Dil Haşlama

D

da­ğa çık­mak: eş­kı­ya­lık et­mek ya da hü­kü­me­te kar­şı gel­mek için kır­lık ye­re çe­kil­mek
da­ğa kal­dır­mak: kö­tü­lük et­mek ya da bir is­te­ği­ni ­ka­bul et­tir­mek için bi­ri­ni ya­ka­la­yıp ıs­sız bir ye­re gö­tür­mek
dağ­lar ana­sı: çok iri ka­dın
da­ğar­cı­ğı­na at­mak: bir bil­gi­yi es­ki bil­gi­le­ri­ne kat­mak, zih­ni­ne yer­leş­tir­mek
dağarcığındakini çıkarmak: hazırladığı bir sözü söylemek
da­ğar­cı­ğı yük­lü: çok bil­gi­li
da­ğar­cık­ta bir şey kal­ma­mak: her şe­yi tü­ket­mek, bi­tir­mek, har­ca­ya­cak var­lı­ğı, söy­le­ye­cek sö­zü kal­ma­mak
dağ ayı­sı: kent ya­şa­mı­na alı­şa­ma­mış, ka­ba, gör­gü­süz ki­şi, e.a. dağ­da bü­yü­müş; dağ­dan in­me; dağ­la­rın şen­li­ği (2)
dağ ba­şı: 1) kent dı­şı, ıs­sız yer, 2) dağ do­ru­ğu
dağ­da bü­yü­müş: bk. dağ ayı­sı; dağdan inme
dağ­dan ge­lip bağ­da­ki­ni kov­mak: son­ra­dan gel­di­ği bir yer­de ya da iş­te es­ki­den be­ri ora­da bu­lu­nan ve o iş­le uğ­raş­mak­ta olan ki­şi­nin ye­ri­ni, işi­ni al­ma­ya ça­lış­mak
dağdan inme: çok kaba saba kimse, e.a. dağ ayısı
dağ do­ğu­ra do­ğu­ra bir fa­re do­ğur­du: bk. dağ fa­re do­ğur­du
dağ ete­ği: dağ ya­ma­cı­nın alt ke­si­mi
dağ fa­re do­ğur­du: bü­yük yan­kı­lar uyan­dır­ması bek­le­nen ko­nu ya da uğ­raş, çok kü­çük, önem­siz bir so­nuç ver­di, e.a. dağ doğura doğura bir fare doğurdu
dağ­la­ra düş­mek: bü­yük bir üzün­tü ne­de­niy­le in­san­lar­dan ka­çar olup, ıs­sız yer­le­ri seç­mek; yalnız kalmayı yeğlemek
dağ­la­ra taş­la­ra: böy­le­si bir fe­la­ket he­pi­miz­den ırak ol­sun
dağ­lar da­yan­maz: 1) bu acı, in­sa­nı dağ ol­sa bi­le çö­ker­tir, 2) bu he­sap­sız­lık dağ ka­dar olan var­lı­ğı bi­le eri­tir, yok eder
dağ­la­rı de­vir­mek: dü­zen­li ça­lı­şa­rak bit­me­ye­cek­miş gi­bi gö­rü­nen ağır iş­le­rin üs­te­sin­den gel­mek
dağ­la­rın şen­li­ği: 1) ayı, 2) dav­ra­nış­la­rı ayı­yı anım­sa­tan, ka­ba, gör­gü­süz, ter­bi­ye­siz ki­şi
dağ­lar mi­sa­fir al­ma­ya baş­la­dı: mev­sim kış­tan çık­tı, yaz­lık yer­le­re gi­di­le­bi­lir
dağ taş: kent dı­şın­da­ki her yer, kır­sal alan tü­müy­le
da­ha iyi­si can sağ­lı­ğı: bu­lu­na­bi­le­cek­le­rin en iyi­si bu
da­ha ne­ler: bu­nu da mı du­ya­cak­tık; hiç öy­le şey olur mu
dahası var: bu konuda bilinmesi gereken başka şeyler de olacak; bu kadarla bitmiyor
da­ki­ka­sı da­ki­ka­sı­na: tam za­ma­nın­da
da­ki­ka­sı da­ki­ka­sı­na uy­maz: ruh­sal du­ru­mu sü­rek­li de­ği­şir, ne ya­pa­ca­ğı bel­li ol­maz
da­la çı­ka: bü­yük güç­lük­ler­le
da­la­ve­re çe­vir­mek: ya­lan do­lan­la giz­li­ce kö­tü, ya­sa dı­şı iş be­cer­mek
dal bu­dak sal­mak: 1) so­yu so­pu, ya­kın çev­re­si ge­niş­le­yip ya­yıl­mak, 2) bir ko­nu, ge­niş­le­dik­çe de­ği­şik açı­lar­dan kar­ma­şık bir bi­çim­ al­mak, e.a. dal kol at­mak; dal­la­nıp bu­dak­lan­mak  
dal­dan da­la kon­mak: sık sık iş, ko­nu ya da dü­şün­ce de­ğiş­tir­mek
dal­ga geç­mek: 1) işiy­le il­gi­len­me­yip baş­ka şey­ler dü­şün­mek e.a. tünel geçmek, 2) al­da­tı­cı söz­ler söy­le­ye­rek, kar­şı­sın­da­kiy­le eğ­len­mek, e.a. kafa bul­mak; matrak geçmek, 3) ge­çi­ci sev­gi iliş­ki­si kur­mak, gö­nül eğ­len­dir­mek
dal­ga­sı­na taş at­mak: dü­ze­ni­ni işi­ni boz­mak, key­fi­ni ka­çır­mak
dal­ga­ya düş­mek: ya­nıl­mak, dal­gın­lık­la unut­mak, e.a. dal­ga­ya gel­mek, a.
dal­ga­ya gel­mek: bk. dal­ga­ya düş­mek, a.
dalgınlığına gelmek: dalgınlık dolayısıyla fark edememek
dal­gın­lı­ğı­na ge­tir­mek: bi­ri­nin dal­gın anın­dan ya­rar­la­nıp ken­di is­te­ği­ni el­de et­mek
dal gi­bi kal­mak: çok za­yıf­la­mak
da­lı­na bas­mak: hoş­lan­ma­dı­ğı şey­le­ri ya­pa­rak bi­ri­ni kız­dır­mak, e.a. damarına basmak
da­lı­na bin­mek: bir kim­se­ye bir iş yap­tır­mak için mu­sal­lat ol­mak
da­lıp git­mek: dü­şün­dü­ğü ya da ha­yal kur­du­ğu sı­ra­da baş­ka bir or­tam­day­mış gi­bi dav­ran­mak
dal kol at­mak: işi­ni bü­yüt­mek; bir­çok yer­de iş ala­nı aç­mak
dal­la­nıp bu­dak­lan­mak: ger­çek ya da asıl­sız bir söz, an­la­mı ve içe­ri­ği de­ği­şe­rek ku­lak­tan ku­la­ğa ya­yıl­mak, e.a. dal bu­dak sal­mak (2)
dal­lı bu­dak­lı: ka­rı­şık bir du­rum al­mış olan, çap­ra­şık
dal­lı gül­lü: çok renk­li, can­lı
dal ta­şak: sa­kın­ma­dan, çı­rıl­çıp­lak do­laş­an kim­se, k.
dalyan gibi: boylu boslu
dal ya­rak: bu­da­la­lı­ğı yü­zün­den her za­man den­siz­lik eden kim­se, k.
