Dil Haşlama

E

ecel aman ve­rir­se: öl­mez sağ ka­lır­sam, öm­rüm olur­sa, ya­şar­sam, e.a. ecel­den aman olur­sa
ecel be­şi­ği: her an ka­za teh­li­ke­si olan ta­şıt, aşa­ğı yu­var­lan­ma teh­li­ke­si olan ge­çit
ecel­den aman olur­sa: bk. ecel aman verirse
ece­li gel­mek: 1) ya­şa­mı do­ğal ola­rak so­na er­mek, ömrünü tamamlamak, 2) do­ğal ol­ma­yan bir et­ken­le öl­mek ya da öl­dü­rül­mek 
ece­li­ne su­sa­mak: san­ki öl­mek is­ter­miş gi­bi canını teh­li­keye atacak iş­le­re gi­riş­mek, e.a. be­lâ ara­mak; ca­nı­na su­sa­mak
ece­liy­le öl­mek: ya­şa­mı ken­di­li­ğin­den so­na er­mek
ecel şerbeti içmek: ölmek
ecel te­ri dök­mek: için­de bu­lun­du­ğu teh­li­ke kar­şı­sın­da çok kork­mak, bü­yük sı­kın­tı ve bu­na­lım ge­çir­mek, ne yapacağını şaşırmak
ecin­ni­ler top oy­nu­yor< bir yer­de: bom­boş, kim­se­ler yok, ıs­sız ve ses­siz, çok tenha
ecir sa­bır di­le­mek: baş­sağ­lı­ğı di­le­ğin­de bu­lun­mak
eciş bü­cüş: hiç­bir ye­ri düz­gün ol­ma­yan, bi­çi­mi çir­kin, e.a. eğ­ri büğ­rü; çar­pık çur­puk
ede­bi­ni ta­kın­mak: gi­de­rek edep­siz dav­ra­nış­la­rı­nı bı­rak­mak
ede­bi­yat yap­mak: ko­nu­ya bi­lim­sel bir de­ğer kat­ma­yan, ge­rek­siz par­lak söz­ler söy­le­mek, süs­lü laf­lar et­mek
edep etmek: utanmak, sıkılmak
edeptir söylemesi: bk. ayıptır söylemesi
edep yahu: utan, edepli ol, terbiyeni takın
edep ye­ri: in­san­lar­da, üre­me or­gan­la­rı­nın bu­lun­du­ğu yer
Edi ile Bü­dü (Şa­ki­re Du­du): yıl­lar­dır bir­bi­rin­den ay­rıl­ma­yan, bir­bi­ri­ni an­la­yan iki­li; saf, sevimli iki kafa dengi
efen­di­den bir adam: gö­rü­nü­mü, dav­ra­nış­la­rı ağır­baş­lı, ki­bar, ter­bi­ye­li
efendi efendi: uslu uslu
efen­di gi­bi ya­şa­mak: sı­kın­tı­sız, var­lık için­de bir ya­şam sür­mek
efen­di­me söy­le­ye­yim: ko­nu­şur­ken söy­le­ye­ce­ği sö­zü ara­ya­nın dil per­sen­gi
efen­dim ner­de, ben ner­de: ben ne di­yo­rum, siz ne an­lı­yor­su­nuz
ef­kâr bas­mak: ta­sa­lan­mak, kay­gı­lan­mak; üzün­tü, sı­kın­tı duy­mak
ef­kâr da­ğıt­mak: sı­kın­tı­yı gi­der­mek, üzün­tü­den uzak­laş­mak
ef­ra­dı­nı ­ca­mi, ağ­ya­rı­nı mâ­ni: ara­da ya­ban­cı öge yok, olan­la­rın da ek­si­ği ar­tı­ğı yok, ne ek­sik ne faz­la
ef­ten püf­ten: baş­tan sav­ma ya­pıl­mış, der­me çat­ma, çü­rük
eğ­re­ti otur­mak: iliş­mek, az son­ra kal­ka­ca­ğı­nı bel­li ede­cek bi­çim­de otur­mak; bir yer­de çok kı­sa sü­re kal­mak
eğ­ri bak­mak: bk. eğ­ri göz­le bak­mak
eğ­ri büğ­rü: düz­gün ya­nı çok az, e.a. çar­pık çur­puk, eciş bü­cüş
eğ­ri dü­zü be­ğen­mez, bu da bi­zi be­ğen­mez: bi­zi be­ğen­mi­yor, küçümsüyor, doğaldır, çün­kü ku­su­ru olan­lar ku­sur­suz­lar­dan hoş­lan­maz­lar
eğ­ri ba­ca doğ­ru du­man: bk. du­ma­nı doğ­ru çık­sın; eğ­ri ge­mi doğ­ru se­fer
eğ­ri ge­mi doğ­ru se­fer: kul­la­nı­lan araç ye­ter­siz ama, ya­pı­lan iş is­te­ğe uy­gun, e.a. du­ma­nı doğ­ru çık­sın
eğ­ri göz­le bak­mak: kö­tü dü­şün­cey­le bak­mak, e.a. eğ­ri bak­mak
eğ­ri­si doğ­ru­su­na gel­mek: bir işin yan­lış ya­pıl­mak­ta ol­du­ğu an­la­şı­lan bö­lü­mü, son­ra­dan or­ta­ya çı­kan bir du­rum­la uyum sağ­la­ya­rak doğ­ru so­nu­ca ulaş­mak
eh­ve­ni şer:(ehven-i şer) kö­tü­ler için­de da­ha az za­rar­lı ola­nı, da­ha az kö­tü­sü; kö­tü­le­rin iyi­si
eh­ven kur­tul­mak: ucuz at­lat­mak, um­du­ğun­dan az za­rar gör­mek
eki­ni bel­li et­me­mek: özür­lü ya­nı­nı giz­le­meyi becerebilmek
ekin iti: ba­şı ha­va­da, her­ke­se te­pe­den ba­kan
ek­li pük­lü: bü­tün­lü­ğü bo­zul­muş, ya­ma­lı, par­ça­lı, düzensiz
ek­me­di­ğin yer­de bi­ter: is­te­nil­me­yen yer­de karşına çıkar
ek­me­ği di­zin­de: bk. eli­fi yü­zün­de, ek­me­ği di­zin­de
ek­me­ğin­den et­mek: iş­siz kal­ma­sı­na ne­den ol­mak
ek­me­ğin­den ol­mak: ge­çi­mi­ni sağ­la­yan işin­den ay­rıl­mak zo­run­da kal­mak
ek­me­ği­ne göz dik­mek: bi­ri­nin ge­çi­mi­ni sağ­la­yan işi­ni elin­den al­ma­ya ça­lış­mak, e.a. ek­me­ği­ne göz koy­mak
ek­me­ği­ne kan doğ­ra­mak: bir kim­se­ye, bü­yük acı­lar ve­re­cek, göz yaş­la­rı için­de bı­ra­ka­cak kö­tü­lük­te bu­lun­mak
ek­me­ği­ne koç: bk. sof­ra­sı açık
ek­me­ği­ne ku­ru, ay­ra­nı­na du­ru mu de­dik: ağı­rı­na gi­de­cek, se­ni kü­çük dü­şü­re­cek bir şey mi yap­tık, bir söz mü söy­le­dik
ek­me­ği­ne yağ sür­mek: is­te­me­den, bi­ri­nin işi­ne ya­ra­ya­cak dav­ra­nış­ta bu­lun­mak
ek­me­ği­ne ya­vuz: bk. sof­ra­sı açık
ek­me­ği­ne yi­ğit: bk. sof­ra­sı açık
ek­me­ği­ni eli­ne al­mak: ken­di ka­zan­cıy­la ge­çi­mi­ni sağ­la­ya­cak du­ru­ma gel­mek, iş güç sa­hi­bi ol­mak, e.a. eli ek­mek tut­mak; ek­me­ği­ni ka­zan­mak
