Dil Haşlama
E
ecel aman verirse: ölmez sağ kalırsam, ömrüm olursa, yaşarsam, e.a. ecelden aman olursa
ecel beşiği: her an kaza tehlikesi olan taşıt, aşağı yuvarlanma tehlikesi olan geçit
ecelden aman olursa: bk. ecel aman verirse
eceli gelmek: 1) yaşamı doğal olarak sona ermek, ömrünü tamamlamak, 2) doğal olmayan bir etkenle ölmek ya da öldürülmek
eceline susamak: sanki ölmek istermiş gibi canını tehlikeye atacak işlere girişmek, e.a. belâ aramak; canına susamak
eceliyle ölmek: yaşamı kendiliğinden sona ermek
ecel şerbeti içmek: ölmek
ecel teri dökmek: içinde bulunduğu tehlike karşısında çok korkmak, büyük sıkıntı ve bunalım geçirmek, ne yapacağını şaşırmak
ecinniler top oynuyor< bir yerde: bomboş, kimseler yok, ıssız ve sessiz, çok tenha
ecir sabır dilemek: başsağlığı dileğinde bulunmak
eciş bücüş: hiçbir yeri düzgün olmayan, biçimi çirkin, e.a. eğri büğrü; çarpık çurpuk
edebini takınmak: giderek edepsiz davranışlarını bırakmak
edebiyat yapmak: konuya bilimsel bir değer katmayan, gereksiz parlak sözler söylemek, süslü laflar etmek
edep etmek: utanmak, sıkılmak
edeptir söylemesi: bk. ayıptır söylemesi
edep yahu: utan, edepli ol, terbiyeni takın
edep yeri: insanlarda, üreme organlarının bulunduğu yer
Edi ile Büdü (Şakire Dudu): yıllardır birbirinden ayrılmayan, birbirini anlayan ikili; saf, sevimli iki kafa dengi
efendiden bir adam: görünümü, davranışları ağırbaşlı, kibar, terbiyeli
efendi efendi: uslu uslu
efendi gibi yaşamak: sıkıntısız, varlık içinde bir yaşam sürmek
efendime söyleyeyim: konuşurken söyleyeceği sözü arayanın dil persengi
efendim nerde, ben nerde: ben ne diyorum, siz ne anlıyorsunuz
efkâr basmak: tasalanmak, kaygılanmak; üzüntü, sıkıntı duymak
efkâr dağıtmak: sıkıntıyı gidermek, üzüntüden uzaklaşmak
efradını cami, ağyarını mâni: arada yabancı öge yok, olanların da eksiği artığı yok, ne eksik ne fazla
eften püften: baştan savma yapılmış, derme çatma, çürük
eğreti oturmak: ilişmek, az sonra kalkacağını belli edecek biçimde oturmak; bir yerde çok kısa süre kalmak
eğri bakmak: bk. eğri gözle bakmak
eğri büğrü: düzgün yanı çok az, e.a. çarpık çurpuk, eciş bücüş
eğri düzü beğenmez, bu da bizi beğenmez: bizi beğenmiyor, küçümsüyor, doğaldır, çünkü kusuru olanlar kusursuzlardan hoşlanmazlar
eğri baca doğru duman: bk. dumanı doğru çıksın; eğri gemi doğru sefer
eğri gemi doğru sefer: kullanılan araç yetersiz ama, yapılan iş isteğe uygun, e.a. dumanı doğru çıksın
eğri gözle bakmak: kötü düşünceyle bakmak, e.a. eğri bakmak
eğrisi doğrusuna gelmek: bir işin yanlış yapılmakta olduğu anlaşılan bölümü, sonradan ortaya çıkan bir durumla uyum sağlayarak doğru sonuca ulaşmak
ehveni şer:(ehven-i şer) kötüler içinde daha az zararlı olanı, daha az kötüsü; kötülerin iyisi
ehven kurtulmak: ucuz atlatmak, umduğundan az zarar görmek
ekini belli etmemek: özürlü yanını gizlemeyi becerebilmek
ekin iti: başı havada, herkese tepeden bakan
ekli püklü: bütünlüğü bozulmuş, yamalı, parçalı, düzensiz
ekmediğin yerde biter: istenilmeyen yerde karşına çıkar
ekmeği dizinde: bk. elifi yüzünde, ekmeği dizinde
ekmeğinden etmek: işsiz kalmasına neden olmak
ekmeğinden olmak: geçimini sağlayan işinden ayrılmak zorunda kalmak
ekmeğine göz dikmek: birinin geçimini sağlayan işini elinden almaya çalışmak, e.a. ekmeğine göz koymak
ekmeğine kan doğramak: bir kimseye, büyük acılar verecek, göz yaşları içinde bırakacak kötülükte bulunmak
ekmeğine koç: bk. sofrası açık
ekmeğine kuru, ayranına duru mu dedik: ağırına gidecek, seni küçük düşürecek bir şey mi yaptık, bir söz mü söyledik
ekmeğine yağ sürmek: istemeden, birinin işine yarayacak davranışta bulunmak
ekmeğine yavuz: bk. sofrası açık
ekmeğine yiğit: bk. sofrası açık