da­ma çık­mak: kar­şı cin­si arar ol­mak; cin­sel is­tek­le­ri art­mak
da­ma de­mek: 1) gü­cü tü­ke­nip elin­de­ki işi da­ha ile­ri gö­tü­re­me­ye­cek du­ru­ma gel­mek, 2) bir işi so­nuç­lan­dır­mak, ba­şar­mak
da­ma­rı bok­lu: huy­suz, ge­çim­siz, uyum­suz
da­ma­rı ku­ru­sun: in­sa­nı öf­ke­len­di­ren bu kö­tü huy­la­rı yok olsun
da­ma­rı­na bas­mak: bi­ri­ni du­yar­lı ol­du­ğu bir ko­nu­da bi­le­rek kız­dır­mak, e.a. dalına basmak
da­ma­rı­na gir­mek (birinin): ona hoş gö­rün­mek, hoş­la­na­ca­ğı şey­ler ya­pa­rak ken­di­si­ni sev­dir­mek
da­ma­rı­na iş­le­mek: vaz­ge­çil­mez bi­çim­de kö­tü bir huy edin­mek, e.a. da­mar­la­rı­na iş­le­mek
da­ma­rı tut­mak: huy­suz­lu­ğu, ak­si­li­ği dep­reş­mek
da­mar­la­rı ka­bar­mak: bir hu­yu ya da duy­gu­su güç­lü bir bi­çim­de or­ta­ya çık­mak
da­mar­la­rı­na iş­le­mek: bir şey bir kim­se­de yer et­miş, vaz­ge­çil­mez bir huy du­ru­mu­na gel­miş ol­mak, b.a. da­ma­rı­na iş­le­mek
da­ma ta­şı gi­bi oy­nat­mak: sık sık bir yer­den bir ye­re gön­der­mek ya ­da ata­mak
dam­dan çar­da­ğa at­la­mak: hiç­bir man­tık ba­ğı kur­ma­dan ko­nu­dan ko­nu­ya geç­mek
dam­dan dü­şer gi­bi: bir­denbi­re ve yer­siz (söz için)
dam­ga vur­mak: iz bı­rak­mak
dam­ga ye­mek: bi­ri: kö­tü bir yar­gı­ya uğ­ra­mak
damla inmek: yüreğine inmek
Da­mok­les’in kı­lı­cı: bk. De­mok­les’in kı­lı­cı
dam üs­tün­de sak­sa­ğan, vur be­li­ne kaz­ma­yı ...der gi­bi, saç­ma sa­pan, ko­nuy­la il­gi­si ol­ma­yan söz, e.a. dam üs­tün­de sak­sa­ğan, vur be­li­ne kaz­may­nan
dam üs­tün­de sak­sa­ğan, vur be­li­ne kaz­may­nan: bk. dam üs­tün­de sak­sa­ğan, vur be­li­ne kaz­ma­yı
dam yan­dı, için­de­ki sı­çan da yan­dı: kay­bı­mız bü­yük ama ol­sun, onun­la bir­lik­te ver­di­ği ra­hat­sız­lık da yok ol­du
da­na­nın kuy­ru­ğu kop­mak: sü­rüp gi­den bir uyuş­maz­lık­tan, bek­le­nen ya da kor­ku­lan so­nuç ger­çek­leş­mek
dan­di­ni be­bek: ya­şı­na ya­kış­ma­yan dav­ra­nış­lar­da bu­lu­nan, be­bek gi­bi avu­tul­ma­sı ge­re­ken ki­şi
da­nı­şık­lı dö­vüş: ara­la­rın­da an­laş­tık­la­rı hal­de bu­nu baş­ka­la­rı­na bel­li et­me­yen­le­rin du­ru­mu
dank et­mek: bk. ka­fa­sı­na dank et­mek
da­ra dar: güç­lük­le, ucu ucu­na, son an­da, güç hal ile, an­cak, e.a. da­rı da­rı­na
da­ra düş­mek: pa­ra­sal sı­kın­tı çe­ker ol­mak, e.a. dar­da kal­mak (1)
da­ra gel­mek: bk. ace­le­ye gel­mek
da­ra ge­tir­mek: bk. ace­le­ye ge­tir­mek; sıkıştırmak; zorlamak
dar­be ye­mek: gü­cü sar­sıl­mak, et­ki­si, yet­ki­si yok edil­mek
dar bo­ğaz: so­nu­nun fe­rah­lık ola­ca­ğı umul­du­ğun­dan, sı­kın­tı­lar için­de ge­çi­ri­len dö­nem
dar­da boğ­mak: ken­di­si­ne çı­kar sağ­la­mak için, bi­ri­nin güç du­ru­mun­dan ya­rar­la­na­rak onu za­ra­ra sok­mak
dar­da kal­mak: 1) pa­ra­sal sı­kın­tı için­de bu­lun­mak, :2) her­han­gi bir ge­rek­se­me­de ola­nak­la­rı ye­ter­li ol­ma­mak
dar ge­lir­li: eli­ne bol pa­ra geç­me­yen, ge­li­ri az ve sı­nır­lı olan
dar gö­rüş­lü: ye­ni ve de­ği­şik gö­rüş­le­ri be­nim­se­me­yen, an­la­yış gös­ter­me­yen, e.a. dar kafalı
da­rı da­rı­na: bk. da­ra dar
da­rıl­ma­ca yok: sa­kın da­rıl­ma, birbirimize da­rıl­mak ol­maz
da­rı­sı ba­şı­na: ay­nı mut­lu­lu­ğu se­nin de ya­şa­ma­nı di­le­rim
da­rı­sı dost­lar ba­şı­na: ya­şa­dı­ğım bu gü­zel du­ru­ma bü­tün dost­la­rı­mın da ka­vuş­ma­sı­nı di­le­rim
dar kaç­mak: is­tek­siz bu­lun­du­ğu bir or­tam­dan ken­di­ni kur­ta­rı­ver­mek
dar ka­fa­lı: ile­ri­ci, ye­ni­lik­çi atı­lım­la­rı be­nim­se­ye­cek ye­te­nek­ten yok­sun, dü­şün­ce ve kav­ra­yı­şı kıt, an­la­yı­şı az, e.a. dar görüşlü
da­vul­cu osu­ru­ğu gi­bi ara­ya git­mek: gü­rül­tü, pa­tır­dı ara­sın­da söy­le­dik­le­ri işi­til­me­mek, dav­ra­nış­la­rı dik­ka­ti çek­me­mek, e.a. gü­rül­tü­ye git­mek; hal­laç osu­ru­ğu gi­bi ara­ya git­mek; ka­lay­cı osu­ru­ğu gi­bi ara­ya git­mek
da­vul çal­san işit­mez: 1) çok sa­ğır, 2) de­rin uy­ku­da, uy­ku­su çok ağır, 3) ken­di­ni işe ve­rin­ce baş­ka hiç­bir şey­le il­gi­len­mez
da­vul gi­bi: çok şiş ve ger­gin
da­vu­lu biz çal­dık, par­sa­yı baş­ka­sı top­la­dı: biz uğ­raş­tık, yo­rul­duk, baş­ka­sı ya­rar­lan­dı, e.a. da­vu­lu biz çal­dık, par­sa­yı el­ler top­la­dı
da­vul (şu­nun) boy­nun­da, tok­mak (bu­nun) elin­de: işi şu ya­pı­yor gi­bi gö­rü­nü­yor ama, as­lın­da bel­li et­tir­me­den bu ya­pı­yor
da­vu­lu biz çal­dık, par­sa­yı el­ler top­la­dı: bk. da­vu­lu biz çal­dık, par­sa­yı baş­ka­sı top­la­dı
da­yak ar­sı­zı: pay­lan­ma­ya, da­ya­ğa öy­le­si­ne alış­mış ki, ar­tık döv­sen de al­dı­rış et­mi­yor (ço­cuk)
da­yak at­mak: so­pay­la döv­mek, e.a. so­pa at­mak; so­pa çek­mek
dayak düşkünü: dövülmeyi hak eden, dayağa layık
da­yak ye­mek: so­pay­la dö­vül­mek, e.a. so­pa ye­mek
da­ya­lı dö­şe­li: ge­rek­li bü­tün eş­ya­sı ta­mam
da­ya­yıp dö­şe­mek: evi, oda­yı ge­rek­li bü­tün eş­ya ile dö­şe­yip do­nat­mak
da­yı­sı dü­men­de ol­mak: ka­yı­rı­cı­sı işin ba­şın­da ol­mak, e.a. mah­ke­me­de da­yı­sı ol­mak
de­di­ği çık­mak: söy­le­di­ği şey ger­çek­leş­mek; söy­le­di­ği ol­mak
de­di­ği de­dik: bk. dediği dedik, çaldığı düdük 
de­di­ği de­dik, çal­dı­ğı dü­dük: 1) her is­te­di­ği­ni yap­tı­rır, 2) ke­sin ko­nu­şur; sö­zün­den dön­mez, e.a. de­di­ği de­dik
de­di­ğin­den dı­şa­rı çık­ma­mak: sö­zü­nü din­le­mek
de­di­ği­ne gel­mek: bi­ri­nin, ön­ce ka­bul et­me­di­ği dü­şün­ce­si­ni son­ra­dan doğ­ru bu­lup ka­bul et­mek
de­fi be­lâ ka­bi­lin­den: (def’i belâ) ken­di­si­ne sı­kın­tı ve­re­ni ba­şın­dan sav­mak için
de­fi ha­cet et­mek: (def’i hacet) bü­yük abdest boz­mak; ayak­yo­lu­na git­mek, e.a. dı­şa­rı çık­mak
def­ter­den sil­mek: bi­riy­le ara­sın­da­ki ya­kın­lı­ğa son ver­mek, bi­ri­ni dost­luk­tan çı­kar­mak
def­te­ri dü­rül­mek: 1) öl­mek, öl­dü­rül­mek, 2) işi­ne son ve­ri­le­rek, ça­lış­tı­ğı yer­den uzak­laş­tı­rıl­mak
def­te­ri ka­pa­mak: üze­rin­de ça­lış­tı­ğı ko­nuy­la ar­tık il­gi­len­me­mek
def­ter tut­mak: ge­li­ri­ni, gi­de­ri­ni dü­zen­li ola­rak bir def­te­re ge­çir­mek
de­ğer biç­mek: fi­ya­tı­nı pa­ra ola­rak be­lir­le­mek ya ­da tah­min et­mek
değil a: şöyle dursun; bir yana bırak; onu bırak
de­ğir­me­nin su­yu ne­re­den ge­li­yor: dü­zen iş­le­me­si­ne iş­li­yor da ge­rek­li pa­ra na­sıl sağ­la­nı­yor
de­ğir­men ta­şı­nın al­tın­dan di­ri çı­kar: en ağır ko­şul­lar bi­le onu yıp­rat­maz, bü­tün güç­lük­le­ri yen­me­yi bi­lir
de­ğiş to­kuş: bir şey alıp, kar­şı­lı­ğın­da bir şey ver­mek, tram­pa, mü­ba­de­le, ta­kas
değ­me git­sin: bk. de­me git­sin
değ­me key­fi­ne: çok ke­yif­len­di, duy­du­ğun­dan çok zevk­len­di
deh­şe­te ka­pıl­mak: çok kork­mak
deh­şet saç­mak: or­ta­lı­ğa kor­ku ver­mek
deke düşmek: oyuna gelmek
de­kol­te ko­nuş­mak: açık sa­çık söz­ler söy­le­mek
de­li ala­ca­sı: bir­bi­riy­le uyum­suz par­lak renk­ler­den olu­şan