ek­me­ği­ni it yer, ya­ka­sı­nı bit: var­lı­ğın­dan ona bir hay­rı do­kun­ma­yan­lar ya­rar­lan­dı­ğı için, ken­di­si böy­le yok­sul, pe­ri­şan do­la­şır, e.a. ma­lı­nı it, bağ­rı­nı bit yer
ek­me­ği­ni ka­na doğ­ra­mak: acı­lar, göz­yaş­la­rı için­de bir ya­şam sür­mek
ek­me­ği­ni ka­zan­mak:bk. ek­me­ği­ni eli­ne al­mak
ek­me­ği­ni taş­tan çı­kar­mak: en ve­rim­siz alan­lar­da, en zor iş­le­ri ya­pa­rak ge­çi­mi­ni sağ­la­ma be­ce­ri­si gös­ter­mek
ek­me­ği­ni ye­mek: 1) bi­ri­nin ya­nın­da, işin­de ça­lı­şa­rak ge­çi­mi­ni sağ­la­mak, 2) ge­çim yö­nün­den bi­ri­nin yar­dı­mın­dan ya­rar­lan­mak
ek­me­ğiy­le oy­na­mak: bi­ri­nin ge­çim kay­na­ğı­nı, işi­ni teh­li­ke­ye dü­şü­re­cek dav­ra­nış­ta bu­lun­mak
ek­mek as­la­nın ağ­zın­da: iş bul­mak, pa­ra ka­zan­mak ko­lay de­ğil
Ek­mek Be­dir’in, su Hı­dır’ın, yi­yin ku­du­run, için ku­du­run: gü­cü­nü­zü iş yap­ma­ya har­ca­ma­dı­ğı­nız için, baş­ka­la­rı­nın ka­zan­dı­ğı­nı ye­dik­çe böy­le azıp du­ru­yor­su­nuz, e.a. ek­mek el­den su göl­den
ek­mek düş­ma­nı: er­ke­ğin ça­lış­ma­yan eşi, ka­rı­sı
ek­mek el­den su göl­den: ken­di­si ça­lış­ma­yıp baş­ka­sı­nın ka­zan­cıy­la ge­çi­ne­nin du­ru­mu
ek­mek ka­pı­sı: ça­lı­şı­lan yer, ge­çim sağ­la­nan iş, mes­lek
ek­mek pa­ra­sı: ka­zanç, ge­çi­mi sağ­la­yan pa­ra
ek­sik çık­mak: tar­tı­da, öl­çü­de tam ol­ma­mak; ol­ma­sı ge­re­ken­den da­ha az ol­du­ğu an­la­şıl­mak, e.a. ek­sik gel­mek
ek­sik doğ­mak: or­gan­la­rı ge­liş­me­den dün­ya­ya gel­mek, e.a. er­ken doğ­mak
ek­sik etek : ka­dın
ek­sik et­me­mek : her za­man bu­lun­dur­mak, sür­dür­mek
ek­sik ge­dik: ufak te­fek ge­rek­si­nim­ler
ek­sik ge­dik ka­pa­mak: ge­rek­li olan ufak te­fek şey­le­ri sağ­la­mak
ek­sik gel­mek: yet­me­mek, ge­re­ken­den, ge­rek­li olan­dan da­ha az ol­mak, e.a. ek­sik çık­mak
ek­sik ol­ma: sağ ol, var ol
ek­sik ol­ma ba­yır tur­pu: bir yar­dı­mın do­kun­mu­yor ama, yi­ne de sağ ol
ek­sik ol­ma­mak: her za­man, her fır­sat­ta, ge­rek­ti­ğin­de bu­lu­nur ol­mak
ek­sik ol­sun: 1) ol­ma­ma­sı da­ha iyi, is­te­mem, ge­re­ği yok, 2) öl­sün
ek­şi su­rat: küs­kün­lük, hoş­nut­suz­luk, is­tek­siz­lik an­la­tan yüz, e.a. yü­zü sir­ke sat­mak
ek­ten püf­ten, de­li kı­za kaf­tan: 1) ku­maş ar­tık­la­rıy­la di­ki­len yok­sul işi giy­si, :2) es­ki, hur­da eş­ya ile ya­pı­lan der­me çat­ma şey
ek­ti pük­tü­ler: gel­me­si ge­re­ken­ler dı­şın­da, bir ye­re da­da­nan asa­lak kim­se­ler
el aç­mak: bk. avuç aç­mak
el ağ­zıy­la çor­ba iç­mek: baş­ka­sın­dan duy­duk­la­rı­nı ken­di söz­le­riy­miş gi­bi yi­ne­le­mek
el al­mak:1) es­ki­den ta­ri­kat­lar­da mü­rit (öğ­re­nen), ken­di­si­ni ye­tiş­ti­ren mür­şit (öğ­re­ten) ta­ra­fın­dan, öğ­re­ti­me ye­ti­ki­li kı­lın­mak, 2) çı­rak, us­ta­sın­dan ken­di işi­ni ku­ra­bil­me iz­ni al­mak
el al­tın­da: ha­zır­da, ko­lay­ca ula­şı­la­bi­le­cek yer­de
el al­tın­dan: giz­li­ce, kim­se­ye ha­ber ver­me­den, kim­se­nin ha­be­ri ol­ma­dan, e.a.alt­tan al­ta; giz­li­den giz­li­ye
el’aman ça­ğır­mak: bk. el’aman çek­mek
el’aman çek­mek: bık­tı­ğı, usan­dı­ğı, bez­di­ği ki­şi ya da şey­den çok ya­kı­nır ol­mak, e.a. el’aman ça­ğır­mak
el arı, düş­man kö­rü: dos­ta düş­ma­na kar­şı kü­çük düş­me­mek için, is­te­me­ye is­te­me­ye, zo­ra­ki
el at­mak: 1) bir du­ru­ma, bir işe ka­rış­mak,:2) ye­ni bir işe gi­riş­mek
el ayak çe­kil­mek: or­ta­lık­ta hiç kim­se kal­ma­mak, ıs­sız­la­şıp ses­siz­leş­mek
el ayak öp­mek: bk. el etek öp­mek
el bağ­la­mak: say­gı be­lir­ti­si ola­rak el­le­ri­ni gö­be­ği üze­rin­de ka­vuş­tu­ra­rak dur­mak, e.a. di­van dur­mak; el pen­çe di­van dur­mak
el bas­mak: kut­sal bir şey üze­ri­ne eli­ni ko­ya­rak ant iç­mek
el be­bek gül be­bek: her is­te­ği ye­ri­ne ge­ti­ri­len, çok se­vi­len
el ben­de: sü­ren oyun­da baş­la­ma sı­ra­sı ben­de
el ben­den, se­bep Al­lah’tan: ben has­ta­ya elim­den ge­le­ni ya­pı­yo­rum, ama şi­fa­ya ka­vuş­tu­ran Tan­rı­’dır
el ça­buk­lu­ğu ile: yap­tı­ğı hi­le­yi kim­se­nin se­ze­me­ye­ce­ği bir ça­buk­luk­la
el çek­mek: yap­mak­ta ol­du­ğu iş­ten il­gi­si­ni kes­mek, vaz­geç­mek
el çırp­mak: avuç iç­le­riy­le el­le­ri­ni bir­bi­ri­ne vu­ra­rak ses çı­kar­mak; al­kış­la­mak
el­de avuç­ta bir şey kal­ma­mak: har­ca­na­cak ne­yi var­sa hep­si­ni bi­tir­miş ol­mak
el­de bir: o ke­sin; ke­sin­lik­le ger­çek­le­şe­cek şey
el­de bu­lu­nan: ha­zır­da olan, var olan, o an sa­hip olu­nan