ekmeğini eline almak: kendi kazancıyla geçimini sağlayacak duruma gelmek, iş güç sahibi olmak, e.a. eli ekmek tutmak; ekmeğini kazanmak
ekmeğini it yer, yakasını bit: varlığından ona bir hayrı dokunmayanlar yararlandığı için, kendisi böyle yoksul, perişan dolaşır, e.a. malını it, bağrını bit yer
ekmeğini kana doğramak: acılar, gözyaşları içinde bir yaşam sürmek
ekmeğini kazanmak:bk. ekmeğini eline almak
ekmeğini taştan çıkarmak: en verimsiz alanlarda, en zor işleri yaparak geçimini sağlama becerisi göstermek
ekmeğini yemek: 1) birinin yanında, işinde çalışarak geçimini sağlamak, 2) geçim yönünden birinin yardımından yararlanmak
ekmeğiyle oynamak: birinin geçim kaynağını, işini tehlikeye düşürecek davranışta bulunmak
ekmek aslanın ağzında: iş bulmak, para kazanmak kolay değil
Ekmek Bedir’in, su Hıdır’ın, yiyin kudurun, için kudurun: gücünüzü iş yapmaya harcamadığınız için, başkalarının kazandığını yedikçe böyle azıp duruyorsunuz, e.a. ekmek elden su gölden
ekmek düşmanı: erkeğin çalışmayan eşi, karısı
ekmek elden su gölden: kendisi çalışmayıp başkasının kazancıyla geçinenin durumu
ekmek kapısı: çalışılan yer, geçim sağlanan iş, meslek
ekmek parası: kazanç, geçimi sağlayan para
eksik çıkmak: tartıda, ölçüde tam olmamak; olması gerekenden daha az olduğu anlaşılmak, e.a. eksik gelmek
eksik doğmak: organları gelişmeden dünyaya gelmek, e.a. erken doğmak
eksik etek : kadın
eksik etmemek : her zaman bulundurmak, sürdürmek
eksik gedik: ufak tefek gereksinimler
eksik gedik kapamak: gerekli olan ufak tefek şeyleri sağlamak
eksik gelmek: yetmemek, gerekenden, gerekli olandan daha az olmak, e.a. eksik çıkmak
eksik olma: sağ ol, var ol
eksik olma bayır turpu: bir yardımın dokunmuyor ama, yine de sağ ol
eksik olmamak: her zaman, her fırsatta, gerektiğinde bulunur olmak
eksik olsun: 1) olmaması daha iyi, istemem, gereği yok, 2) ölsün
ekşi surat: küskünlük, hoşnutsuzluk, isteksizlik anlatan yüz, e.a. yüzü sirke satmak
ekten püften, deli kıza kaftan: 1) kumaş artıklarıyla dikilen yoksul işi giysi, :2) eski, hurda eşya ile yapılan derme çatma şey
ekti püktüler: gelmesi gerekenler dışında, bir yere dadanan asalak kimseler
el açmak: bk. avuç açmak
el ağzıyla çorba içmek: başkasından duyduklarını kendi sözleriymiş gibi yinelemek
el almak:1) eskiden tarikatlarda mürit (öğrenen), kendisini yetiştiren mürşit (öğreten) tarafından, öğretime yetikili kılınmak, 2) çırak, ustasından kendi işini kurabilme izni almak
el altında: hazırda, kolayca ulaşılabilecek yerde
el altından: gizlice, kimseye haber vermeden, kimsenin haberi olmadan, e.a.alttan alta; gizliden gizliye
el’aman çağırmak: bk. el’aman çekmek
el’aman çekmek: bıktığı, usandığı, bezdiği kişi ya da şeyden çok yakınır olmak, e.a. el’aman çağırmak
el arı, düşman körü: dosta düşmana karşı küçük düşmemek için, istemeye istemeye, zoraki
el atmak: 1) bir duruma, bir işe karışmak,:2) yeni bir işe girişmek
el ayak çekilmek: ortalıkta hiç kimse kalmamak, ıssızlaşıp sessizleşmek
el ayak öpmek: bk. el etek öpmek
el bağlamak: saygı belirtisi olarak ellerini göbeği üzerinde kavuşturarak durmak, e.a. divan durmak; el pençe divan durmak
el basmak: kutsal bir şey üzerine elini koyarak ant içmek
el bebek gül bebek: her isteği yerine getirilen, çok sevilen
el bende: süren oyunda başlama sırası bende
el benden, sebep Allah’tan: ben hastaya elimden geleni yapıyorum, ama şifaya kavuşturan Tanrı’dır
el çabukluğu ile: yaptığı hileyi kimsenin sezemeyeceği bir çabuklukla
el çekmek: yapmakta olduğu işten ilgisini kesmek, vazgeçmek
el çırpmak: avuç içleriyle ellerini birbirine vurarak ses çıkarmak; alkışlamak
elde avuçta bir şey kalmamak: harcanacak neyi varsa hepsini bitirmiş olmak
elde bir: o kesin; kesinlikle gerçekleşecek şey
elde bulunan: hazırda olan, var olan, o an sahip olunan