de­li bay­ra­ğı aç­mak: âşık ol­mak
deli bozuk: günü gününe, sözü sözüne uymayan
deli çıkmak: çok sinirlenmek
de­li di­va­ne ol­mak: bir kim­se­yi, bir şe­yi aşı­rı de­re­ce­de sev­mek; çıl­dı­ra­sı­ya tut­kun ol­mak
de­li do­lu: dav­ra­nış­la­rı, ko­nuş­ma­sı de­li­ce­si­ne, pa­ta­vat­sız
de­li fi­şek: delişmen, atak
de­li gül­lâ­bi­ci­si: bi­ri­nin taş­kın ve şı­ma­rık dav­ra­nış­la­rı­na kat­la­na­rak yü­zü­ne gül­mek be­ce­ri­si­ni gös­te­ren kim­se
de­li­ğe gir­mek: tu­tuk­lan­mak, hap­se­dil­mek
de­li­ğe tık­mak: tu­tuk­la­mak, ha­pi­sa­ne­ye koy­mak
de­lik bü­yük, ya­ma kü­çük: el­de­ki ola­nak­lar ge­re­ken­den çok az, yetersiz kalıyor, açı­ğı ka­pat­mı­yor
de­lik de­şik: de­lin­me­miş ya­nı yok; her ye­ri de­lik
de­lik de­şik et­mek: 1) bir­çok ye­rin­den bı­çak­la­mak, 2) her ya­nın­da de­lik­ler aç­mak
de­li kı­zın çe­yi­zi gi­bi: bir­bir­le­riy­le uyum­suz gi­yim ve ev eş­ya­sı
de­lik­siz uy­ku: uzun ve ara­da hiç uya­nıl­ma­yan uy­ku
de­li­li­ğe vur­mak: ken­di­ni ak­lın­dan zo­ru var­mış gi­bi gös­ter­mek
de­li­li­ği tut­mak: de­li­ce­si­ne dav­ran­mak
de­li­nin eli­ne değ­nek ver­mek: çev­re­si­ne za­rar ve­re­bi­le­cek kim­se­nin dav­ra­nış­la­rı­nı ko­lay­laş­tı­ra­cak or­tam ya­rat­mak
de­li­nin zo­ru­na bak: bu­nu an­cak bir de­li ya­pa­bi­lir
de­li ol­mak iş­ten de­ğil: bu du­rum in­sa­nı ça­re­siz­lik­ten de­li eder
de­li pös­te­ki sa­yar gi­bi: sı­kı­cı, ka­rı­şık bir iş­le uğ­raş­mak
de­li Ra­zi­ye: dav­ra­nış­la­rı de­li­ce, şı­ma­rık kız
de­li saç­ma­sı: an­lam­sız, tu­tar­sız, de­li­ce söz
de­li sa­ray­lı: gös­te­riş­li ama aca­yip giy­si­ler ve ta­kı­lar­la süs­le­nen ka­dın; rü­küş
   de­li­ye dön­mek: 1) çok se­vin­mek, 2) çok üzül­mek
dem çek­mek: 1) kuş uzun uzun öt­mek, 2) iç­ki iç­mek
de­me git­sin: an­la­tıl­ma­sı güç; an­la­ta­mam, e.a. değ­me git­sin
de­mek is­te­mek: bir dü­şün­ce­yi söy­le­mek, bir şe­yi an­lat­mak is­te­ğin­de bu­lun­mak
de­mem o de­ğil: asıl söy­le­mek is­te­di­ğim baş­ka
de­me­ye ge­tir­mek: söy­le­mek is­te­di­ği­ni do­lay­lı yol­dan an­lat­mak
de­me­ye kal­ma­mak: bir­den, he­men olu­ver­mek
de­mir al­mak: ha­re­ket ede­cek ge­mi, ça­pa­sı­nı de­niz­den çek­mek
de­mir at­mak: 1) ge­mi, ka­la­ca­ğı yer­de ça­pa­sı­nı de­ni­ze sal­mak, 2) bir kim­se bir yer­de uzun sü­re kal­mak, oyalanmak
de­mir leb­le­bi: 1) ba­şa­rıl­ma­sı çok güç iş, :2) baş edil­me­si çok güç kim­se
de­mir üze­rin­de: ha­re­ke­te ha­zır ge­mi
Demok­les’in kı­lı­cı: ki­şi­yi bas­kı al­tın­da tu­tan, her an ce­za gö­re­bi­li­rim kor­ku­su ya da ce­za gö­re­bi­lir­sin teh­di­di
dem tut­mak: uzun ez­gi­ler­de, sa­zıy­la söy­le­ye­ne, se­siy­le ça­la­na eş­lik et­mek
dem vur­mak: ya­pa­ma­ya­ca­ğı ya da ol­ma­ya­cak bir şey­den söz et­mek
den­gi den­gi­ne: her­kes ken­di­ne uy­gun olan­la
den­gi­ne ge­tir­mek: uy­gun dü­şür­mek, rast­lat­mak, e.a. pun­du­na ge­tir­mek; bi­çi­mi­ne ge­tir­mek
de­niz­de ba­lık: ele ge­çi­ril­me­si çok güç, bel­ki de ola­nak­sız
de­niz­de kum, on­da pa­ra: sa­yı­la­ma­ya­cak ka­dar pa­ra­sı var
de­niz­den bir avuç su: on­ca bü­yük bir var­lık­tan, zen­gin ola­nak­lar­dan ufa­cık bir par­ça
de­niz­den çık­mış ba­lı­ğa dön­mek: gir­di­ği ye­ni or­ta­ma ya­ban­cı­lık çek­mek
de­ni­ze açıl­mak: kı­yı­dan çok uzak­laş­mak
de­ni­ze çık­mak: ge­zi ya da av için kı­yı­dan ay­rıl­mak
de­ni­ze gir­se ku­ru­tur: çok be­ce­rik­siz, ken­di­si­ne ta­nı­nan ola­nak­la­rı ara­nır du­ru­ma ge­ti­rir
de­ni­zi ge­çip çay­da bo­ğul­mak: bü­yük güç­lük­le­ri aş­mış­ken önem­siz bir en­gel yü­zün­den ba­şa­rı­ya ula­şa­ma­mak
de­niz ke­na­rın­da ku­yu kaz­mak: bk. çay ke­na­rın­da ku­yu kaz­mak
de­niz kur­du: çok de­ne­yim­li, us­ta de­niz­ci
de­niz tut­mak: de­niz ta­şıt­la­rın­da sal­lan­tı­dan ba­şı dö­nüp, mi­de­si bu­lan­mak
den­li den­siz ko­nuş­mak: uy­gun­suz, ya­kı­şık­sız, say­gı­sız söz­ler söy­le­mek
... den ol­mak: ..... ’den yok­sun kal­mak; .....’i yi­tir­mek
der­di gü­nü: sü­rek­li dü­şün­dü­ğü, il­gi­len­di­ği, uğ­raş­tı­ğı (şey)
der­di­ne der­man ol­mak (bi­ri ya da bi­ri­nin): sı­kın­tı­sınn gi­de­ril­me­si­ni sağ­la­mak
der­di­ne düş­mek: ya­pıl­ma­sı ge­re­ken bir şe­yi ger­çek­leş­tir­me­nin yol­la­rı­nı ara­mak
der­di­ne yan­mak: çek­ti­ği üzün­tü­nün ate­şiy­le ya­nar gi­bi ol­mak
der­di­ni çek­mek: bir kim­se­nin, bir şe­yin üzün­tü­sü­ne kat­lan­mak
der­di­ni deş­mek: üzün­tü­sü­nü, acı­sı­nı ha­tır­la­tıp ye­ni­den dert­len­me­si­ne yol aç­mak
der­di­ni dök­mek: sı­kın­tı­sı­nın ne­den­le­ri­ni ay­rın­tı­la­rıy­la an­lat­mak
der­di­ni Mar­ko Pa­şa’ya an­lat: ya­kın­ma­la­rı­nı an­cak o din­ler; sorunlarını dinleyecek başka kim­se yok
de­re­be­yi ke­sil­mek: çev­re­si­ne zor­ba­lık yap­ma­ya baş­la­mak
derece almak: başarı göstererek ödül kazanmak
de­re­den te­pe­den ko­nuş­mak: ön­ce­den be­lir­len­me­miş önem­siz, rast­ge­le ko­nu­lar­dan söz et­mek, e.a. ha­va­dan su­dan ko­nuş­mak; şun­dan bun­dan ko­nuş­mak
de­re gi­bi ak­mak (kan): vü­cu­dun bir ye­ri çok ka­na­mak ya da bir sa­vaş­ta çok ki­şi öl­mek, sa­vaş çok kan­lı geç­mek
dere tepe: inişli çıkışlı yer
de­re te­pe düz git­mek: tüm en­gel­le­ri aşa­rak yol al­mak
de­re­yi gör­me­den pa­ça­la­rı sı­va­mak: olup ol­ma­ya­ca­ğı ke­sin­leş­me­miş bir iş için ya da her­han­gi bir ne­den­le ge­re­ğin­den çok ön­ce ha­zır­lan­ma­ya kal­kış­mak, e.a. çayı görmeden paçaları sıvamak
de­rin­den de­ri­ne: uzak­lar­dan, çok de­rin­den
de­rin de­rin dü­şün­mek: çı­kar yo­lu bul­mak için uzun dü­şün­ce­le­re dal­mak
de­rin­le­re dal­mak: bir ko­nu­nun ay­rın­tı­la­rı­na gir­mek
de­ri­si ke­mik­le­ri­ne ya­pış­mak: çok za­yıf­la­mak
de­ri­si­ne sığ­ma­mak: çok ki­bir­li ol­mak, çok bö­bür­len­mek
de­ri­si­ni yüz­mek< bi­ri­nin: bü­tün var­lı­ğı­nı elin­den al­mak
der­li top­lu: 1) dü­zen­li, 2) da­ğı­nık ol­ma­yan, ay­rın­tı­la­ra kaçma­yan, par­ça­la­rı ara­sın­da uyum bu­lu­nan
der­me çat­ma: de­ğer­siz ge­reç­ler­le özen­siz ola­rak ya­pıl­mış
der oğlu der: sürekli anlatır
ders al­mak: bir olay­dan de­ney ka­zan­mak, e.a. ib­ret al­mak
dert ba­ba­sı: bü­yük kü­çük her­ke­sin so­run­la­rıy­la il­gi­le­nen, çö­züm yol­la­rı öne­ren
dert be­nim ta­sa se­nin mi: sen ne kay­gı­la­nı­yor­sun, der­di, üzün­tü­sü olan be­nim
dert or­ta­ğı: 1) ay­nı der­di çe­ken­ler­den her bi­ri,:2) bir kim­se­nin sı­kın­tı­sı­nı an­lat­tı­ğı, üzün­tü­sü­nü pay­laş­tı­ğı dos­tu
dert­siz ba­şı­nı der­de sok­mak: bir so­ru­nu, sı­kın­tı­sı yok­ken, ge­rek­siz ye­re, üzün­tü ve­ren bir işe gi­riş­mek
dert yan­mak: çek­ti­ği üzün­tü­yü, sı­kın­tı­yı bir kim­se­ye sız­la­na­rak an­lat­mak
der­vi­şin fik­ri ne ise zik­ri de odur: in­san, önem ver­di­ği ta­sa­rı­la­rı­nı an­lat­mak­tan ken­di­ni ala­maz
der­ya gi­bi: çok bil­gi­li