el­de et­mek: 1) bir şe­ye sa­hip ol­mak, 2) bir kim­se­yi ken­din­den ya­na çek­mek
el de­ğiş­tir­mek (bir şey): sa­hip de­ğiş­tir­mek; kul­la­nı­mı bir kim­se­den baş­ka bir kim­se­ye geç­mek
el değ­me­miş: hiç kul­la­nıl­ma­mış, do­ku­nul­ma­mış, e.a. kız gi­bi
el­de kal­mak: 1) bir mal alı­cı­sı çık­ma­dı­ğı için sa­tıl­ma­yıp dur­mak, 2) har­ca­nan­dan art­mış ola­rak dur­mak
el­den ağ­za ya­şa­mak: gün­lük ka­zan­cı, an­cak gün­lük ge­rek­si­nim­le­ri­ni kar­şı­la­ya­cak ka­dar ol­mak; eline geçeni o gün yiyor olmak
el­den ayak­tan düş­mek: yaş­lı­lık ya da has­ta­lık ne­de­niy­le yü­rü­ye­mez, iş ya­pa­maz ol­mak, yar­dı­ma muh­taç du­ru­ma gel­mek
el­den çı­kar­mak: sat­mak
el­den çık­mak: sa­tıl­mak
el­den düş­me: sa­hi­bin­den sa­tın alı­nan, kul­la­nıl­mış
el­den ele do­laş­mak: gör­dü­ğü il­gi ne­de­niy­le çok kim­se ta­ra­fın­dan alın­mak, kul­la­nıl­mak
el­den ele geç­mek: çok sa­hip de­ğiş­tir­mek
el­den ge­çir­mek:ta­mam­la­mak, onar­mak, de­net­le­mek gi­bi amaç­lar­la tek tek in­ce­le­mek
el­den gel: 1) pa­ra­yı, he­men ver, 2) uzat eli­ni to­ka­la­şa­lım, kut­la­ya­lım
el­den git­mek: bir şey yi­ti­ril­miş ol­mak, o şey­den yok­sun ka­lın­mak
ele alın­maz: çok kö­tü du­rum­da, ber­bat
ele al­mak: 1) bir şey üze­rin­de ça­lış­ma­ya baş­la­mak, 2) bir ko­nu­yu araş­tır­mak, in­ce­le­mek, eleş­tir­mek
ele avu­ca sığ­ma­mak: dur otur din­le­me­mek, ku­ral ta­nı­ma­mak, taş­kın, şı­ma­rık dav­ra­nış­lar­da bu­lun­mak
ele ge­çir­mek: 1) aran­mak­ta olan ki­şi­yi ya­ka­la­mak, 2) ko­lay bu­lun­ma­yan bir şe­ye sa­hip ol­mak
ele geç­mek: 1) ya­ka­lan­mak, 2) sa­hip olun­mak
ele gel­mek: 1) el­le tu­tu­la­bi­lir ol­mak, 2) be­bek ku­ca­ğa alı­na­bi­le­cek ka­dar bü­yü­mek
ele­ğim var sa­cım var, kom­şu­ya ne bor­cum var: ken­di ola­nak­la­rım­la ye­ti­ni­yo­rum, kim­se­den yar­dım is­te­me­ye ge­rek duy­mu­yo­rum; yardım beklemiyorum
ele gü­ne kar­şı: her­kes, ya­ban­cı­lar, elâ­lem ne der
elek­ten ge­çir­mek: ti­tiz bir in­ce­le­mey­le iyi kö­tü­yü, doğ­ru­yu yan­lı­şı bir­bi­rin­den ayır­mak, ayık­la­mak, seç­mek
el el­de baş baş­ta: ge­re­ken har­ca­ma­la­rı yap­tık ama, el­de ne var­sa hep­si­ni de tü­ket­tik
el ele: bir­bi­rin­den yar­dım gö­re­rek, bir­bi­ri­nin eli­ni tu­ta­rak, iş­bir­li­ği ya­pa­rak
ele ele ver­mek: iş­bir­li­ği, güç­bir­li­ği yap­mak
el eliy­le yı­lan tut­mak: işin teh­li­ke­li ya­nı­nı baş­ka­sı­na gör­dür­mek
el eme­ği: 1) el­de ya­pı­lan iş, ça­lış­ma, 2) el­de ya­pı­lan ça­lış­ma­nın kar­şı­lı­ğı, ve­ri­mi
el en­se çek­mek: gü­reş­te, has­mı­nı yık­mak için en­se­sin­den ken­di­ne doğ­ru çek­mek
el er­mez, göz gör­mez: işi­niz düş­tüy­se, bi­ri­ni gö­re­cek­se­niz he­men gi­de­mez­si­niz, çok uzak bir yer
el etek çek­mek: ar­tık o şey­le uğ­raş­maz ol­mak, e.a. el çek­mek; el etek silk­mek
el etek öp­mek: bir işi yap­tır­mak için bi­ri­le­ri­ne yal­va­rıp ya­kar­mak, e.a. eli­ne aya­ğı­na düş­mek; el ayak öp­mek; etek öp­mek
el et­mek: eliy­le ça­ğır­mak, “gel” işa­re­ti yap­mak
ele ve­rir öğü­dü, ken­di ke­ser sö­ğü­dü: bk. ele ve­rir tal­kı­nı, ken­di yu­tar sal­kı­mı
ele ve­rir tal­kı­nı, ken­di yu­tar sal­kı­mı: baş­ka­sı­na öğüt ve­rir, ken­di­si ay­nı şe­yi ya­par; baş­ka­sı­na ver­di­ği öğü­dün ter­si­ni ya­par
ele ver­mek: suç­lu­yu ara­ya­na ha­ber ver­mek, ya­ka­lat­mak ya da ken­di­si gö­tü­rüp tes­lim et­mek
el gün: her­kes, elâ­lem
eli açık: cö­mert, pa­ra­sı­nı, ma­lı­nı esir­ge­me­yen
eli ağır: 1) ya­vaş iş gö­ren, ça­buk ça­lı­şa­ma­yan, 2) vu­run­ca çok acı­tan
eli al­tın­da ol­mak: bir şey bi­ri­nin, is­te­di­ği za­man ya­rar­la­na­bi­le­ce­ği yer­de, du­rum­da ol­mak
eli ar­mut mu dev­şi­ri­yor: o böy­le ya­pı­yor­sa bu­nun eli yok mu, bu da ay­nı şe­yi ona ya­pa­rak kar­şı­lık ve­rir
eli aya­ğı bağ­lı kalmak: bk. eli ko­lu bağ­lı ol­mak
eli aya­ğı buz ke­sil­mek: bek­len­me­dik bir ha­ber kar­şı­sın­da do­nup kal­mak
eli aya­ğı do­laş­mak: he­ye­can­dan te­laş­la­nıp, ne ya­pa­ca­ğı­nı şa­şır­mak, yap­tı­ğı işi ka­rış­tır­mak
eli aya­ğı gev­şe­mek: kor­ku­dan ya da aşı­rı sı­cak­tan ha­re­ket ede­me­ye­cek du­ru­ma gel­mek
eli aya­ğı tut­mak: iş ya­pa­cak ya da ken­di­ne ba­ka­cak gü­cü ye­rin­de bu­lun­mak
eli bay­rak­lı: şir­ret, kav­ga­cı, edep­siz, sal­dır­gan e.a. eli ma­şa­lı
eli bol: 1) pa­ra­sı ve ola­nak­la­rı ge­niş, 2) yap­tı­ğı şe­yin mal­ze­me­si­ni, har­cı­nı esir­ge­mez
eli boş ol­mak: o sı­ra­da ya­pa­cak işi bu­lun­ma­mak