elde etmek: 1) bir şeye sahip olmak, 2) bir kimseyi kendinden yana çekmek
el değiştirmek (bir şey): sahip değiştirmek; kullanımı bir kimseden başka bir kimseye geçmek
el değmemiş: hiç kullanılmamış, dokunulmamış, e.a. kız gibi
elde kalmak: 1) bir mal alıcısı çıkmadığı için satılmayıp durmak, 2) harcanandan artmış olarak durmak
elden ağza yaşamak: günlük kazancı, ancak günlük gereksinimlerini karşılayacak kadar olmak; eline geçeni o gün yiyor olmak
elden ayaktan düşmek: yaşlılık ya da hastalık nedeniyle yürüyemez, iş yapamaz olmak, yardıma muhtaç duruma gelmek
elden çıkarmak: satmak
elden çıkmak: satılmak
elden düşme: sahibinden satın alınan, kullanılmış
elden ele dolaşmak: gördüğü ilgi nedeniyle çok kimse tarafından alınmak, kullanılmak
elden ele geçmek: çok sahip değiştirmek
elden geçirmek:tamamlamak, onarmak, denetlemek gibi amaçlarla tek tek incelemek
elden gel: 1) parayı, hemen ver, 2) uzat elini tokalaşalım, kutlayalım
elden gitmek: bir şey yitirilmiş olmak, o şeyden yoksun kalınmak
ele alınmaz: çok kötü durumda, berbat
ele almak: 1) bir şey üzerinde çalışmaya başlamak, 2) bir konuyu araştırmak, incelemek, eleştirmek
ele avuca sığmamak: dur otur dinlememek, kural tanımamak, taşkın, şımarık davranışlarda bulunmak
ele geçirmek: 1) aranmakta olan kişiyi yakalamak, 2) kolay bulunmayan bir şeye sahip olmak
ele geçmek: 1) yakalanmak, 2) sahip olunmak
ele gelmek: 1) elle tutulabilir olmak, 2) bebek kucağa alınabilecek kadar büyümek
eleğim var sacım var, komşuya ne borcum var: kendi olanaklarımla yetiniyorum, kimseden yardım istemeye gerek duymuyorum; yardım beklemiyorum
ele güne karşı: herkes, yabancılar, elâlem ne der
elekten geçirmek: titiz bir incelemeyle iyi kötüyü, doğruyu yanlışı birbirinden ayırmak, ayıklamak, seçmek
el elde baş başta: gereken harcamaları yaptık ama, elde ne varsa hepsini de tükettik
el ele: birbirinden yardım görerek, birbirinin elini tutarak, işbirliği yaparak
ele ele vermek: işbirliği, güçbirliği yapmak
el eliyle yılan tutmak: işin tehlikeli yanını başkasına gördürmek
el emeği: 1) elde yapılan iş, çalışma, 2) elde yapılan çalışmanın karşılığı, verimi
el ense çekmek: güreşte, hasmını yıkmak için ensesinden kendine doğru çekmek
el ermez, göz görmez: işiniz düştüyse, birini görecekseniz hemen gidemezsiniz, çok uzak bir yer
el etek çekmek: artık o şeyle uğraşmaz olmak, e.a. el çekmek; el etek silkmek
el etek öpmek: bir işi yaptırmak için birilerine yalvarıp yakarmak, e.a. eline ayağına düşmek; el ayak öpmek; etek öpmek
el etmek: eliyle çağırmak, “gel” işareti yapmak
ele verir öğüdü, kendi keser söğüdü: bk. ele verir talkını, kendi yutar salkımı
ele verir talkını, kendi yutar salkımı: başkasına öğüt verir, kendisi aynı şeyi yapar; başkasına verdiği öğüdün tersini yapar
ele vermek: suçluyu arayana haber vermek, yakalatmak ya da kendisi götürüp teslim etmek
el gün: herkes, elâlem
eli açık: cömert, parasını, malını esirgemeyen
eli ağır: 1) yavaş iş gören, çabuk çalışamayan, 2) vurunca çok acıtan
eli altında olmak: bir şey birinin, istediği zaman yararlanabileceği yerde, durumda olmak
eli armut mu devşiriyor: o böyle yapıyorsa bunun eli yok mu, bu da aynı şeyi ona yaparak karşılık verir
eli ayağı bağlı kalmak: bk. eli kolu bağlı olmak
eli ayağı buz kesilmek: beklenmedik bir haber karşısında donup kalmak
eli ayağı dolaşmak: heyecandan telaşlanıp, ne yapacağını şaşırmak, yaptığı işi karıştırmak
eli ayağı gevşemek: korkudan ya da aşırı sıcaktan hareket edemeyecek duruma gelmek
eli ayağı tutmak: iş yapacak ya da kendine bakacak gücü yerinde bulunmak
eli bayraklı: şirret, kavgacı, edepsiz, saldırgan e.a. eli maşalı
eli bol: 1) parası ve olanakları geniş, 2) yaptığı şeyin malzemesini, harcını esirgemez
eli boş olmak: o sırada yapacak işi bulunmamak