des­tan ya­rat­mak: hep anım­sa­na­cak ola­ğa­nüs­tü kah­ra­man­lık ya da ya­rar­lık gös­te­rmek
dev adım­la­rıy­la iler­le­mek: kı­sa za­man­da bü­yük atı­lım­lar ger­çek­leş­tir­mek, üst üs­te ba­şa­rı­lar gös­ter­mek
dev ana­sı : iri ya­rı ka­dın
de­ve de­ğil ki ye­di ye­rin­den bo­ğaz­lan­sın: bir kim­se­den ya­pa­bi­le­ce­ği ka­dar öz­ve­ri bek­le­nir, faz­la­sı­nı is­te­mek hak­sız­lık olur
de­ve­de ku­lak: tü­mü­ne oran­la çok küçük bir parça                                                                                                                                                                                                                                                                           
-de­ve gör­dün mü? -ye­den öl­sün: şu ko­nu­da bir şey bi­li­yor­san ta­nık­lık eder mi­sin; ta­nık­lı­ğı bir ya­na bı­rak, ben o ko­nu­da ko­nu­şul­ma­ya kar­şı­yım
de­ve ki­ni: bit­mek bil­me­yen kin
de­ve ku­şu gi­bi (yük ta­şı­ma­ya ge­lin­ce kuş, uç­ma­ya ge­lin­ce de­ve): iki özel­li­ği olan kim­senin işten kaçma ba­ha­nesi; şu işi yap, bu du­ru­mu­ma uy­maz; pe­ki bu işi yap, o da şu du­ru­mu­ma uy­maz
de­ve nal­ban­da ba­kar gi­bi: daha önce hiç gör­me­di­ği, bil­me­di­ği bir şe­yi ya­dır­ga­ya­rak, kuş­ku­lu sey­re­der­ce­si­ne
de­ve yap­mak: baş­ka­sı­nın pa­ra­sı­na, ma­lı­na sa­hip­len­mek
de­ve­ye “boy­nun eğ­ri” de­miş­ler; “ne­rem doğ­ru ki” de­miş: işin şu­ra­sın­da yan­lış var di­yor­su­nuz; doğ­ru ye­ri yok ki
de­ve­ye hen­dek at­lat­mak: çok zor, bel­ki de ola­nak­sız bir işi yap­ma­ya ça­lış­mak
de­ve­yi ha­vu­tuy­la yut­mak: iz bı­rak­ma­ya­cak bi­çim­de bü­yük hır­sız­lık yap­mak, ya­sal ol­ma­yan yol­dan bü­yük ya­rar sağ­la­mak
dev­let düş­kü­nü: var­lık­lı iken fa­kir düş­müş soy­lu ki­şi
devlet kapısı: resmi daireler
dev­let ku­şu: umul­ma­dık bir ta­lih
de­yip de geç­mek: önem­se­me­mek, üzerinde durmamak
de­yip de geç­me­mek: önem­se­mek, üzerinde durmak
dığdığının dığdığı: uzak akraba
dı­rıl­tı çı­kar­mak: dır dır söy­le­ne­rek bez­gin­lik ya­rat­mak, ge­çim­siz­li­ğe yol aç­mak
dı­şa­rı çık­mak: bü­yük ap­tes boz­mak, e.a. de­fi ha­cet et­mek
dış güç­ler: bir ül­ke­nin eko­no­mi ve po­li­ti­ka­sı­nı olum­lu ya da olum­suz et­ki­le­ye­bi­len güç­lü dev­let­ler
dı­şı eli ya­kar, içi be­ni ya­kar: dış­tan gü­zel gö­rü­nü­şü­ne al­dan­ma, içi ber­bat­tır, e.a. dı­şı ka­lay­lı, içi alay­lı
dı­şı ka­lay­lı, içi alay­lı: bk. dı­şı eli ya­kar, içi be­ni ya­kar
dış ka­pı­nın dış man­da­lı: çok uzak ak­ra­ba, b.a. dığ­dı­ğı­nın dığ­dı­ğı
dız­dı­ğı­nın dız­dı­ğı: çok uzak iki ak­ra­ba­dan bi­ri­ne ya­kın­lı­ğı olan ve on­dan yar­dım uman, b.a. dığdığının dığdığı; dış kapının dış mandalı
di­be otur­mak: pa­ra pi­ya­sa­sın­da dü­şüş en alt dü­ze­ye in­mek, e.a. di­be vur­mak
di­be vur­mak: bk. di­be oturmak
di­bi gö­rün­mek: bir ka­bın için­de­ki şey tü­ken­mek, e.a. di­bi­ni bul­mak
di­bi kır­mı­zı mum­la mı ça­ğır­dım: özel­lik­le ça­ğır­ma­dım ki, ken­di­si gel­miş bir de hoş­nut et­me­ye uğ­ra­şı­yo­ruz
di­bi­ne da­rı ek­mek: eli­ne ge­çir­di­ği şe­yi so­nu­na ka­dar tü­ket­mek, kı­rın­tı­sı­nı bi­le bı­rak­ma­mak
di­bi­ni bul­mak: bk. di­bi gö­rün­mek
di­bi­ni tut­mak : pi­şen ye­mek ten­ce­re­nin di­bi­ne ya­pış­mak
didik didik etmek< bir yeri: eşyayı karıştırarak aramak
di­di­şip dur­mak: ge­çi­mi­ni sağ­la­mak ama­cıy­la güç ko­şul­lar­da ça­lış­mak, uğ­raş­mak
dik âlâ­sı: ge­nel­lik­le olum­suz bir du­rum ya da dav­ra­nı­şın: en be­te­ri, en bü­yü­ğü, en ha­sı
dik baş­lı: 1) ku­rum­lu, 2) bo­yun eğ­me­yen
dik dik bak­mak: ba­kış­la­rı sert sert, öf­ke­li öf­ke­li
di­ken üs­tün­de otur­mak: te­dir­gin­lik du­yu­lan bir yer­de, her an kalk­ma du­ru­mu­nu be­lir­tir ol­mak
di­ki­li ağa­cı ol­ma­mak: bk. bir di­ki­li ağa­cı ol­ma­mak
di­ki­ne git­mek: bk. bur­nu­nun di­ki­ne git­mek
di­ki­ne tı­raş: hem aşı­rı pa­lav­ra hem kar­şı­sın­da­ki­ni si­nir­len­di­re­cek içe­rik­te
di­kiş kal­dı: ne­re­de ise, az da­ha
di­kiş oku­ma­sı: Çin­ge­ne kav­ga­la­rı­nın en uzun ve en ağ­za alın­maz te­ker­le­me­si
di­kiş tut­tu­ra­ma­mak: bir iş­te ya da bir yer­de uzun sü­re kal­ma­yı ba­şa­ra­ma­mak
di­kiz et­mek: sez­dir­me­den bak­mak, gö­zet­le­mek
dik ka­fa­lı: inat­çı, bü­yük sö­zü din­le­me­yen, bil­di­ğin­den dön­me­yen
dik­ka­te al­mak: göz önün­de bu­lun­dur­mak, he­sa­ba kat­mak, ola­bi­le­ce­ği dü­şün­mek
dik­kat ke­sil­mek: bü­tün dik­ka­ti­ni bir şey üze­rin­de top­la­mak
dil ağız ver­me­mek: has­ta, ko­nu­şa­maz du­rum­da ol­mak
dil bir ka­rış: suç­lu ol­du­ğu hal­de say­gı­sız­ca kar­şı­lık­lar ve­ren
dil çı­kar­mak: alay et­mek
dil­den di­le do­laş­mak: her­kes­çe ko­nu­şu­lur ol­mak
dil dök­mek: kan­dır­mak, inan­dır­mak ya da ya­ran­mak için kar­şı­sın­da­ki­nin ho­şu­na gi­de­cek söz­ler söy­le­mek
dil ebe­si: şa­ka­lı söz­ler söy­le­yen, ko­nuş­kan, e.a. laf ebe­si
di­le düş­mek: hak­kın­da kö­tü şey­ler söy­len­mek, e.a. dil­le­re düş­mek
di­le gel­mek: 1) di­le düş­mek, 2) sus­kun­lu­ğu bı­ra­kıp ko­nuş­ma­ya baş­la­mak
di­le ge­tir­mek: 1) hak­kın­da de­di­ko­du baş­lat­mak, 2) su­san bi­ri­ni ko­nuş­tur­mak, 3) bir du­rum ya da ola­yı: be­lirt­mek, an­lat­mak, açık­la­mak, ifa­de et­mek
di­le ko­lay: an­la­tıl­ma­sı ko­lay, ama ya­pıl­ma­sı ya da kat­la­nıl­ma­sı çok güç
di­len­ci ça­na­ğı: için­de her şey­den bi­raz bu­lu­nan
dilenci vapuru: bütün iskelelere uğrayarak sefer yapan vapur
di­len­ci­ye hı­yar ver­miş­ler, eğ­ri di­ye be­ğen­me­miş: hem yardıma gereksinim duyuyor, hem ya­pı­lan yar­dı­mı kü­çüm­sü­yor
di­le­ne­mez di­len­ci: yok­sul­lu­ğa düş­tü­ğü hal­de du­ru­mu­nu kim­se­ye aça­ma­yan ki­şi
di­le ver­mek: giz­li kal­ma­sı ge­re­ke­ni her­ke­se yay­mak
di­li açıl­mak: ko­nu­şur ol­mak, ko­nuş­ma­ya baş­la­mak, e.a. di­li çö­zül­mek
di­li ağır­laş­mak: has­ta­lı­ğı ne­de­niy­le­ güç­lük­le ko­nu­şur ol­mak
di­li alış­mak: bir söz­cük di­lin­de yer et­mek
di­li bir ­ka­rış dı­şa­rı çık­mak: su­sa­mak­tan ya da koş­mak­tan, yü­rü­mek­ten güç­süz kal­mak, yo­rul­mak
di­li çal­mak: ko­nuş­ma­sı baş­ka bir di­lin özel­lik­le­ri­ni ta­şı­mak
di­li çö­zül­mek : bk. di­li açıl­mak
di­li da­ma­ğı ku­ru­mak: çok su­sa­mak, e.a. di­li da­ma­ğı­na ya­pış­mak
di­li da­ma­ğı­na ya­pış­mak: bk. di­li da­ma­ğı ku­ru­mak
di­li do­laş­mak: kor­ku, he­ye­can, has­ta­lık, utan­gaç­lık, sar­hoş­luk gi­bi ne­den­ler­le söy­le­ye­ce­ği şe­yi şa­şı­ra­rak ka­rış­tır­mak
di­li dön­dü­ğü ka­dar: an­lat­ma gü­cü el­ver­di­ği oran­da
di­li dön­me­mek: söz­cük­le­ri doğ­ru söy­le­ye­me­mek
di­li en­se­sin­den çe­kil­sin: bık­tı­ra­cak ka­dar ko­nu­şan ve kö­tü söz­ler söy­le­yen için: di­le­rim di­li söz ara­cı ol­ma gü­cü­nü yi­tir­sin
di­li gö­tü­ne kaç­mak: azar­la­nın­ca su­sup otur­mak, k.