eli boş dön­mek: um­du­ğu­nu el­de ede­me­den ge­ri gel­mek
eli boş gel­mek: ge­lir­ken, ar­ma­ğan ya da umu­lan şe­yi ge­tir­me­mek
eli böğ­rün­de kal­mak: bir şey ya­pa­maz du­ru­ma düş­mek
eli ce­bi­ne var­ma­mak: pa­ra­ya kı­ya­ma­mak
eli ça­buk: ça­buk iş gö­ren, k.a. eli ağır
eli dar­da: pa­ra sı­kın­tı­sı için­de olan, k.a. eli bol
eli değ­me­mek: ya­pa­ca­ğı şey için va­kit bu­la­ma­mak, e.a. eli er­me­mek
eli ek­mek tut­mak: bk. ek­me­ği­ni eli­ne al­mak
eli er­me­mek: bk. eli değ­me­mek
eli­fi eli­fi­ne: tam, har­fi har­fi­ne
eli­fi gör­se mer­tek sa­nır: çok ca­hil­dir, oku­ma­sı yaz­ma­sı hiç yok­tur
eli­fi yü­zün­de, ek­me­ği di­zin­de: sı­kıl­ma­sı, utan­ma­sı yok, ar­sız, söy­le­nen her sö­ze ter­bi­ye­siz­ce kar­şı­lık ve­rir
eli ge­niş­le­mek: pa­ra sı­kın­tı­sın­dan kur­tul­mak, bol­ca pa­ra­ya ka­vuş­mak
eli ha­fif: bir şey ya­par­ken can yak­ma­yan, acıt­ma­yan (dok­tor, diş­çi)
eli işe yat­mak: bk. eli yat­mak
eli iş­te, gö­zü oy­naş­ta: ha­vai, söz­de iş ya­pı­yor, ak­lı baş­ka yer­de, e.a. eliy­le ha­mur ova­lar, gö­züy­le da­na ko­va­lar
eli ka­lem tut­mak: ya­zı yaz­ma­yı iyi bil­mek, dü­şün­dü­ğü­nü ya da bir ko­nu­yu ge­re­ği gi­bi ya­za­bil­mek
eli ko­lu bağ­lı ol­mak: yap­ma­sı ge­re­ke­ni, en­gel­ler yü­zün­den ya­pa­maz du­rum­da ol­mak, e.a. eli aya­ğı bağ­lı kalmak
eli koy­nun­da: bk. ken­di ha­lin­de
eli ku­la­ğın­da: ne­re­dey­se, çok ya­kın­da, geldi gelecek, oldu olacak
el ile ge­len dü­ğün bay­ram: bir top­lu­lu­ğun hep bir­lik­te uğ­ra­dı­ğı bir sı­kın­tı­ya ya­kın­ma­dan kat­lan­mak ge­re­kir
eli ma­şa­lı: bk. eli bay­rak­lı
eli mah­kûm: uy­mak zo­run­da, baş­ka se­çe­ne­ği yok
elim ha­mur kar­nım aç: ça­lı­şı­yo­rum ama, baş­ka­la­rı­na, ba­na bir ya­ra­rı yok, e.a. tın­gır elek tın­gır saç, elim ha­mur kar­nım aç; yel­dir elek yel­dir saç, elim ha­mur kar­nım aç
elin­de kal­mak: 1) sat­mak is­te­di­ği şe­yi elin­den çı­kar­ma­yı ba­şa­ra­ma­mak, sa­ta­ma­mak, 2) er­kek: ta­sar­la­dı­ğı cin­sel bir­lik­te­lik ger­çek­leş­me­mek, a.
elin­den bir ka­za çık­mak: bi­ri­ni, is­te­me­ye­rek ya­ra­la­mak ya da öl­dür­mek
elin­den bir şey gel­me­mek: 1) ça­re­siz kal­mak, bir şey yap­ma ola­na­ğı bu­la­ma­mak, 2) bir iş yap­ma­yı be­ce­re­me­mek, bi­le­me­mek
elin­den dü­şür­me­mek: kul­lan­mak için sü­rek­li elin­de bu­lun­dur­mak
elin­den ge­le­ni ar­dı­na ko­ma... ya­pa­bi­le­ce­ğin ne ka­dar kö­tü­lük var­sa, hep­si­ni yap
elin­den gel­mek: ya­pa­bil­mek
elin­den hiç­bir şey kur­tul­ma­mak: çok be­ce­rik­li, çok hü­ner­li, ya­pa­ma­ya­ca­ğı şey ol­ma­mak, e.a. elin­den uçan ka­çan kur­tul­ma­mak; elin­den uçan kuş kur­tul­ma­mak
elin­den iş çık­ma­mak: ya­vaş ça­lış­mak, işi­ni ça­buk ya­pa­ma­mak
elin­den tut­mak: ka­yır­mak, kol­la­mak, ba­şa­rı­lı ol­ma­sı­na, iler­le­me­si­ne yar­dım et­mek
elin­den uçan ka­çan kur­tul­ma­mak: bk. elin­den hiç­bir şey kur­tul­ma­mak
elin­den uçan kuş kur­tul­ma­mak: bk. elin­den hiç­bir şey kur­tul­ma­mak
elin­de ol­mak: is­te­di­ğin­de ya­pa­bi­lir ol­mak
eli­ne ağır: bk. eli ağır (1)
eli­ne aya­ğı­na düş­mek: bi­rin­den, ya­şam­sal bir ko­nu­da, çok yal­va­ra­rak di­lek­te bu­lun­mak, e.a. el etek öp­mek
eli­ne bak­mak: ge­çi­ne­bil­me­si için on­dan yar­dım gör­mek
eli­ne ça­buk: bk. eli ça­buk
eli­ne doğ­mak: ai­le ya­kı­nı ola­rak, onu doğ­du­ğun­dan be­ri ta­nı­mak
eli­ne düş­mek: 1) ken­di­siy­le ara­sı açık bu­lu­nan bi­ri­ne muh­taç ol­mak, 2) bi­ri ta­ra­fın­dan ya­ka­lan­mak
eli­ne er­kek eli değ­me­miş ol­mak: kız için: açıl­ma­mış
eli­ne ete­ği­ne doğ­ru: ar­sız de­ğil, hır­sız de­ğil, dü­rüst, na­mus­lu
eli­ne kal­mak: ken­di­si­ne ba­ka­cak, yar­dım ede­cek, on­dan baş­ka kim­se bu­lun­ma­mak
eli­ne sağ­lık: çok gü­zel ol­muş, çok te­şek­kür ede­rim, sağ ol
eli­ne su dö­ke­mez: de­ğer­ce on­dan çok ge­ri­de, onun uşa­ğı, çı­ra­ğı bi­le ola­maz
eli­ne tu­tuş­tur­mak: bir şe­yi, kar­şı­sın­da­ki­ne an­zı­sın ver­mek
eli­ne vur, ek­me­ği­ni al: bk. en­se­si­ne vur, lok­ma­sı­nı ağ­zın­dan al
eli­ni aya­ğı­nı çek­mek: uğ­ra­maz ol­mak, e.a. eli­ni aya­ğı­nı kes­mek
eli­ni aya­ğı­nı kes­mek: bk. eli­ni aya­ğı­nı çek­mek
eli­ni bel­li et­mek: kâ­ğıt oyu­nun­da, elin­de­ki ka­ğıt­la­rın an­la­şıl­ma­sı­na al­dı­rış et­me­mek, e.a. eli­ni gös­ter­mek
eli­ni ce­bi­ne atmak: pa­ra çı­kar­ma­ya dav­ran­mak
eli­ni ce­bi­ne at­ma­mak: ya­pı­lan or­tak har­ca­ma­larda, öde­me­le­ri hep baş­ka­la­rı­na yık­mak