eli boş dönmek: umduğunu elde edemeden geri gelmek
eli boş gelmek: gelirken, armağan ya da umulan şeyi getirmemek
eli böğründe kalmak: bir şey yapamaz duruma düşmek
eli cebine varmamak: paraya kıyamamak
eli çabuk: çabuk iş gören, k.a. eli ağır
eli darda: para sıkıntısı içinde olan, k.a. eli bol
eli değmemek: yapacağı şey için vakit bulamamak, e.a. eli ermemek
eli ekmek tutmak: bk. ekmeğini eline almak
eli ermemek: bk. eli değmemek
elifi elifine: tam, harfi harfine
elifi görse mertek sanır: çok cahildir, okuması yazması hiç yoktur
elifi yüzünde, ekmeği dizinde: sıkılması, utanması yok, arsız, söylenen her söze terbiyesizce karşılık verir
eli genişlemek: para sıkıntısından kurtulmak, bolca paraya kavuşmak
eli hafif: bir şey yaparken can yakmayan, acıtmayan (doktor, dişçi)
eli işe yatmak: bk. eli yatmak
eli işte, gözü oynaşta: havai, sözde iş yapıyor, aklı başka yerde, e.a. eliyle hamur ovalar, gözüyle dana kovalar
eli kalem tutmak: yazı yazmayı iyi bilmek, düşündüğünü ya da bir konuyu gereği gibi yazabilmek
eli kolu bağlı olmak: yapması gerekeni, engeller yüzünden yapamaz durumda olmak, e.a. eli ayağı bağlı kalmak
eli koynunda: bk. kendi halinde
eli kulağında: neredeyse, çok yakında, geldi gelecek, oldu olacak
el ile gelen düğün bayram: bir topluluğun hep birlikte uğradığı bir sıkıntıya yakınmadan katlanmak gerekir
eli maşalı: bk. eli bayraklı
eli mahkûm: uymak zorunda, başka seçeneği yok
elim hamur karnım aç: çalışıyorum ama, başkalarına, bana bir yararı yok, e.a. tıngır elek tıngır saç, elim hamur karnım aç; yeldir elek yeldir saç, elim hamur karnım aç
elinde kalmak: 1) satmak istediği şeyi elinden çıkarmayı başaramamak, satamamak, 2) erkek: tasarladığı cinsel birliktelik gerçekleşmemek, a.
elinden bir kaza çıkmak: birini, istemeyerek yaralamak ya da öldürmek
elinden bir şey gelmemek: 1) çaresiz kalmak, bir şey yapma olanağı bulamamak, 2) bir iş yapmayı becerememek, bilememek
elinden düşürmemek: kullanmak için sürekli elinde bulundurmak
elinden geleni ardına koma... yapabileceğin ne kadar kötülük varsa, hepsini yap
elinden gelmek: yapabilmek
elinden hiçbir şey kurtulmamak: çok becerikli, çok hünerli, yapamayacağı şey olmamak, e.a. elinden uçan kaçan kurtulmamak; elinden uçan kuş kurtulmamak
elinden iş çıkmamak: yavaş çalışmak, işini çabuk yapamamak
elinden tutmak: kayırmak, kollamak, başarılı olmasına, ilerlemesine yardım etmek
elinden uçan kaçan kurtulmamak: bk. elinden hiçbir şey kurtulmamak
elinden uçan kuş kurtulmamak: bk. elinden hiçbir şey kurtulmamak
elinde olmak: istediğinde yapabilir olmak
eline ağır: bk. eli ağır (1)
eline ayağına düşmek: birinden, yaşamsal bir konuda, çok yalvararak dilekte bulunmak, e.a. el etek öpmek
eline bakmak: geçinebilmesi için ondan yardım görmek
eline çabuk: bk. eli çabuk
eline doğmak: aile yakını olarak, onu doğduğundan beri tanımak
eline düşmek: 1) kendisiyle arası açık bulunan birine muhtaç olmak, 2) biri tarafından yakalanmak
eline erkek eli değmemiş olmak: kız için: açılmamış
eline eteğine doğru: arsız değil, hırsız değil, dürüst, namuslu
eline kalmak: kendisine bakacak, yardım edecek, ondan başka kimse bulunmamak
eline sağlık: çok güzel olmuş, çok teşekkür ederim, sağ ol
eline su dökemez: değerce ondan çok geride, onun uşağı, çırağı bile olamaz
eline tutuşturmak: bir şeyi, karşısındakine anzısın vermek
eline vur, ekmeğini al: bk. ensesine vur, lokmasını ağzından al
elini ayağını çekmek: uğramaz olmak, e.a. elini ayağını kesmek
elini ayağını kesmek: bk. elini ayağını çekmek
elini belli etmek: kâğıt oyununda, elindeki kağıtların anlaşılmasına aldırış etmemek, e.a. elini göstermek
elini cebine atmak: para çıkarmaya davranmak
elini cebine atmamak: yapılan ortak harcamalarda, ödemeleri hep başkalarına yıkmak