di­li kı­lıç­tan ke­sin: çok ağır ve kı­rı­cı ko­nu­şu­yor
dil ile ta­rif olun­maz: bi­li­nen söz­ler an­lat­ma­ya yet­mez
di­lin­den dü­şür­me­mek: sık sık an­mak, sü­rek­li ola­rak ay­nı ki­şi­nin ya da şe­yin sö­zü­nü et­mek
di­lin­den kur­tu­la­ma­mak: sü­rek­li ola­rak, bir kim­se­nin si­tem­le­ri­ne, eleş­ti­ri­sine, iğ­ne­le­me­le­ri­ne uğ­ra­mak
di­lin­de tüy bit­mek: ay­nı şe­yi tek­rar tek­rar söy­le­mek­ten, anlatmaktan bı­kıp usan­mak
di­li­ne do­la­mak: 1) her fır­sat­ta ay­nı şe­yi söy­ler ol­mak, :2) bir kim­se­yi her yer­de kö­tü­le­yip dur­mak
di­li­ne ki­ra is­te­mek: bk. ağ­zı­na ki­ra is­te­mek
di­li­ni bağ­la­mak: bir kim­se­yi her­han­gi bir ne­den­le ko­nuş­maz, ko­nu­şa­maz du­ru­ma ge­tir­mek, sus­mak zo­run­da bı­rak­mak
di­li­ni değ­dir­me­mek: 1) o ye­me­ği sev­me­mek, :2) hiç ye­me­mek, uzun sü­re­dir bir şey ye­me­miş ol­mak
di­li­ni eşek arı­sı sok­sun< böy­le ho­şa git­me­ye­cek şey­ler söy­le­ye­cek­sen, kö­tü ko­nu­şa­cak­san, sözcükleri yanlış kullanacaksan, dilbilgisi kurallarına uymayacaksan
di­li­ni fa­re mi ye­di: bk. di­li­ni ke­di mi ye­di
di­li­ni ke­di mi ye­di: ne­den ko­nuş­mu­yor­sun, e.a. di­li­ni fa­re mi ye­di; di­li­ni mi yut­tun
di­li­ni kes­mek: se­si­ni ke­sip otur­mak, sus­mak
di­li­ni mi yut­tun: bk. fi­li­ni ke­di mi ye­di
di­li­nin al­tın­da bir­şey ol­mak: ko­nuş­ma­sın­dan, bir şey­le­ri açık­ça söy­le­ye­me­di­ği an­la­şıl­mak
di­li­nin ce­za­sı­nı çek­mek: ba­şı­na ge­len­le­re öl­çü­süz, dü­şün­ce­siz ko­nuş­ma­sı ne­den ol­mak, e.a. di­liy­le be­laya uğ­ra­mak
di­li­nin ucu­na gel­mek: tam söy­le­ye­cek­ken vaz­geç­mek
di­li­nin ucun­da ol­mak: anım­sar gi­bi ol­du­ğu söz­cü­ğü bir tür­lü tam çı­ka­ra­ma­mak
di­li­ni tut­mak: söy­le­ye­ce­ği sö­zün so­nu­nu dü­şün­mek; rast­ge­le söz söy­le­mek­ten sa­kın­mak
di­lin ke­mi­ği yok: in­san doğ­ru ya da yan­lış her şe­yi söy­le­ye­bi­lir
di­li ol­sa da söy­le­se: şu can­sız ne gü­zel şey­le­re ta­nık ol­du, ama ko­nu­şa­ma­dı­ğı için an­la­ta­mı­yor
di­li pa­buç ka­dar: ver­di­ği kar­şı­lık­lar say­gı­sız­ca ve gö­nül kı­rı­cı
di­li pas­lan­mak: ko­nuş­ma­ya ko­nuş­ma­ya bil­di­ği ya­ban­cı di­li unu­tur ol­mak, akı­cı bir bi­çim­de ko­nu­şa­ma­mak
di­li tu­tuk: ser­best­çe, ko­lay­lık­la ko­nu­şa­ma­yan
di­li tu­tul­mak: kor­ku, şaş­kın­lık ya da se­vinç gi­bi ne­den­ler­le ne di­ye­ce­ği­ni bi­le­me­mek
di­li uza­mak: ön­ce­le­ri say­gı­lı iken, ile­ri ge­ri ko­nu­şur ol­mak
di­li uzun: yü­zü­ne ya da ar­ka­sın­dan ko­nuş­tu­ğu kim­se­le­ri in­ci­te­cek söz­ler söy­le­yen
di­li var­ma­mak: kö­tü, üzü­cü bir şe­yi söy­le­me­yi doğ­ru bul­ma­mak, gön­lü ra­zı ol­ma­mak
di­liy­le be­la­ya uğ­ra­mak: bk. di­li­nin ce­za­sı­nı çek­mek
di­liy­se sok­mak: in­ci­ti­ci söz­ler söy­le­mek­ten ka­çın­ma­mak
di­liy­le ya­ka­lan­mak: suç­lu ol­du­ğu­nu ken­di ko­nuş­ma­sıy­la açı­ğa vur­mak, kendini ele vermek
di­li zi­fir: gö­nül kı­rı­cı,üzücü söz­ler söy­le­yen
dil­ler­de do­laş­mak: her yer­de on­dan söz edil­mek
dil­le­re des­tan ol­mak: üs­tün ni­te­li­ği halk ara­sın­da ya­yıl­mak, her yer­de an­la­tıl­mak
dil­le­re düş­mek: bk. di­le düş­mek
dil­li dü­dük: duy­du­ğu­nu her­ke­se ya­yan
dil otu ye­miş: ko­nuş­kan, dur­ma­dan ko­nu­şan
dil pe­r­sen­gi: ko­nu­şur­ken sık sık yi­ne­le­nen söz, yer­li yer­siz yi­ne­le­nen söz­cük
dil uzat­mak: bir kim­se ya da bir şey için say­gı­sız­ca ko­nuş­mak, kö­tü­le­mek
dil ya­ra­sı: 1) kö­tü, ağır bir sö­zün gö­nül­de bı­rak­tı­ğı kır­gın­lık, içe çöken burukluk, 2) bir ola­yın gö­nül­de bı­rak­tı­ğı de­rin acı
Dim­yat’a pi­rin­ce gi­der­ken ev­de­ki bul­gur­dan ol­mak: da­ha iyi­si­ni el­de ede­yim der­ken elin­de­ki­ni de yi­tir­mek
din­den iman­dan çık­mak: di­nin ya­sak­la­dı­ğı kü­für­le­ri ede­cek ka­dar öf­ke­len­mek
din­den iman­dan ol­mak: di­ni inan­cı­nı yi­tir­mek
di­ni bir uğ­ru­na: din kar­deş­li­ği yo­lu­na
di­ni bü­tün: din­dar, di­nin buy­ruk­la­rı­nı ek­sik­siz ye­ri­ne ge­ti­ren
di­nim hak­kı için: di­ni­mi ta­nık tu­ta­rım
di­ni­ne yan­dı­ğım: ola­cak şey de­ğil; bu na­sıl ya­pı­lır; gel­di bi­zi bul­du
dip bu­cak: gö­ze çarp­ma­yan yer, kı­yı kö­şe
dip do­ruk :baş­tan aşa­ğı, dip­ten te­pe­ye ka­dar, bü­tü­nüy­le
dip­siz ki­le, boş am­bar: on­ca ça­lış­ma bo­şu­na, ele ge­çen bir şey yok
dip­siz tes­ti: tu­tum­suz, pa­ra mal bir ta­raf­tan ge­li­yor öbür ta­raf­tan gi­di­yor; eli­ne ge­çen pa­ra­yı he­sap­sız­ca har­cı­yor
di­rek di­rek ba­ğır­mak: sa­kın­ma­dan, çe­kin­me­den ba­ğı­ra ça­ğı­ra ko­nuş­mak
direksiyon sallamak: motorlu taşıt kullanmak, a.