eli­ni ça­buk tut­mak: hız­lı yap­ma­ya ça­lış­mak, hız­lı dav­ran­mak
eli­ni ete­ği­ni çek­mek: o şey­le il­gi­si­ni kes­mek
eli­ni gös­ter­mek: bk. eli­ni bel­li et­mek
eli­ni ka­na bo­ya­mak: bi­ri­ni ya­ra­la­mak ya da öl­dür­mek
eli­ni ko­lu­nu bağ­la­mak: bir şey onu bek­le­ne­ni ya­pa­ma­ya­cak du­ru­ma ge­tir­mek
eli­ni ko­lu­nu sal­la­ya sal­la­ya gel­mek: ge­lir­ken bir ar­ma­ğan ya da bek­le­nen şe­yi ge­tir­me­mek, bi­tir­me­ye git­ti­ği iş­ten so­nuç al­mak­sı­zın dön­mek
eli­ni ko­lu­nu sal­la­ya sal­la­ya gez­mek: or­ta­da gö­rün­me­me­si ge­re­ken ya da ya­sa­lar­dan ka­çan ki­şi, per­va­sız­ca, kim­se­den çe­kin­me­den do­laş­mak
eli­nin ha­mu­ruy­la er­kek işi­ne ka­rış­mak< ka­dın: gü­cü­nün yet­me­ye­ce­ği, be­ce­re­me­ye­ce­ği iş­le­ri yap­ma­ya kalk­mak
eli­nin kö­rü: uzat­ma, ters bir şey söy­le­ye­ce­ğim şim­di; kö­tü, an­la­şıl­maz
eli­ni oy­nat­mak: 1) işi ça­buk­laş­tır­mak, 2) bah­şiş, ha­raç ver­mek, ge­re­ken ye­re pa­ra ver­mek­ten çe­kin­me­mek
eli­ni sal­la­sa el­li­si< ba­şı­nı sal­la­sa tel­li­si: ye­ter ki is­te­sin, eli­nin bir işa­re­ti­ne pek çok is­tek­li çı­kar
eli­ni sı­cak su­dan so­ğuk su­ya sok­ma­mak: ev­de hiç­bir işe el sür­me­mek, çok naz­lı ol­mak
eli­ni sür­me­mek: 1) hiç do­kun­ma­mış, el­le­me­miş ol­mak, 2) be­ğen­me­mek, ken­di­ne ya­kış­tır­ma­mak
eli­ni ve­ren ko­lu­nu ala­maz: 1) ona ya­pa­ca­ğın kü­çük bir yar­dı­mın pe­şi­ni, se­ni bü­yük za­rar­la­ra uğ­rat­ma­dan bı­rak­maz, 2) al­dı­ğı­nı ge­ri ver­mez
eli­ni vic­da­nı­na ko­ya­rak söy­le­mek: sö­zü­nü ya­lan kat­ma­dan, yan tut­ma­dan, hak gö­ze­te­rek söy­le­mek
eli­ni yı­ka­mak: o şey­le uğ­raş­mak­tan vaz­geç­mek, il­gi­si­ni kes­mek, e.a. el yı­ka­mak
eli ol­mak: bk. par­ma­ğı ol­mak
eli pa­ra gör­mek: bk. ce­bi pa­ra gör­mek
eli pek: bor­cu­nu is­tek­siz öde­yen
eli sı­kı: cim­ri, pa­ra­ya kı­ya­ma­yan
eli so­pa­lı: da­yak at­mak­tan bile çe­kin­me­yen, zor­ba, sert yö­ne­ti­ci
eli uz: be­ce­rik­li, us­ta, hü­ner­li
eli uzun: fır­sat bul­duk­ça öte­be­ri aşı­ran
eli var­ma­mak: kı­ya­ma­mak, içi ra­zı ol­ma­mak
eli yat­kın: o işi yap­ma­ya alı­şık, o işi ko­lay­ca öğ­re­nir ve ya­par
eli yat­mak: bir işi ya­pa­bi­le­cek el be­ce­ri­si ne sa­hip ol­mak, eli bir işe alış­kan­lık ka­zan­mak
eliy­le ha­mur ova­lar, gö­züy­le da­na ko­va­lar: ken­di­ni yap­tı­ğı işe ve­re­mez; iş ya­par­ken baş­ka şey­ler­le de il­gi­le­nir, e.a. eli iş­te, gö­zü oy­naş­ta
eliy­le koy­muş gi­bi bul­mak: ara­mak­la za­man yi­tir­me­den, ko­lay­ca bul­mak
eli yü­zü düz­gün: yüzüne bakılır, da­ğı­nık de­ğil, dü­zen­li, der­li top­lu, fe­na sa­yıl­maz, gü­zel­ce
el ka­dar: çok kü­çük, kü­çü­cük
el kal­dır­mak: 1) oy ver­di­ği­ni ya da söz is­te­di­ği­ni eli­ni kal­dı­ra­rak be­lirt­mek, e.a. par­mak kal­dır­mak, 2) yaş­ça bü­yü­ğü­ne vur­ma­ya yel­ten­mek
el ka­pı­sı: 1) ken­di­si­ne ya­ban­cı olan­la­rın evi, yur­du, ül­ke­si, 2) bir kı­zın ge­lin git­ti­ği ev
el kat­mak: bir işin ya­pıl­ma­sı­na yar­dım et­mek
el ke­se­sin­den sul­ta­nım, de­ve­ler ol­sun kur­ba­nım: baş­ka­sı­nın pa­ra­sıy­la hem gös­te­riş­li bir ya­şam sü­rü­yor, hem ge­rek­siz şey­le­re bol bol pa­ra har­cı­yor
el ki­ri: ko­lay­ca vaz­ge­çi­le­bi­len, atı­lan şey, el­de kal­ma­yan
el koy­mak: 1) bir yol­suz­lu­ğu or­ta­ya çı­ka­ra­cak in­ce­le­me­ye baş­la­mak, 2) dev­let yö­ne­ti­mi, bir ma­lı, bir ku­ru­lu­şu buy­ru­ğu al­tı­na al­mak
el­len­miş dil­len­miş: her­kes onun if­fet­siz­li­ği­ni ko­nu­şu­yor
el­ler­de gez­mek: bk. el üs­tün­de tu­tul­mak
el­le­rim ya­nı­ma ge­le­cek: bir gün öl­mek, öbür dün­ya­da he­sap ver­mek var, o ne­den­le ya­lan söy­le­me­me­li­yim
el­le­ri na­sır bağ­la­mak: ağır iş­ler­de uzun sü­re el eme­ğiy­le ça­lış­mış ol­mak
el­le­rin dert gör­me­sin: bu ­yap­tı­ğın iyi­lik ne­de­niy­le Al­lah sen­den ra­zı ol­sun
el­ler yu­ka­rı: tes­lim ol, bir şe­ye el sür­me, yu­ka­rı kal­dır el­le­ri­ni
el­le tu­tu­lur, göz­le gö­rü­lür: çok be­lir­gin, çok açık
el oğ­lu: baş­ka bi­ri, ya­ban­cı kim­se
el oğuş­tur­mak: 1) şaş­kın­lık­tan ya­pa­ca­ğı işi, söy­le­ye­ce­ği sö­zü bi­le­me­mek, 2) söy­le­ne­ni say­gı­lı bir du­ruş­la din­le­mek
el pen­çe di­van dur­mak: bk. di­van dur­mak
el sık­mak: bi­ri­ni kar­şı­lar­ken, uğur­lar­ken se­lam­laş­mak için eli­ni tut­mak, to­ka­laş­mak
el si­kiy­le ger­de­ğe gir­mek: baş­ka­sı­nın ola­nak­la­rı­na gü­ve­nip ge­le­cek için gi­ri­şim­ler ta­sar­la­mak, t.d.s.