elini çabuk tutmak: hızlı yapmaya çalışmak, hızlı davranmak
elini eteğini çekmek: o şeyle ilgisini kesmek
elini göstermek: bk. elini belli etmek
elini kana boyamak: birini yaralamak ya da öldürmek
elini kolunu bağlamak: bir şey onu bekleneni yapamayacak duruma getirmek
elini kolunu sallaya sallaya gelmek: gelirken bir armağan ya da beklenen şeyi getirmemek, bitirmeye gittiği işten sonuç almaksızın dönmek
elini kolunu sallaya sallaya gezmek: ortada görünmemesi gereken ya da yasalardan kaçan kişi, pervasızca, kimseden çekinmeden dolaşmak
elinin hamuruyla erkek işine karışmak< kadın: gücünün yetmeyeceği, beceremeyeceği işleri yapmaya kalkmak
elinin körü: uzatma, ters bir şey söyleyeceğim şimdi; kötü, anlaşılmaz
elini oynatmak: 1) işi çabuklaştırmak, 2) bahşiş, haraç vermek, gereken yere para vermekten çekinmemek
elini sallasa ellisi< başını sallasa tellisi: yeter ki istesin, elinin bir işaretine pek çok istekli çıkar
elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak: evde hiçbir işe el sürmemek, çok nazlı olmak
elini sürmemek: 1) hiç dokunmamış, ellememiş olmak, 2) beğenmemek, kendine yakıştırmamak
elini veren kolunu alamaz: 1) ona yapacağın küçük bir yardımın peşini, seni büyük zararlara uğratmadan bırakmaz, 2) aldığını geri vermez
elini vicdanına koyarak söylemek: sözünü yalan katmadan, yan tutmadan, hak gözeterek söylemek
elini yıkamak: o şeyle uğraşmaktan vazgeçmek, ilgisini kesmek, e.a. el yıkamak
eli olmak: bk. parmağı olmak
eli para görmek: bk. cebi para görmek
eli pek: borcunu isteksiz ödeyen
eli sıkı: cimri, paraya kıyamayan
eli sopalı: dayak atmaktan bile çekinmeyen, zorba, sert yönetici
eli uz: becerikli, usta, hünerli
eli uzun: fırsat buldukça öteberi aşıran
eli varmamak: kıyamamak, içi razı olmamak
eli yatkın: o işi yapmaya alışık, o işi kolayca öğrenir ve yapar
eli yatmak: bir işi yapabilecek el becerisi ne sahip olmak, eli bir işe alışkanlık kazanmak
eliyle hamur ovalar, gözüyle dana kovalar: kendini yaptığı işe veremez; iş yaparken başka şeylerle de ilgilenir, e.a. eli işte, gözü oynaşta
eliyle koymuş gibi bulmak: aramakla zaman yitirmeden, kolayca bulmak
eli yüzü düzgün: yüzüne bakılır, dağınık değil, düzenli, derli toplu, fena sayılmaz, güzelce
el kadar: çok küçük, küçücük
el kaldırmak: 1) oy verdiğini ya da söz istediğini elini kaldırarak belirtmek, e.a. parmak kaldırmak, 2) yaşça büyüğüne vurmaya yeltenmek
el kapısı: 1) kendisine yabancı olanların evi, yurdu, ülkesi, 2) bir kızın gelin gittiği ev
el katmak: bir işin yapılmasına yardım etmek
el kesesinden sultanım, develer olsun kurbanım: başkasının parasıyla hem gösterişli bir yaşam sürüyor, hem gereksiz şeylere bol bol para harcıyor
el kiri: kolayca vazgeçilebilen, atılan şey, elde kalmayan
el koymak: 1) bir yolsuzluğu ortaya çıkaracak incelemeye başlamak, 2) devlet yönetimi, bir malı, bir kuruluşu buyruğu altına almak
ellenmiş dillenmiş: herkes onun iffetsizliğini konuşuyor
ellerde gezmek: bk. el üstünde tutulmak
ellerim yanıma gelecek: bir gün ölmek, öbür dünyada hesap vermek var, o nedenle yalan söylememeliyim
elleri nasır bağlamak: ağır işlerde uzun süre el emeğiyle çalışmış olmak
ellerin dert görmesin: bu yaptığın iyilik nedeniyle Allah senden razı olsun
eller yukarı: teslim ol, bir şeye el sürme, yukarı kaldır ellerini
elle tutulur, gözle görülür: çok belirgin, çok açık
el oğlu: başka biri, yabancı kimse
el oğuşturmak: 1) şaşkınlıktan yapacağı işi, söyleyeceği sözü bilememek, 2) söyleneni saygılı bir duruşla dinlemek
el pençe divan durmak: bk. divan durmak
el sıkmak: birini karşılarken, uğurlarken selamlaşmak için elini tutmak, tokalaşmak
el sikiyle gerdeğe girmek: başkasının olanaklarına güvenip gelecek için girişimler tasarlamak, t.d.s.