dir­he­mi­ni yi­yen it ku­du­rur: öy­le­si­ne ağır ko­nuş­tu ki; söz­le­ri öy­le acıy­dı ki
dir­lik dü­zen­lik: bir ara­da ya­şa­yan­lar­da, top­lum­sal ya­şam­da: gü­ven, sev­gi, iyi ge­çin­me
dir­sek çe­vir­mek: da­ha ön­ce iş bir­li­ği yap­tı­ğı ki­şi­ye so­ğuk dav­ra­na­rak ken­di­sin­den uzak­laş­tır­mak, e.a. yüz çe­vir­mek
dir­sek te­ma­sı: çı­kar sağ­la­ya­ca­ğı ki­şi­le­re ya­kın ol­mak
dis­kur çek­mek: nu­tuk atar gi­bi ko­nuş­mak
diş bi­le­mek: hınç­lı ol­du­ğu­nu bel­li et­mek­ten çe­kin­me­mek; kö­tü­lük yap­mak, öç almak için fır­sat kol­la­dı­ğı­nı du­ru­muy­la bel­li et­mek, e.a. diş gı­cır­dat­mak
di­şe diş: ne za­rar ge­le­cek­se, ay­nı za­ra­rı ver­me­ce­si­ne; ya­pı­la­na ay­nı şe­yi ya­pa­rak ya­nıt ver­mek
di­şe do­ku­nur: işe ya­rar, önem­li, be­lir­til­me­ye de­ğer
diş ge­çi­re­me­mek: buy­ru­ğu al­tı­na al­ma­ya, sö­zü­nü din­let­me­ye gü­cü yet­me­mek
diş gı­cır­dat­mak: bk. diş bi­le­mek
diş gös­ter­mek: güç­lü ol­du­ğu­nu, sal­dı­rı­ya ge­çe­bi­le­ce­ği­ni du­ru­muy­la bel­li et­mek, teh­dit et­mek
di­şi gı­cır­da­mak: çok be­ğen­di­ği şe­ye kar­şı için­de güç­lü bir el­de et­mek is­te­ği duy­mak
di­şi ku­şu dö­kül­mek: yi­yip içe­mez, cin­sel iliş­ki­ye gi­re­mez ol­mak; yaş­lan­mak, ih­ti­yar­la­mak
di­şin­den, tır­na­ğın­dan ar­tır­mak: ge­rek­si­nim duy­du­ğu bir­çok şe­yi al­ma­ya­rak pa­ra bi­rik­tir­mek, tutumlu davranmak
di­şi­ne gö­re: gü­cü­nün ye­te­bi­le­ce­ği bir du­rum­da, tam onun ya­pa­bi­le­ce­ği
di­şi­nin ko­vu­ğu­na git­me­mek: çok az bir yi­ye­cek, doy­ma­sı­na yet­me­mek
di­şi­ni sık­mak: dar­lı­ğa, sı­kın­tı­ya da­yan­ma ça­ba­sı gös­ter­mek
di­şi­ni tır­na­ğı­na tak­mak: çok zor ko­şul­la­ra, sı­kın­tı­la­ra kar­şın bü­tün gü­cü­nü kul­la­na­rak ça­lış­mak
diş ki­ra­sı: 1) es­ki­den sa­ray­da ya da zen­gin ev­le­rin­de, if­ta­ra çağ­rı­lan fa­kir­le­re ye­mek­ten son­ra ve­ri­len harç­lık, 2) bir kim­se­nin, eme­ği kar­şı­lı­ğın­da hak et­ti­ğiy­le ye­tin­me­yip, faz­la­dan sağ­la­dı­ğı çı­kar
diş­le­ri­ni dök­mek: kav­ga­da bi­ri­nin diş­le­ri­nin kı­rıl­ma­sı­na ne­den ol­mak
diş­le­ri­ni sök­mek: kö­tü­lük ede­me­ye­cek du­ru­ma ge­tir­mek
diş­li tır­nak­lı: sö­zü­nü ge­çi­ren, sal­dır­gan
di­van dur­mak (es­ki­den, say­gı gös­te­ri­len bü­yük bir kim­se ka­tın­da): el­le­ri­ni göğ­sü üze­rin­de ka­vuş­tu­rup ayak­ta dur­mak, e.a. el pen­çe di­van dur­mak
di­va­ne ol­mak: bk. de­li di­va­ne ol­mak
di­va­ne­si ol­mak: bir şe­ye çok düş­kün ol­mak
di­va­ne­ye dön­mek: çok üzül­mek, derinden tasalanmak
di­ye­ce­ği ol­ma­mak (o konuda): söy­le­ye­cek sö­zü, ile­ri sü­re­cek dü­şün­ce­si bu­lun­ma­mak
di­ye­cek yok: eleş­ti­ri­le­cek bir ya­nı yok, ku­sur­suz, e.a .laf yok; söz yok
diz bo­yu: di­ze ka­dar de­rin­lik­te
diz çök­mek: 1) diz­le­ri­ni ye­re ko­ya­rak otur­mak, 2) di­ze gel­mek
diz di­ze: kar­şı­lık­lı bir­bi­ri­ne çok ya­kın otur­mak
di­ze gel­mek: kar­şı koy­ma gü­cü­nü yi­tir­mek; güç­lü­nün buy­ru­ğu­nu ka­bul eder ol­mak, e.a. diz çökmek (2)
di­ze ge­tir­mek: ken­di­si­ne kar­şı ge­le­ni ye­ne­rek, onu buy­ru­ğu­na uya­cak du­ru­ma ge­tir­mek
diz­gi­ni ele al­mak: bk. diz­gin­le­ri ele al­mak
diz­gi­ni­ne çarp­mak: bir kim­se­yi sert söz­ler­le uya­ra­rak doğ­ru yo­la yö­nelt­mek
diz­gi­ni­ni çek­mek: bi­ri­nin aşı­rı dav­ra­nış­la­rı­nı en­gel­le­mek
diz­gi­ni­ni kıs­mak: üze­rin­de­ki bas­kı­yı ar­tı­rı­cı ön­lem­ler al­mak, yet­ki­si­ni da­ralt­mak
diz­gin­le­ri ele al­mak: yö­ne­ti­me ken­di­si geç­mek, e.a. diz­gi­ni ele al­mak
diz­gin­le­ri gev­şet­mek: bi­ri­nin üze­rin­de­ki bas­kı­yı azalt­mak
diz­gin­le­ri sa­lı­ver­mek: bas­kı al­tın­da tut­tu­ğu bi­ri­ni ba­şı­boş bı­rak­mak, yö­ne­ti­mi gev­şet­mek
di­zi­ni döv­mek: çok piş­man ol­mak
di­zi­nin ba­ğı çö­zül­mek: bk. diz­le­ri­nin ba­ğı çö­zül­mek
di­zi­nin di­bi: ya­nı ba­şı
diz­le­ri ke­sil­mek: der­man­sız­lık­tan, yü­rür­ken ça­buk yo­rul­mak
diz­le­ri­ne ka­pan­mak: bir şey di­le­di­ği kim­se önün­de çok kü­çül­mek, yal­var­mak
diz­le­ri­nin ba­ğı çö­zül­mek: kor­ku­dan ayak­ta du­ra­ma­ya­cak du­ru­ma gel­mek
diz üs­tü: diz­le­ri yer­de
dob­ra dob­ra: kim­se­den, hiç­bir şey­den çe­kin­me­den, sö­zü­nü sa­kın­ma­dan, açık­ça ko­nuş­mak
doğ­du­ğu­na ina­nıp öl­dü­ğü­ne inan­ma­mak: za­rar­lı ya­nı da ola­bi­le­cek bir ko­nu­nun sa­de­ce ya­ra­rı­nı ka­bul et­mek
doğ­du­ğu­na piş­man: bk. ana­sın­dan doğ­du­ğu­na piş­man
doğ­du­ğu­na piş­man et­mek: bk. ana­sın­dan doğ­du­ğu­na piş­man et­mek
doğ­ma­mış oğ­la­na don biç­mek: or­ta­da ol­ma­yan bir şey ya da so­nu be­lir­siz bir du­rum için ha­zır­lık yap­mak
doğ­ru­cu Da­vut: her şe­yin doğ­ru­su­nu söy­le­me­yi huy edin­miş kim­se
doğ­ru doğ­ru dos­doğ­ru: en doğ­ru­su şu ki
doğ­ru dur­mak: 1) dik dur­mak, 2) us­lu dur­mak
doğ­ru dü­rüst: ku­sur­suz, yan­lış­sız, tam is­te­nil­di­ği gi­bi
doğru oturmak: uslu durmak, e.a. doğru durmak (2)
do­ğum kont­ro­lü: do­ğum­la­rı sı­nır­lan­dır­ma ve is­te­me­ye­rek ge­be kal­ma­yı ön­le­me si­ya­sa­sı ve bu si­ya­sa­yı uy­gu­la­ma yön­tem­le­ri
dok­san ka­pı­nın ipi­ni çek­mek: bir­çok ye­re uğ­ra­mak, e.a. sek­sen ka­pı­nın ipi­ni çek­me; kırk ka­pı­nın ipi­ni çek­mek
do­kuz ayın çar­şam­ba­sı bir ara­ya gel­mek: ay­nı za­ma­na rast­la­yan iş­ler yü­zün­den sı­kı­şık bir du­rum oluş­mak
do­kuz ba­ba­lı: bir­çok er­kek­le dü­şüp kal­kan bir ana­dan doğ­ma
dokuz canlı: çok sağlam, kolay kolay ölmeyen
do­kuz do­ğur­mak: me­rak­la, he­ye­can­la, sa­bır­sız­lık­la bek­le­mek ya da bir işi so­na er­dir­mek
do­kuz kö­rün bir dey­ne­ği: ya­kın­la­rı­nın ya da bir­çok ki­şi­nin tek yar­dım­cı­sı, tek da­ya­na­ğı; ken­di­sin­den yar­dım bek­le­nen tek ki­şi
do­kuz köy­den ko­vul­muş: or­tam­la uyuş­ma­yan dav­ra­nış­la­rı ne­de­niy­le bir­çok yer­de ya da iş­te ba­rı­na­ma­mış (ki­şi)
do­kuz ök­süz­le bir ma­ğa­ra­ya mı ka­pan­dı: ne­den ya­kı­nıp du­ru­yor ki, ba­şın­da böy­le bir ge­çim der­di mi var
do­kuz yor­gan es­kit­mek: çok ya­şa­mak, uzun ömür­lü ol­mak
do­la­ba gir­mek: bk. oyu­na gel­mek
do­la­bı bo­zul­mak: kur­du­ğu iş dü­ze­ni dağılmak
do­lap bey­gi­ri gi­bi dö­nüp dur­mak: sı­kı­cı bir or­tam­da sü­rek­li ay­nı zor işi yap­mak
do­lap çe­vir­mek: hi­le ve da­la­ve­re ile iş yap­mak
dol­du­ru­şa gel­mek: baş­ka­sı için kö­tü dü­şü­ne­cek, ona kö­tü­lük ya­pa­cak du­ru­ma ge­ti­ril­mek, e.a. dol­mu­şa gel­mek