el sun­mak: ele­le ver­mek için yak­laş­mak is­te­mek
el sür­me­mek: 1) do­kun­ma­mak, :2) bir şe­yi yap­ma­ya baş­la­ma­mak, ya­naş­ma­mak, e.a. el vur­ma­mak
el şa­ka­sı: bir kim­se­ye eğ­len­ce ol­sun di­ye el­le ya­pı­lan iliş­me
el ta­ze­le­mek: bir iş­te yo­ru­lan kim­se ye­ri­ne baş­ka bi­ri­ni ge­tir­mek
el ula­ğı: 1) us­ta­ya yar­dım­cı, çı­rak, :2) ya­pıl­mak­ta olan iş için ge­rek­li ay­gıt
el uzat­mak: 1) yar­dım et­mek, :2) do­ku­na­rak, ili­şe­rek ta­ciz et­mek, :3) bi­ri­nin hak­kı­nı al­ma­ya kal­kış­mak
el üs­tün­de tu­tul­mak: ken­di­si­ne çok sev­gi, say­gı gös­te­ri­lir ol­mak
el ver­mek: bk. el al­mak (1)
el vur­ma­mak: bk. el sür­me­mek (2)
el yah­şi biz ya­mak, el buğ­day biz sa­man: ya­ban­cı­lar biz­den da­ha de­ğer­li tu­tu­lu­yor
el yat­kın­lı­ğı: işe alış­mış ol­ma du­ru­mu, bk. eli yat­kın
el ya­zı­sı: bir kim­se­nin ken­di ya­zı­sı
el yaz­ma­sı: el­le ya­zıl­mış, ba­sım de­ğil
el yı­ka­mak: bk. eli­ni yı­ka­mak
el yor­da­mıy­la: 1) el alış­kan­lı­ğı­nın yar­dı­mıy­la, :2) bu­lun­du­ğu ye­ri tah­min edip el­le yok­la­ya­rak, gö­zü­nün de­ğil eli­nin yar­dı­mıy­la
ema­ne­te hı­ya­net et­mek: ema­net edi­len bir şe­yi ti­tiz­lik­le ko­ru­ma­mak
eme­ği geç­mek: bir şe­yin ya­pıl­ma­sı­na, bir kim­se­nin ye­tiş­me­si­ne ken­di­si de kat­kı­da bu­lun­muş, emek ver­miş ol­mak, e.a. hak­kı geç­mek
eme­ği sağ­dıç eme­ği­ne dön­mek: ver­di­ği emek bo­şa git­mek, kar­şı­lı­ğı­nı ala­ma­mak, e.a. sağ­dıç eme­ği
emek çek­mek: bk. emek ver­mek
emek­le­me ça­ğı: bir şey­de he­nüz ol­gun­luk, de­ne­yim ka­za­nıl­ma­mış dö­nem
emeksiz evlât: üvey evlât
emek ver­mek: bir şe­yin oluş­ma­sı, mey­da­na çık­ma­sı için özen­le ve çok ça­lış­mak, e.a. emek çek­mek
eme se­me ya­ra­ma­mak: bü­tün uğ­raş bo­şa git­mek, ya­pı­lan tak­dir­le kar­şı­lan­ma­mak, işe ya­ra­dı­ğı ka­bul edil­me­mek, ma­kbu­le geç­me­mek
eme ya­ra­mak: mak­bu­le geç­mek, ya­rar­lı ol­mak, iyi gelmek
emir bü­yük yer­den gel­mek: ha­tı­rı sa­yı­lan, se­vi­len bir kim­se, bir işin ya­pıl­ma­sı­nı is­te­miş ol­mak
emir ku­lu: ken­di­si­ne buy­ru­lan işi yap­mak­la yü­küm­lü olan ki­şi
em­ret, fın­dık ka­bu­ğu­na gi­re­yim: ye­ter ki sen is­te, en zor, en sı­kın­tı ve­ri­ci işi bi­le ya­pa­rım
em­ri­hak va­ki ol­mak: öl­mek
em­ri­ne gir­mek: bir kim­se­nin buy­ru­ğu al­tı­na ol­ma­yı ka­bul et­mek
enayi dümbeleği: çok enayi, a.
en­da­ze­ye gel­me­mek: öl­çü­sü, he­sa­bı ol­ma­mak
en­da­ze­ye vur­mak: öl­çüp biç­mek, ölç­mek
endişeye düşmek: kaygılanmak
eni ko­nu: iyi­den iyi­ye, iyi­ce
eninde so­nun­da: ne za­man ol­sa, so­nuç­ta, en son­ra, bü­tün ola­sı­lık­lar de­nen­dik­ten, tür­lü ev­re­ler ge­çil­dik­ten son­ra, e.a. ev­vel ve âhır
eni­ne bo­yu­na: 1) her yö­nüy­le, bü­tün ola­sı­lık­lar göz önün­de bu­lun­du­ru­la­rak (dü­şün­me, ko­nuş­ma), 2) iri ya­pı­lı adam
eni­ne bo­yu­na çek­mek: bir işi ba­şa­ra­bil­mek için tüm ola­nak­la­rı zor­la­mak
en­se ku­lak ye­rin­de: iri­ya­rı adam
en­se­si ka­lın: sö­zü ge­çer, pa­ra­sı bol, is­te­di­ği­ni ya­pa­bi­lir, güç­lü
en­se­sin­de bo­za pi­şir­mek: her­han­gi bir amaç­la bi­ri­ni te­dir­gin et­mek, sı­kış­tır­mak, zor­la­mak, üz­mek, sü­rek­li ça­lış­tır­mak
en­se­si­ne bin­mek: bir işi yap­tır­mak için, bi­ri­ni sü­rek­li ola­rak bas­kı al­tın­da tut­mak
en­se­si­ne vur lok­ma­sı­nı ağ­zın­dan al : ses­siz, za­val­lı, âciz, e.a. ba­şı­na vur ek­me­ği­ni elin­den al; eli­ne vur ek­me­ği­ni ağ­zın­dan al
en­se­si­ne ya­pış­mak: ya­ka­la­mak, tut­mak, zor­la­mak, sı­kış­tır­mak
en­se­si­ni ka­şı­mak: ne ya­pa­ca­ğı­nı bi­le­me­yip, şaş­kın dü­şün­mek
en­se yap­mak: ça­lış­ma­dan, yi­yip içip otur­mak
en­se­ye to­kat, gö­te par­mak: bi­riy­le olan iliş­ki­si, sen­liben­li, say­gı­sız, per­va­sız du­rum al­mak, k.
ere git­mek: bk. ere var­mak
eren­le­rin sa­ğı so­lu bel­li ol­maz: ku­sur­suz in­san­la­rın ba­zen bil­me­ye­rek yap­tık­la­rı yer­siz dav­ra­nış­lar hoş kar­şı­lan­ma­lı­dır
ere var­mak: ka­dın, ev­len­mek, ko­ca bul­mak, e.a. ere git­mek
er, geç: ne za­man ol­sa
er­kek Fat­ma: ka­dın: dav­ra­nış­la­rı er­kek gi­bi
er­kek­lik öl­dü mü: bu hak­sız­lı­ğa kar­şı ko­ya­cak, mert­lik gös­te­re­cek kim­se kal­ma­dı mı  
er­kek­lik sen­de kal­sın: onun ya­kı­şık al­ma­yan dav­ra­nış­la­rı­na, den­siz­li­ği­ne uyup tat­sız­lık çı­kar­ma, efen­di­ce dav­ran
Er­zu­rum’un so­ğu­ğu “ge­lin be­ni Ge­re­de’de bu­lun” de­miş: Ge­re­de de Er­zu­rum ka­dar so­ğuk­ olur
esa­mi­si okun­ma­mak: ken­di­si­ne de­ğer ve­ril­me­mek, adı anıl­ma­mak, önem ve­ri­len­ler ara­sın­da adı bi­le geç­me­mek
esas du­ruş: as­ker­lik­te: ha­zır ol
esa­sı ol­ma­mak: asıl­sız, ya­lan, ger­çek dı­şı
eser ama yağ­maz: 1) kin­ci de­ğil­dir, ba­ğı­rır ça­ğı­rır ama, ce­za­lan­dır­maz, öf­ke­si ça­buk ge­çer, 2) söy­le­dik­le­ri­nin hep­si va­at­ta ka­lır, ne bir şey ve­rir, ne ya­par