el sunmak: elele vermek için yaklaşmak istemek
el sürmemek: 1) dokunmamak, :2) bir şeyi yapmaya başlamamak, yanaşmamak, e.a. el vurmamak
el şakası: bir kimseye eğlence olsun diye elle yapılan ilişme
el tazelemek: bir işte yorulan kimse yerine başka birini getirmek
el ulağı: 1) ustaya yardımcı, çırak, :2) yapılmakta olan iş için gerekli aygıt
el uzatmak: 1) yardım etmek, :2) dokunarak, ilişerek taciz etmek, :3) birinin hakkını almaya kalkışmak
el üstünde tutulmak: kendisine çok sevgi, saygı gösterilir olmak
el vermek: bk. el almak (1)
el vurmamak: bk. el sürmemek (2)
el yahşi biz yamak, el buğday biz saman: yabancılar bizden daha değerli tutuluyor
el yatkınlığı: işe alışmış olma durumu, bk. eli yatkın
el yazısı: bir kimsenin kendi yazısı
el yazması: elle yazılmış, basım değil
el yıkamak: bk. elini yıkamak
el yordamıyla: 1) el alışkanlığının yardımıyla, :2) bulunduğu yeri tahmin edip elle yoklayarak, gözünün değil elinin yardımıyla
emanete hıyanet etmek: emanet edilen bir şeyi titizlikle korumamak
emeği geçmek: bir şeyin yapılmasına, bir kimsenin yetişmesine kendisi de katkıda bulunmuş, emek vermiş olmak, e.a. hakkı geçmek
emeği sağdıç emeğine dönmek: verdiği emek boşa gitmek, karşılığını alamamak, e.a. sağdıç emeği
emek çekmek: bk. emek vermek
emekleme çağı: bir şeyde henüz olgunluk, deneyim kazanılmamış dönem
emeksiz evlât: üvey evlât
emek vermek: bir şeyin oluşması, meydana çıkması için özenle ve çok çalışmak, e.a. emek çekmek
eme seme yaramamak: bütün uğraş boşa gitmek, yapılan takdirle karşılanmamak, işe yaradığı kabul edilmemek, makbule geçmemek
eme yaramak: makbule geçmek, yararlı olmak, iyi gelmek
emir büyük yerden gelmek: hatırı sayılan, sevilen bir kimse, bir işin yapılmasını istemiş olmak
emir kulu: kendisine buyrulan işi yapmakla yükümlü olan kişi
emret, fındık kabuğuna gireyim: yeter ki sen iste, en zor, en sıkıntı verici işi bile yaparım
emrihak vaki olmak: ölmek
emrine girmek: bir kimsenin buyruğu altına olmayı kabul etmek
enayi dümbeleği: çok enayi, a.
endazeye gelmemek: ölçüsü, hesabı olmamak
endazeye vurmak: ölçüp biçmek, ölçmek
endişeye düşmek: kaygılanmak
eni konu: iyiden iyiye, iyice
eninde sonunda: ne zaman olsa, sonuçta, en sonra, bütün olasılıklar denendikten, türlü evreler geçildikten sonra, e.a. evvel ve âhır
enine boyuna: 1) her yönüyle, bütün olasılıklar göz önünde bulundurularak (düşünme, konuşma), 2) iri yapılı adam
enine boyuna çekmek: bir işi başarabilmek için tüm olanakları zorlamak
ense kulak yerinde: iriyarı adam
ensesi kalın: sözü geçer, parası bol, istediğini yapabilir, güçlü
ensesinde boza pişirmek: herhangi bir amaçla birini tedirgin etmek, sıkıştırmak, zorlamak, üzmek, sürekli çalıştırmak
ensesine binmek: bir işi yaptırmak için, birini sürekli olarak baskı altında tutmak
ensesine vur lokmasını ağzından al : sessiz, zavallı, âciz, e.a. başına vur ekmeğini elinden al; eline vur ekmeğini ağzından al
ensesine yapışmak: yakalamak, tutmak, zorlamak, sıkıştırmak
ensesini kaşımak: ne yapacağını bilemeyip, şaşkın düşünmek
ense yapmak: çalışmadan, yiyip içip oturmak
enseye tokat, göte parmak: biriyle olan ilişkisi, senlibenli, saygısız, pervasız durum almak, k.
ere gitmek: bk. ere varmak
erenlerin sağı solu belli olmaz: kusursuz insanların bazen bilmeyerek yaptıkları yersiz davranışlar hoş karşılanmalıdır
ere varmak: kadın, evlenmek, koca bulmak, e.a. ere gitmek
er, geç: ne zaman olsa
erkek Fatma: kadın: davranışları erkek gibi
erkeklik öldü mü: bu haksızlığa karşı koyacak, mertlik gösterecek kimse kalmadı mı
erkeklik sende kalsın: onun yakışık almayan davranışlarına, densizliğine uyup tatsızlık çıkarma, efendice davran
Erzurum’un soğuğu “gelin beni Gerede’de bulun” demiş: Gerede de Erzurum kadar soğuk olur
esamisi okunmamak: kendisine değer verilmemek, adı anılmamak, önem verilenler arasında adı bile geçmemek
esas duruş: askerlikte: hazır ol
esası olmamak: asılsız, yalan, gerçek dışı
eser ama yağmaz: 1) kinci değildir, bağırır çağırır ama, cezalandırmaz, öfkesi çabuk geçer, 2) söylediklerinin hepsi vaatta kalır, ne bir şey verir, ne yapar