dol­ma yut­mak: ka­nıp al­dan­mak
dol­mu­şa gel­mek: bk. dol­du­ru­şa gel­mek
dol­muş yap­mak: ara­ba ya da ka­yı­ğa te­ker te­ker yol­cu alıp do­lun­ca yo­la çık­mak; bu işi mes­lek edin­mek
do­lu diz­gin: 1) diz­gi­ni­ni gev­şe­tip atı son hız­la koş­tu­ra­rak, 2) bir ola­yı ken­di­ni onun hı­zı­na kap­tı­ra­rak ya­şa­mak
do­lu­ya koy­dum al­ma­dı, bo­şa koy­dum dol­ma­dı: tüm se­çe­nek­le­ri de­ne­dim, yi­ne de bu güç du­rum­dan kur­tu­la­ma­dım
do­muz­dan kıl çek­mek: bk. do­muz­dan kıl ko­par­mak
do­muz­dan kıl ko­par­mak: eli sı­kı üs­te­lik se­vim­siz bir zen­gin­den bir şey ala­bil­mek, e.a. do­muz­dan kıl çek­mek
domuz gibi: kötü huylu, hain
do­na çek­mek: ha­va,­ su­la­rı don­du­ra­cak ka­dar so­ğu­mak
don çö­zül­mek: ha­va ısı­nıp buz­lar eri­me­ye baş­la­mak
don göm­lek: üze­rin­de sa­de­ce do­nu ve göm­le­ği var de­ni­le­cek ka­dar so­yun­muş du­rum­da
do­nu­na dol­dur­mak: bü­yük ap­te­si­ni do­nu­na et­mek
donup kalmak: şaşırıp bir süre ne yapacağını, ne diyeceğini bilememek, donakalmak
dos­ta düş­ma­na kar­şı: dost­la­ra üzün­tü ver­me­mek, düş­man­la­rı da se­vin­dir­me­mek için
dost ka­zı­ğı: iş or­tak­lı­ğın­da ya da alış­ve­riş­te dost bi­li­nen ki­şi­den ge­len za­rar
dost­lar alışveriş­te gör­sün: iş ya­pı­yo­ruz ama bir şey ka­zan­dı­ğı­mız yok, amaç ta­nı­dık­lar boş otu­ru­yor de­me­sin
dost­lar ba­şı­na: bk. da­rı­sı dost­lar ba­şı­na
dost­lar ba­şın­dan ırak: dost­la­rı­mın böy­le kö­tü bir du­ru­ma düş­me­me­si­ni di­le­rim
dost­lar şe­hit biz ga­zi: baş­ka­la­rı­nın öz­ve­ri­siy­le sağ­la­nan ba­şa­rı­dan biz ya­rar­la­na­lım ben­cil­li­ğin­de olan kim­se­le­rin tu­tu­mu
dost tut­mak< er­kek ya da ka­dın: ev­li­lik dı­şı iliş­ki kur­mak
do­yu­ma ulaş­mak: bo­şal­mak, or­gazm ol­mak
do­yum­luk de­ğil ta­dım­lık: ik­ram et­ti­ğim şey faz­la de­ğil, yi­yin­ce bel­ki doy­ma­ya­cak­sı­nız ama ta­dı­na bak­mış olur­su­nuz
do­yum ol­ma­mak: ta­dı­na do­yul­ma­mak
do­zu­nu ka­çır­mak: aşı­rı git­mek, öl­çü­yü aş­mak
dö­ke sa­ça: özen­siz, dik­kat­siz
dö­kü­lüp sa­çıl­mak: 1) so­yun­mak, çok açıl­mak, 2) bir şey uğ­ru­na coşkuyla ve ge­re­ğin­den çok pa­ra har­ca­mak
dö­küm yap­mak: ben­zer tür­ler­den ne ka­dar ol­du­ğu­nu say­mak
dö­küp saç­mak: da­ğıt­mak, zi­yan et­mek
döl al­mak: cins bir hay­van­dan iyi cins yav­ru el­de et­mek
dön­dü­rüp do­laş­tır­mak: söy­le­ye­ce­ği­ni do­lay­lı yol­dan an­lat­mak
dö­ner ta­şı, öter ku­şu ol­ma­mak: ma­lı mül­kü, ço­luk ço­cu­ğu bu­lun­ma­mak
dö­nüm nok­ta­sı: bir de­ği­şi­min sağ­lan­dı­ğı ge­çiş za­ma­nı
dö­nüp do­laş­mak: değişik yerlerde uzun sü­re gez­mek
dört ayak üs­tü­ne düş­mek: teh­li­ke­li bir du­rum­dan hiç za­rar gör­me­den kur­tul­mak
dört ba­şı ma­mur: hiç­bir ge­rek­si­ni­mi ol­ma­yan, ek­sik­siz, tam, ku­sur­suz, her ba­kım­dan is­te­nil­di­ği gi­bi
dört bir ta­raf: her yan, bü­tün çev­re, çe­pe­çev­re
dört dön­mek: bir iş yap­mak için te­laş­la ora­ya bu­ra­ya koş­mak
dört dört­lük: tam, ku­sur­suz, mü­kem­mel
dört du­var ara­sın­da: ev­de, ka­pa­lı bir yer­de
dört el­le sa­rıl­mak: 1) bü­yük bir is­tek­le ve ek­sik­siz yap­ma ka­ra­rıy­la bir işe gi­riş­mek, 2) yar­dım ya da des­tek gö­re­ce­ği bir kim­sey­le sı­kı bağ kur­mak
dört göz: göz­lük­lü kim­se
dört göz­le bak­mak: çok dik­kat­le iz­le­mek
dört göz­le bek­le­mek: bü­yük bir öz­lem­le, is­tek­le, sa­bır­sız­lık­la yo­lu­nu göz­le­mek
dört kö­şe ol­mak: çok zevk al­mak, çok ke­yif­len­mek
dört üs­tü mu­rat üs­tü: her za­man ke­yif­li, çün­kü iş­le­ri hep yo­lun­da gi­di­yor
dört ya­nı de­niz ke­sil­mek: ça­re­siz kal­mak, hiç­bir yer­den yar­dım gel­me umu­du ol­ma­mak
dua al­mak: iyi ya­pı­lan bir iş­le bi­ri­nin hoş­nut­lu­ğu­nu ka­zan­mak
duba gibi: çok şişman
du­da­ğı­nın ucu­na gel­mek: he­men söy­le­ye­cek du­rum­da ol­mak
du­dak bük­mek: be­ğen­me­mek, kü­çük­se­mek, umur­sa­ma­mak
du­dak du­da­ğa: iki ki­şi, du­dak­la­rı­nı bir­bi­ri­ne do­kun­dur­muş du­rum­da, dudakları birbirine değerek
du­dak du­da­ğa gel­mek: iki kişi, birbirini dudaklarından öpmek; öpüşmek
du­dak ısır­mak: ya­kı­şık­sız ya da teh­li­ke­li bir du­ru­ma şaş­mak
du­dak ısırt­mak: 1) hay­ran bı­rak­mak, 2) hay­re­te dü­şür­mek
du­dak pa­yı bı­rak­mak: bar­dak ya da fin­ca­nı ağ­zı­na ka­dar dol­dur­ma­yıp du­da­ğın ra­hat­ça de­ğe­bi­le­ce­ği bir boş­luk bı­rak­mak
du­dak sar­kıt­mak: so­murt­mak, su­rat as­mak, hoş­nut­suz­lu­ğu­nu yüz çiz­gi­le­riy­le bel­li et­mek
du­dak tir­ya­ki­si: du­ma­nı içi­ne çek­me­yip dı­şa­rı üf­le­yen si­ga­ra tir­ya­ki­si
du­du dil­li: sevecen, çok ko­nuş­kan, tat­lı dil­li ka­dın
du­man al­mak: sis kap­la­mak
du­man al­tı ol­mak: es­rar içi­len ye­rin ha­va­sın­dan et­ki­len­mek
du­man at­tır­mak: üs­tün­lü­ğü ya da ki­şi­sel be­ce­ri­siy­le baş­ka­la­rı­nı çok ge­ri­de bı­rak­mak, kö­tü du­ru­ma dü­şür­mek, yıl­dır­mak
du­man et­mek: da­ğıt­mak, boz­mak, yok et­mek
du­ma­nı doğ­ru çık­sın: na­sıl ya­pıl­dı­ğı önem­li de­ğil, doğ­ru ve yön­te­mi­ne uy­gun ya­pı­lı­yor gö­rün­sün ye­ter, e.a. eğ­ri ba­ca, doğ­ru se­fer
du­ma­nı üs­tün­de: çok ye­ni (üze­rin­den çok za­man geç­me­miş), çok ta­ze (mey­ve, seb­ze, yi­ye­cek )
du­man ol­mak: 1) işi, du­ru­mu çok kö­tü­leş­mek, ber­bat­laş­mak, 2) bir şey, bir kim­se or­ta­dan kay­bol­mak
dur­du, dur­du, tur­na­yı gö­zün­den vur­du:hiç te­laş­lan­ma­dı, uzun sü­re bek­le­di, ama so­nun­da bü­yük bir ka­zanç sağladı, çok gü­zel bir şey el­de et­ti
dur­du­ğu yer­de: 1) emek har­ca­ma­dan, 2) ge­re­ği yok­ken, 3) suç­suz ye­re, e.a. du­rup du­rur­ken; dur­duk yer­de
dur­duk yer­de: bk. dur­du­ğu yer­de
dur ken­di­me yer ede­yim, bak sa­na ne­ler ede­yim: ken­di­si­ne iyi­lik ede­ne, is­te­di­ği bir ko­nu­ma gel­me­sin­de yar­dım­cı ola­na kö­tü­lük dü­şü­ne­n bir kim­se­nin du­ru­mu
dur­muş otur­muş: 1) ol­gun, dav­ra­nış­la­rı tu­tar­lı,den­ge­li (ki­şi), 2) iç ve dış so­run­la­rı­nı çö­züm­le­miş, ekonomi ve siyasa yönünden ra­hat bir ya­şam dü­ze­ni­ne gir­miş (ül­ke)
dur otur ol­ma­mak: ye­te­ri ka­dar din­le­ne­me­den, sü­rek­li ça­lış­ma zo­run­lu­ğu için­de ol­mak
du­rup din­len­me­den: ar­dı ara­sı ke­sil­me­den, ar­ka ar­ka­ya, sü­rek­li ola­rak
du­rup du­rur­ken: 1) bir­den­bi­re, an­sı­zın, 2) ge­re­ği yok­ken, 3) ne­de­ni yok­ken
dut gi­bi: çok sar­hoş
dut ye­miş bül­bü­le dön­mek: ne­şe için­de çok ko­nu­şur­ken, bir­den se­si çık­maz ol­mak