eser kal­ma­mak: 1) hep­si tü­ken­mek, 2) hiç­bir be­lir­ti, iz ol­ma­mak
eser­mek be­ser­mek: emek ve­re­rek or­ta­ya çı­kar­mak
es geç­mek: o ko­nu üze­rin­de dur­ma­mak, önem­se­me­mek
esip sa­vur­mak: öf­key­le kö­tü söz­ler söy­le­mek, ba­ğı­rıp ça­ğır­mak
esir al­mak: uzun sü­re la­fa tut­mak, işi­ne en­gel ol­mak
es­ki ağ­za ye­ni ta­am: tur­fan­da, bu yı­lın tur­fan­da­sı­nı yi­yo­ruz
es­ki çam­lar bar­dak ol­du: de­vir ta­ma­miy­le de­ğiş­ti, es­ki du­rum­la­rın hiç­bir de­ğe­ri kal­ma­dı
es­ki def­ter­le­ri ka­rış­tır­mak: bit­miş, ka­pan­mış, so­nu­ca bağ­lan­mış ko­nu­la­rı ye­ni­den deş­mek, olay­la­rı ye­ni­den kur­ca­la­mak, e.a. es­ki def­ter­le­ri yok­la­mak
es­ki def­ter­le­ri yok­la­mak: bk. es­ki def­ter­le­ri ka­rış­tır­mak
es­ki göz ağ­rı­sı: ön­ce­le­ri se­vi­len ki­şi, e.a. ilk göz ağ­rı­sı
es­ki ha­mam es­ki tas: du­rum­da hiç­bir de­ği­şik­lik ol­ma­mış
es­ki hay­ra­tı da ber­bat et­mek: bir şe­yi dü­zel­me­ye ça­lı­şır­ken büs­bü­tün boz­mak
es­ki ka­fa­lı: ça­ğın ye­ni­lik­le­ri­ne uyum sağ­la­ya­ma­yan
es­ki kö­ye ye­ni âdet: es­ki­ye bağ­lı top­lu­luk­lar için, ya­dır­ga­na­cak ye­ni­lik­ler
es­ki kurt: 1) mes­le­ğin­de çok de­ne­yim­li olan ki­şi, 2) ba­şın­dan çok olay geç­miş, bir işin hi­le­li yan­la­rı­nı bi­len ve kolay kolay al­da­tı­la­ma­yan ki­şi
es­ki püs­kü: çok es­ki, iyi­ce es­ki
es­ki top­rak: yaş­lı ama, dinç
es­ki tü­fek: işin­de es­ki ve de­ne­yim­li kim­se
es­ma­yı üs­tü­ne sıç­rat­mak: dav­ra­nış­la­rıy­la sal­dı­rı­la­ra he­def ol­mak
es­tek kös­tek et­mek: iş­ten ka­çın­mak, oya­la­mak için bir­ta­kım an­lam­sız ba­ha­ne­ler bul­mak
eş dost: ta­nı­dık­lar
eşe­ğe gü­cü yet­me­yip se­me­ri­ni döv­mek: kız­dı­ğı kim­se­nin güç­lü ol­du­ğu­nu bil­di­ğin­den hın­cı­nı onun çev­re­sin­de­ki­ler­den al­mak
eşe­ği­ni sağ­lam ka­zı­ğa bağ­la­mak: işi­ni gü­ven al­tı­na al­mak
eşek ba­şı mı­sın: yet­ki­li sensin, gü­cü­nü ne­den gös­ter­mi­yor­sun
eşek ba­şı­ mı­yım: yet­ki­li be­nim, ne­den ba­na baş­vu­rul­mu­yor, ge­rek­ti­ğin­de yet­ki­mi kul­la­nı­rım
eşek cil­ve­si: ka­ba, hoy­rat dav­ra­nış­lar­la ya­pı­lan şa­ka­laş­ma
eşek ina­dı: bk. ke­çi ina­dı
eşek ka­dar ol­mak: ge­liş­miş, iri­leş­miş, her şe­ye ak­lı ere­cek ka­dar bü­yümüş ol­mak
eşek kuy­ru­ğu gi­bi ne uzar, ne kı­sa­lır: hiç­bir ge­liş­me ve iler­le­me gös­ter­mez; baş­la­dı­ğı gi­bi sü­rüp gi­der
eşek su­dan ge­lin­ce­ye ka­dar döv­mek: uzun­ca bir za­man, ada­ma­kıl­lı da­yak at­mak
eşek şa­ka­sı: ka­ba, ağır, in­ci­ti­ci el şa­ka­sı
eşek­ten düş­müş kar­pu­za dön­mek: 1) çok şa­şır­mak, do­nup kal­mak, 2) kö­tü bir du­rum­la kar­şı­laş­mak, a.
eşi­ği­ne yüz sür­mek: bir di­lek­te bu­lun­mak için bir kim­se­ye yal­var­ma­ya git­mek
eşi­ği­ni aşın­dır­mak: işi­ni yap­tır­mak için bi­ri­nin ka­pı­sı­na, ya­nı­na çok gi­dip gel­mek
eş­ref sa­ati:1) bir işin olum­lu yo­la gir­me­si için en uy­gun za­man, 2) iş gö­re­cek kim­se­nin ters dav­ran­ma­ya­rak, güç­lük çı­kar­ma­yacağı za­man
et bağ­la­mak: 1) şiş­man­la­mak, 2) ya­ra ka­pan­mak
et can tut­ma­mak: çok ha­re­ket­li ol­du­ğun­dan, şiş­man­la­ya­ma­mak
ete­ği aya­ğı­na do­laş­mak: ace­le­sin­den, he­ye­ca­nın­dan yü­rü­yü­şü­nü şa­şır­mak, ya­pa­ca­ğı iş­le­ri bir­bi­ri­ne ka­rış­tır­mak, e.a. eli aya­ğı do­laş­mak
ete­ği be­lin­de: ha­ma­rat, çok ça­lış­kan ka­dın
eteği düşük: pasaklı kadın
ete­ği kir­len­mek: ka­dın için: na­mu­su­na do­ku­nul­mak
eteğindeki taşı dökmek: bütün bildiklerini açıklamak
ete­ği­ne düş­mek: bk. ete­ği­ne sa­rıl­mak
ete­ği­ne sa­rıl­mak< bi­ri­nin: yal­va­rıp ya­kar­mak, e.a. ete­ği­ne düş­mek
ete­ği­ne ya­pış­mak: güç­lü bi­ri­nin ko­ru­yu­cu­lu­ğun­dan, yar­dı­mın­dan ya­rar­lan­ma­ya ça­lış­mak
ete­ği­ni gös­ter­mez: er­kek­ler­den uzak du­rur, na­mu­su­na söz gel­me­sin­den çe­ki­nir
etek do­lu­su: pek çok, bol bol, yı­ğın­la (pa­ra)
etek­le­ri tu­tuş­mak: çok te­lâş­lan­mak
etek­le­ri zil çal­mak: çok se­vin­mek
etek öp­mek: yal­tak­lan­mak, dal­ka­vuk­luk et­mek, e.a. el etek öp­mek
etek silk­mek: bir şey­den tik­si­ne­rek uzak­laş­tı­ğı­nı be­lirt­mek, e.a. el etek çek­mek
eti ne, bu­du ne: 1) ya­şı kü­çük, 2) ola­nak­la­rı sı­nır­lı, pa­ra­sı az
eti­ne dol­gun: şiş­man sa­yıl­ma­yan, tom­bul­ca, e.a. ba­lık etin­de
eti se­nin, ke­mi­ği be­nim: ço­cu­ğu­mu ge­re­ği gi­bi eğit­mek (ya da bir sa­nat öğ­ret­mek) için sa­na tam yet­ki ve­ri­yo­rum, ge­re­kir­se onu döv­mek­ten de çe­kin­me
et ka­fa­lı: an­la­yış­sız, düşüncesiz, e.a. ka­lın ka­fa­lı
etle tırnak gibi: birbirine candan bağlı, sıkı ilişkili
et­li but­lu: bk. eti bu­du ye­rin­de
et­li­ye süt­lü­ye ka­rış­ma­mak: top­lum için­de­ki eği­lim­le­rin, akım­la­rın hiç­bi­riy­le il­gi­len­me­mek, et­kin­lik­ler­den uzak dur­mak
et­me bul­ma dün­ya­sı: kö­tü­lük eden bir gün kö­tü­lük­le kar­şı­la­şır