eser kalmamak: 1) hepsi tükenmek, 2) hiçbir belirti, iz olmamak
esermek besermek: emek vererek ortaya çıkarmak
es geçmek: o konu üzerinde durmamak, önemsememek
esip savurmak: öfkeyle kötü sözler söylemek, bağırıp çağırmak
esir almak: uzun süre lafa tutmak, işine engel olmak
eski ağza yeni taam: turfanda, bu yılın turfandasını yiyoruz
eski çamlar bardak oldu: devir tamamiyle değişti, eski durumların hiçbir değeri kalmadı
eski defterleri karıştırmak: bitmiş, kapanmış, sonuca bağlanmış konuları yeniden deşmek, olayları yeniden kurcalamak, e.a. eski defterleri yoklamak
eski defterleri yoklamak: bk. eski defterleri karıştırmak
eski göz ağrısı: önceleri sevilen kişi, e.a. ilk göz ağrısı
eski hamam eski tas: durumda hiçbir değişiklik olmamış
eski hayratı da berbat etmek: bir şeyi düzelmeye çalışırken büsbütün bozmak
eski kafalı: çağın yeniliklerine uyum sağlayamayan
eski köye yeni âdet: eskiye bağlı topluluklar için, yadırganacak yenilikler
eski kurt: 1) mesleğinde çok deneyimli olan kişi, 2) başından çok olay geçmiş, bir işin hileli yanlarını bilen ve kolay kolay aldatılamayan kişi
eski püskü: çok eski, iyice eski
eski toprak: yaşlı ama, dinç
eski tüfek: işinde eski ve deneyimli kimse
esmayı üstüne sıçratmak: davranışlarıyla saldırılara hedef olmak
estek köstek etmek: işten kaçınmak, oyalamak için birtakım anlamsız bahaneler bulmak
eş dost: tanıdıklar
eşeğe gücü yetmeyip semerini dövmek: kızdığı kimsenin güçlü olduğunu bildiğinden hıncını onun çevresindekilerden almak
eşeğini sağlam kazığa bağlamak: işini güven altına almak
eşek başı mısın: yetkili sensin, gücünü neden göstermiyorsun
eşek başı mıyım: yetkili benim, neden bana başvurulmuyor, gerektiğinde yetkimi kullanırım
eşek cilvesi: kaba, hoyrat davranışlarla yapılan şakalaşma
eşek inadı: bk. keçi inadı
eşek kadar olmak: gelişmiş, irileşmiş, her şeye aklı erecek kadar büyümüş olmak
eşek kuyruğu gibi ne uzar, ne kısalır: hiçbir gelişme ve ilerleme göstermez; başladığı gibi sürüp gider
eşek sudan gelinceye kadar dövmek: uzunca bir zaman, adamakıllı dayak atmak
eşek şakası: kaba, ağır, incitici el şakası
eşekten düşmüş karpuza dönmek: 1) çok şaşırmak, donup kalmak, 2) kötü bir durumla karşılaşmak, a.
eşiğine yüz sürmek: bir dilekte bulunmak için bir kimseye yalvarmaya gitmek
eşiğini aşındırmak: işini yaptırmak için birinin kapısına, yanına çok gidip gelmek
eşref saati:1) bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman, 2) iş görecek kimsenin ters davranmayarak, güçlük çıkarmayacağı zaman
et bağlamak: 1) şişmanlamak, 2) yara kapanmak
et can tutmamak: çok hareketli olduğundan, şişmanlayamamak
eteği ayağına dolaşmak: acelesinden, heyecanından yürüyüşünü şaşırmak, yapacağı işleri birbirine karıştırmak, e.a. eli ayağı dolaşmak
eteği belinde: hamarat, çok çalışkan kadın
eteği düşük: pasaklı kadın
eteği kirlenmek: kadın için: namusuna dokunulmak
eteğindeki taşı dökmek: bütün bildiklerini açıklamak
eteğine düşmek: bk. eteğine sarılmak
eteğine sarılmak< birinin: yalvarıp yakarmak, e.a. eteğine düşmek
eteğine yapışmak: güçlü birinin koruyuculuğundan, yardımından yararlanmaya çalışmak
eteğini göstermez: erkeklerden uzak durur, namusuna söz gelmesinden çekinir
etek dolusu: pek çok, bol bol, yığınla (para)
etekleri tutuşmak: çok telâşlanmak
etekleri zil çalmak: çok sevinmek
etek öpmek: yaltaklanmak, dalkavukluk etmek, e.a. el etek öpmek
etek silkmek: bir şeyden tiksinerek uzaklaştığını belirtmek, e.a. el etek çekmek
eti ne, budu ne: 1) yaşı küçük, 2) olanakları sınırlı, parası az
etine dolgun: şişman sayılmayan, tombulca, e.a. balık etinde
eti senin, kemiği benim: çocuğumu gereği gibi eğitmek (ya da bir sanat öğretmek) için sana tam yetki veriyorum, gerekirse onu dövmekten de çekinme
et kafalı: anlayışsız, düşüncesiz, e.a. kalın kafalı
etle tırnak gibi: birbirine candan bağlı, sıkı ilişkili
etli butlu: bk. eti budu yerinde
etliye sütlüye karışmamak: toplum içindeki eğilimlerin, akımların hiçbiriyle ilgilenmemek, etkinliklerden uzak durmak
etme bulma dünyası: kötülük eden bir gün kötülükle karşılaşır