du­va­ğı­na do­ya­ma­mak: ye­ni ge­lin­ken ken­di ya da ko­ca­sı öl­mek; ko­ca­sın­dan ay­rıl­mak
du­var gi­bi: çok sa­ğır
duy­maz­lık­tan gel­mek: duy­ma­mış gi­bi dav­ran­mak
du­yu­lur du­yul­maz: 1) an­cak işi­ti­le­bi­len ses­le, 2) ha­ber öğ­re­nil­di­ği an
dü­dü­ğü çal­mak: se­vin­di­ren, mut­lu kı­lan bir du­ru­ma ulaş­mak
dü­dük gi­bi kal­mak: 1) ya­pa­yal­nız, tek ba­şı­na ol­mak, 2) za­yıf­la­mak, sıskalaşmak
dü­dük gi­bi ol­mak: giy­si, dar di­kil­miş ya da da­ral­mış ol­mak
dü­ğüm nok­ta­sı: bir şe­yin so­nuç­lan­ma­sı için açık­lı­ğa ka­vuş­tu­rul­ma­sı, çö­zül­me­si ge­re­ken zor ya­nı
dü­ğü­mü çöz­mek: an­la­şıl­maz bir şe­yi an­la­şı­lır du­ru­ma ge­tir­mek
dü­ğüm üs­tü­ne dü­ğüm vur­mak: cim­ri­li­ğe va­ra­cak bi­çim­de pa­ra bi­rik­tir­mek
dü­ğün aşıyla dost ağır­la­mak: her­ke­sin ya­rar­la­na­bi­le­ce­ği şe­yi, hoş­nut edil­me­si­ne ça­lı­şı­lan kim­se­ye, ona özel ha­zır­lan­mış gi­bi sun­mak e.a. dü­ğün pi­la­vıy­la dost ağır­la­mak
dü­ğün aşı sa­vul­duk­tan son­ra: ko­la­yın­dan ve bol ka­zanç sağ­la­ma fır­sa­tı kaç­tık­tan son­ra
dü­ğün bay­ram et­mek: çok se­vin­mek, bü­yük se­vinç duy­mak
dü­ğün bi­zim, oy­na kı­zım: ken­di işi­miz, her­kes­ten ön­ce biz ça­ba gös­ter­me­li­yiz
dü­ğün de­ği­l, bay­ram de­ğil, eniş­tem be­ni ne­ye öp­tü: bk. bay­ram de­ğil sey­ran de­ğil, eniş­tem be­ni ne­ye öp­tü
dü­ğün der­nek, hep bir ör­nek: olay­la­rın, ya­pı­lan iş­le­rin bir­bi­rin­den far­kı yok
dü­ğü­ne gi­der zur­na be­ğen­mez; ha­ma­ma gi­rer kur­na be­ğen­mez: hiç­bir şey­den hoş­nut ol­maz, her şey­de eleş­ti­ri­le­cek bir yan bu­lur
dü­ğün pi­la­vıy­la dost ağır­la­mak: bk. dü­ğün aşıy­la dost ağır­la­mak
dü­ğü­nün­de kal­bur­la su ta­şı­mak: ken­di­sin­den yar­dım is­te­nen ki­şi eğer be­kâr­sa, kar­şı­lık ola­rak dü­ğü­nün­de ona bol bol hiz­met edi­le­ce­ği va­adin­de bu­lun­mak
dü­men çe­vir­mek: hi­le­ye, dü­ze­ne baş­vur­mak, e.a. da­la­ve­re çe­vir­mek
dü­me­ni kır­mak: yön de­ğiş­tir­mek
dü­me­ni­ne bak­mak: ko­şul­lar ne olur­sa ol­sun ken­di çı­ka­rı­nı gö­zet­mek
dü­men ne­fe­ri: ya­şıt­la­rı ara­sın­da en ba­şa­rı­sız olan, en ge­ri­de ka­lan, so­nun­cu
dü­men su­yun­dan git­mek: bi­ri­ne ba­ğım­lı ol­mak, onun tut­tu­ğu yo­lu iz­le­mek, o ne ya­pı­yor­sa ben­ze­ri­ni yap­mak
dü­men yap­mak: da­la­ve­rey­le, hileyle bi­ri­ni kan­dır­mak, al­dat­ma­ya ça­lış­mak
dün bir, bu­gün iki: da­ha ne ka­dar za­man geç­ti ki, şu­nun şu­ra­sın­da kaç gün ol­du
dün cin ol­muş, bu­gün adam çar­pı­yor: da­ha us­ta­laş­ma­dan işin hi­le­si­ne ka­çı­yor, e.a. sı­çan ol­ma­dan çu­val del­mek
dün­den ha­zır: bk. dün­den ra­zı
dün­den ra­zı: he­men, se­ve se­ve ka­bu­le ha­zır, e.a. dün­den ha­zır
dün­kü ço­cuk: adam sı­ra­sı­na gir­miş sa­yıl­sa da he­nüz de­ne­yi­mi az, ace­mi, toy
dü­nür düş­mek: bir kı­zı ev­len­mek üze­re baş­ka­sı için is­te­mek
dü­nür gez­mek: ev­le­ne­cek genç için kız ara­ma­ya çık­mak
dü­nür git­mek: ev­le­ne­cek kim­se için kız is­te­me­ye git­mek
dün­ya âlem: her­kes, bü­tün in­san­lar
dün­ya, ba­şı­na dar ol­mak: çok sı­kıl­mak, ça­re­siz­lik için­de kal­mak, e.a. dün­ya ba­şı­na yı­kıl­mak; dün­ya gö­zü­ne zin­dan ol­mak
dün­ya ba­şı­na yı­kıl­mak: uğ­ra­dı­ğı fe­la­ket so­nu­cu bü­tün umut­la­rı­nı, mut­lu­lu­ğu­nu yi­tir­me­k, e.a. dün­ya ba­şı­na dar gel­mek; dün­ya gö­zü­ne zin­dan ol­mak
dün­ya bir ara­ya gel­se: bü­tün in­san­lar bir­le­şip kar­şı çık­sa bi­le (yapacağı şeye en­gel ola­maz­lar)
dün­ya­dan eli­ni ete­ği­ni çek­mek: bir ya­na çe­ki­lip çev­re­siy­le il­gi­si­ni kes­mek, top­lu­mun ya­şa­yı­şı­na ka­tıl­ma­mak, e.a. dün­ya­dan geç­mek; dün­ya­sın­dan geç­mek
dün­ya­dan geç­mek: bk. dün­ya­sın­dan eli­ni ete­ği­ni çek­mek
dün­ya­dan ha­be­ri ol­ma­mak: çev­re­sin­de olup bi­ten­le­ri bil­me­mek, olanlarla ilgilenmemek
dün­ya dur­duk­ça du­ra­sın: Tan­rı uzun ömür­ler ver­sin, son­su­za dek ya­şa, çok ya­şa
dün­ya evi­ne gir­mek: ev­len­mek
dün­ya gö­züy­le: öl­me­den
dün­ya ka­dar: pek çok
dün­ya ke­lâ­mı et­mek: olup bi­ten­le­ri ko­nuş­mak
dün­ya­lar onun ol­mak: çok se­vin­mek
dün­ya­sın­dan geç­mek: bk. dün­ya­dan eli­ni ete­ği­ni çek­mek
dün­ya­nın bir ucu:bk. dün­ya­nın öbür ucu
dün­ya­nın kaç bu­cak ol­du­ğu­nu an­la­mak: dün­ya­da ne­ler, ne gi­bi güç­lük­ler ol­du­ğu­nu, ne da­la­ve­re­ler dön­dü­ğü­nü an­la­mak, in­sa­nın ba­şı­na ne­ler ge­le­bi­le­ce­ği­ni öğ­ren­mek, e.a. dünyayı anlamak
dün­ya­nın öbür ucu: çok uzak bir yer, e.a. dün­ya­nın bir ucu
dün­ya­ya gel­mek: doğ­mak
dün­ya­ya ge­tir­mek: do­ğur­mak
dün­ya­ya göz­le­ri­ni ka­pa­mak: öl­mek
dün­ya­ya ka­zık kak­mak: çok uzun ömür­lü ol­mak, çok ya­şa­mak
dün­ya­yı an­la­mak: bk. dün­ya­nın kaç bu­cak ol­du­ğu­nu an­la­mak
dün­ya­yı gö­zü gör­me­mek: se­vinç­ten ya da üzün­tü­den, baş­ka hiçbir şey­le il­gi­le­ne­me­mek
dün­ya­yı ha­ram et­mek: bir yeri yaşanıl­maz duruma getir­mek
dün­ya yı­kıl­sa umu­run­da de­ğil: hiç­bir şey­le il­gi­len­mez, olan­lar­dan ta­sa­lan­maz, so­rum­suz, kay­gı­sız
dün­yayı toz­pem­be gör­mek: bk. toz­pem­be gör­mek
dün­ya zin­dan ol­mak: bü­yük bir ka­ram­sar­lık, mutsuzluk ve umut­suz­luk için­de ol­mak, e.a. dün­ya gö­zü­ne zin­dan ol­mak; dün­ya gö­zü­ne zin­dan gö­rün­mek; dün­ya gö­zü­ne zin­dan ke­sil­mek
dür­bü­nün ter­siy­le bak­mak: bir şe­yi kü­çüm­se­mek, ol­du­ğun­dan da­ha küçük, önem­siz gör­mek
dü­şe kal­ka: güç­lük­le, ki­mi za­man iyi, ki­mi za­man kö­tü
dü­şeş at­mak: umul­ma­dık ya da bü­yük bir ba­şa­rı ka­zan­mak
düş­man ağ­zı: onu sev­me­yen bir kim­se­nin, bir du­ru­mu kö­tü gös­te­ren, kö­tü­le­yen, asıl­sız söz­le­ri
düş­man çat­lat­mak: iyi du­rum­lar ve ba­şa­rı­lar­la düş­ma­nı kıs­kan­dır­mak ya da kız­dır­mak
düş­man ke­sil­mek: ön­ce­le­ri dost­ken, düş­man ol­mak, düş­man gi­bi gör­mek
düş­te gör­se hay­ra yor­ma­mak: hiç bek­le­me­di­ği çok gü­zel bir du­ru­ma ka­vuş­mak
düşü az­mak: uy­kuda boşal­mak, beli gel­mek, at­mığı ak­mak
düşün­ceye dal­mak: dal­gın dal­gın düşün­mek
düşün düşün bok­tur işin: düşün­mek­le çözüm­lenemeyecek kadar kötü bir durum ve daha da kötüye gidiyor, k.
dü­şü­nüp ta­şın­mak: ko­nu­yu bü­tün yön­le­riy­le in­ce­le­mek, iyi­ce dü­şün­mek
dü­şüp kalk­mak: 1) iki cins (ka­dın ile er­kek) ya­sa ve tö­re dı­şı iliş­ki kur­mak, 2) bi­riy­le çok ya­kın ar­ka­daş­lık et­mek
düt­tü­rü Ley­lâ: dar ve kısa giyin­miş kadın