkmak: 1) iki cins (kadın ile erkek) yasa ve töre dışı ilişki kurmak, 2) biriyle çok yakın arkadaşlık etmek
düttürü Leylâ: dar ve kısa giyinmiş kadın