etmediğini bırakmamak: elinden gelen her türlü kötülüğü yapmak, e.a. etmediğini komamak
etmediğini komamak: bk. etmediğini bırakmamak
etrafında dört dönmek: korumak ya da kendine çıkar sağlamak için birinin yanından ayrılmamak
etrafını almak: çevresinde toplanmak
ettiği ile kalmak: tasarladığı kötülüğü yapamayan kimse, bu girişiminin utancı içinde kalmak
ettiğini bulmak: bir kimseye yaptığı kötülüğün cezası imiş gibi, benzer bir kötü durum da kendisinin başına gelmek
ettiği yanına kalmak: yaptığı kötülüğün cezasını görmemek
et tutmamak: bk. et can tutmamak
ev bark: ev ve içinde yaşayan aile bireyleri, eşya
evcilik oynamak: 1) çocuklar evdekileri ve ev eşyasını taklit ederek oynamak, 2) yakın komşular birbirlerine sık sık gidip gelmek
evde kalmak: kız, yaşı ilerlediği halde evlenememiş olmak
evdeki hesap çarşıya uymamak: önceden tasarlanan bir şey umulduğu gibi sonuçlanmayıp, başka yönde gelişmek
eve hırsız girdikten sonra kapıya kilit takmak: önceden alınması gereken önlemi, zarar gördükten sonra almak
evet efendimci: kendi düşüncesi olmadığından ya da hoş görünmek için karşısındakinin her söylediğini onaylamayı, “doğru, evet efendim” demeyi huy edinmiş olan kişi
evinin kadını olmak: dışarıdaki işlerini bırakıp, kendini tamamiyle ev işlerine vermek
evirip çevirmek: 1) iyice görmek için, her yanını döndürerek incelemek, 2) bir durumu kendi istediği biçime sokmak için türlü yolları denemek
evi sırtında: bir yere bağlanmayan; bir yerde sürekli oturmayan, üç beş parça eşyasını yüklendiği gibi istediği yere göçebilen
ev işletmek: genelev sahibi olmak
ev kadını: 1) dışarıda çalışmayıp evinin işleriyle uğraşan kadın, 2) ev işlerinde çok başarılı olan kadın
evlat acısı gibi içine çökmek: kaybettiği bir şeye çok üzülmek
evlat edinmek: başkasının çocuğunu, yasayla belirtilmiş koşullar içinde, kendi çocuğu imiş gibi nüfusuna geçirmek
evlerden ırak: bk. evlerden uzak
evlerden uzak: dilerim, kimsenin başına böyle bir felâket gelmesin, e.a. evlerden ırak; işidenlerden uzak
evlere şenlik: dilerim, böyle bir felaket bütün evlerden uzak olsun, e.a. evlerden uzak
evli barklı: evlenmiş, çoluk çoğuna karışmış
evli evine, köylü köyüne: artık dağılalım, herkes gideceği yere gitsin
evvel Allah: bu işe önce Tanrı’ nın yardımına güvenerek kalkışırım
evvel ar idi, şimdi kâr oldu: bir zamanlar ayıp sayılırdı, şimdi herkes yapıyor
evvel emirde: öncelikle
evvel ve âhır: 1) başta da sonda da, 2) bk. eninde sonunda
ev yeni, duvar yeni, eleğim seni nerelere asayım: 1) yeni eşyanın arasına eskileri yakışmıyor, :2) düzen yenilendi, eskileri ne yapmalı
ev yıkmak: karı kocayı birbirinden ayırmak
eyer boşaltmak: 1) cirit oyununda, hedef olmaktan kurtulmak için sağa sola eğilerek karşı oyuncuyu şaşırtmak, 2) saldırıları boşa çıkaracak önlemler almak
eyere de gelir, semere de: incesine de kabasına da, her işe yarar
eyer vurmak: 1) eyeri hayvanın sırtına koyup bağlamak, 2) eyer, hayvanın sırtını yara etmek
Eyüp sabrı: büyük ve uzun sabır, en ağır ve sürekli üzüntülerden bile yakınmayanın sabrı
eyvallah demek: 1) razı olmak, kabul etmek, 2) “allahaısırmaladık” demek
eyvallah etmemek: birinden yardım isteğinde bulunmamak, boyun eğmemek, kimseye gönül borcu olmamak, kimsenin minneti altına girmemek
eyyam ağası: her dönemin büyüklerine hoş görünerek, davranışlarını zamanın gereğine göre ayarlayarak işini yürüten kişi, e.a. eyyam efendisi; eyyam reisi
eyyam efendisi: bk. eyyam ağası
eyyam ola: havanın iyi olmasını, günün verimli geçmesini dilerim, e.a. yel ese, eyyam ola
eyyam reisi: bk. eyyam ağası
ezbere bilmek: o yerin her yanını iyice tanıyor olmak
ezbere iş görmek: incelemeden, gerekli bilgiyi almadan iş yapmak
ezbere konuşmak: aslını arayıp sormadan, bilmeden laf etmek
ez ez de suyunu iç: işi kolaylaştırmak için yazdığın bu notun, bu mektubun hiçbir yararı olmaz ya da olmadı
ezik büzük: biçimsiz
ezile büzüle: utana, sıkıla
ezilip büzülmek: güç bir durumda ya da bir şey söylerken, utanıp sıkıldığını davranışlarıyla belli etmek; kibar olmaya çalışmak