et­me­di­ği­ni bı­rak­ma­mak: elin­den ge­len her tür­lü kö­tü­lü­ğü yap­mak, e.a. et­me­di­ği­ni ko­ma­mak
et­me­di­ği­ni ko­ma­mak: bk. et­me­di­ği­ni bı­rak­ma­mak
et­ra­fın­da dört dön­mek: ko­ru­mak ya da ken­di­ne çı­kar sağ­la­mak için bi­ri­nin ya­nın­dan ay­rıl­ma­mak
et­ra­fı­nı al­mak: çev­re­sin­de top­lan­mak
et­ti­ği ile kal­mak: ta­sar­la­dı­ğı kö­tü­lü­ğü ya­pa­ma­yan kim­se, bu gi­ri­şi­mi­nin utan­cı için­de kal­mak
et­ti­ği­ni bul­mak: bir kim­se­ye yap­tı­ğı kö­tü­lü­ğün ce­za­sı imiş gi­bi, ben­zer bir kö­tü du­rum da ken­di­si­nin ba­şı­na gel­mek
et­ti­ği ya­nı­na kal­mak: yap­tı­ğı kö­tü­lüğün ce­za­sı­nı gör­me­mek
et tut­ma­mak: bk. et can tut­ma­mak
ev bark: ev ve için­de ya­şa­yan ai­le bi­rey­le­ri, eş­ya
ev­ci­lik oy­na­mak: 1) ço­cuk­lar ev­de­ki­le­ri ve ev eş­ya­sı­nı tak­lit ede­rek oy­na­mak, 2) ya­kın kom­şu­lar bir­bir­le­ri­ne sık sık gi­dip gel­mek
ev­de kal­mak: kız, ya­şı iler­le­di­ği hal­de ev­le­ne­me­miş ol­mak
ev­de­ki he­sap çar­şı­ya uy­ma­mak: ön­ce­den ta­sar­la­nan bir şey umul­du­ğu gi­bi so­nuç­lan­ma­yıp, baş­ka yön­de ge­liş­mek
eve hır­sız gir­dik­ten son­ra ka­pı­ya ki­lit tak­mak: ön­ce­den alın­ma­sı ge­re­ken ön­le­mi, za­rar gör­dük­ten son­ra al­mak
evet efen­dim­ci: ken­di­ dü­şün­ce­si ol­ma­dı­ğın­dan ya da hoş gö­rün­mek için kar­şı­sın­da­ki­nin her söy­le­di­ği­ni onay­la­ma­yı, “doğ­ru, evet efen­dim” de­me­yi huy edin­miş olan ki­şi
evi­nin ka­dı­nı ol­mak: dı­şa­rı­da­ki iş­le­ri­ni bı­ra­kıp, ken­di­ni ta­ma­miy­le ev iş­le­ri­ne ver­mek
evi­rip çe­vir­mek: 1) iyi­ce gör­mek için, her ya­nı­nı dön­dü­re­rek in­ce­le­mek, 2) bir du­ru­mu ken­di is­te­di­ği bi­çi­me sok­mak için tür­lü yol­la­rı de­ne­mek
evi sır­tın­da: bir ye­re bağ­lan­ma­yan; bir yer­de sü­rek­li otur­ma­yan, üç beş par­ça eş­ya­sı­nı yük­len­di­ği gi­bi is­te­di­ği ye­re gö­çe­bi­len
ev iş­let­mek: ge­nelev sa­hi­bi ol­mak
ev ka­dı­nı: 1) dı­şa­rı­da ça­lış­ma­yıp evi­nin iş­le­riy­le uğ­ra­şan ka­dın, 2) ev iş­le­rin­de çok ba­şa­rı­lı olan ka­dın
ev­lat acı­sı gi­bi içi­ne çök­mek: kay­bet­ti­ği bir şe­ye çok üzül­mek
ev­lat edin­mek: baş­ka­sı­nın ço­cu­ğu­nu, ya­say­la be­lir­til­miş ko­şul­lar için­de, ken­di ço­cu­ğu imiş gi­bi nü­fu­su­na ge­çir­mek
ev­ler­den ırak: bk. ev­ler­den uzak
ev­ler­den uzak: di­le­rim, kim­se­nin ba­şı­na böy­le bir fe­lâ­ket gel­me­sin, e.a. ev­ler­den ırak; işi­den­ler­den uzak
ev­le­re şen­lik: di­le­rim, böy­le bir fe­la­ket bü­tün ev­ler­den uzak ol­sun, e.a. ev­ler­den uzak
ev­li bark­lı: ev­len­miş, ço­luk ço­ğu­na ka­rış­mış
ev­li evi­ne, köy­lü kö­yü­ne: ar­tık da­ğı­la­lım, her­kes gi­de­ce­ği ye­re git­sin
ev­vel Al­lah: bu işe ön­ce Tan­rı’ nın yar­dı­mı­na gü­ve­ne­rek kal­kı­şı­rım
ev­vel ar idi, şim­di kâr ol­du: bir za­man­lar ayıp sa­yı­lır­dı, şim­di her­kes ya­pı­yor
ev­vel emir­de: ön­ce­lik­le
ev­vel ve âhır: 1) baş­ta da son­da da, 2) bk. enin­de so­nun­da
ev ye­ni, du­var ye­ni, ele­ğim se­ni ne­re­le­re asa­yım: 1) ye­ni eş­ya­nın ara­sı­na es­ki­le­ri ya­kış­mı­yor, :2) dü­zen ye­ni­len­di, es­ki­le­ri ne yap­ma­lı
ev yık­mak: ka­rı ko­ca­yı bir­bi­rin­den ayır­mak
eyer bo­şalt­mak: 1) ci­rit oyu­nun­da, he­def ol­mak­tan kur­tul­mak için sa­ğa so­la eği­le­rek kar­şı oyun­cu­yu şa­şırt­mak, 2) sal­dı­rı­la­rı bo­şa çı­ka­ra­cak ön­lem­ler al­mak
eye­re de ge­lir, se­me­re de: in­ce­si­ne de ka­ba­sı­na da, her işe ya­rar
eyer vur­mak: 1) eyeri hay­vanın sır­tına koyup bağ­lamak, 2) eyer, hay­vanın sır­tını yara et­mek
Eyüp sab­rı: bü­yük ve uzun sa­bır, en ağır ve sü­rek­li üzün­tü­ler­den bi­le ya­kın­ma­ya­nın sab­rı
ey­val­lah de­mek: 1) ra­zı ol­mak, ka­bul et­mek, 2)  “al­la­ha­ısır­ma­la­dık” de­mek
ey­val­lah et­me­mek: bi­rin­den yar­dım is­te­ğin­de bu­lun­ma­mak, bo­yun eğ­me­mek, kim­se­ye gö­nül bor­cu ol­ma­mak, kim­se­nin min­ne­ti al­tı­na gir­me­mek
ey­yam ağa­sı: her dö­ne­min bü­yük­le­ri­ne hoş gö­rü­ne­rek, dav­ra­nış­la­rı­nı za­ma­nın ge­re­ği­ne gö­re ayar­la­ya­rak işi­ni yü­rü­ten ki­şi, e.a. ey­yam efen­disi; ey­yam reisi
ey­yam efen­disi: bk. ey­yam ağası
ey­yam ola: ha­va­nın iyi ol­ma­sı­nı, gü­nün ve­rim­li geç­me­si­ni di­le­rim, e.a. yel ese, ey­yam ola
ey­yam reisi: bk. ey­yam ağası
ez­be­re bil­mek: o ye­rin her ya­nı­nı iyi­ce ta­nı­yor ol­mak
ez­be­re iş gör­mek: in­ce­le­me­den, ge­rek­li bil­gi­yi al­ma­dan iş yap­mak
ezbere konuşmak: aslını arayıp sormadan, bilmeden laf etmek
ez ez de su­yu­nu iç: işi ko­lay­laş­tır­mak için yaz­dı­ğın bu no­tun, bu mek­tu­bun hiç­bir ya­ra­rı ol­maz     ya da ol­ma­dı
ezik büzük: biçim­siz
ezile büzüle: utana, sıkıla
ezi­lip bü­zül­mek: güç bir du­rum­da ya da bir şey söy­ler­ken, uta­nıp sı­kıl­dı­ğı­nı dav­ra­nış­la­rıy­la bel­li et­mek; ki­bar ol­ma­ya ça­lış­mak