Dil Haşlama
G
gacır gacır: bk. gacır gucur
gacır gucur: düzensiz ve kulak tırmalayıcı ses çıkararak, e.a. gacır gacır
gafil avlamak: bir kimseyi beklemediği, ummadığı bir sırada zor duruma düşürmek
gaflet basmak: dalgın, dikkati dağılmış durumda bulunmak, uykusu gelmek
gaflet uykusu: dikkatli olmak gerekirken, dalgınlıktan ileri gelen uyuşukluk, aymazlık
gaf yapmak: bk. pot kırmak
gagasından yakalamak: bk. burnundan yakalamak
gaipten haber vermek: tinsel bir gücü bulunduğuna inanılan kimse, gelecekte neler olacağından ya da bilinmeyen âlemden haber vermek
galebe çalmak: yenmek, üstün gelmek, baskın çıkmak
galeyana gelmek: hiddetle taşkınlık yapmak, coşmak
galeyana getirmek: coşturmak
gam çekmek: tasalanmak, üzülmek, kaygılanmak
gam yememek: tasalanmamak üzülmemek, kaygılanmamak
gani gönüllü: bk. gönlü gani
garaz bağlamak: birine karşı düşmanlık beslemek
gargaraya getirmek: gürültüye, karışıklığa boğarak, bir sözün ya da eylemin etkisini azaltmak, yok etmek
gâvura kızıp oruç bozmak: sinirine dokunan kimsenin isteğini yerine getirmemiş olmak için, kendisine zararlı olan bir iş yapmak, e.a. gâvura kızıp oruç yemek; papaza kızıp oruç yemek; papaza kızıp perhiz bozmak
gâvur etmek< bir şeyi: işe yaramaz duruma getirmek, boş yere harcamak, ziyan etmek, e.a. piç etmek
gâvur eziyeti: eziyetli iş, bile bile verilen zahmet
gâvur inadı: bk. keçi inadı
gâvur olmak: işe yaramaz duruma gelmek, boşa harcanmak, ziyan olmak
gâvur ölüsü: çok ağır, hantal
gayret dayıya düştü: iş, onu başarabilecek olana kaldı, b.a. iş dayıya düştü
gayrete gelmek: bir işi yapmaya ya da bitirmeye özenmek
gayretine dokunmak: bir işi yapamayacağını, başaramayacağını ileri sürenlere kızarak ya da kendisinin yapması beklenen işi başkasının yapmasından utanç duyarak, başarmaya girişmek
gayya kuyusu: derinine indikçe karmaşık durum alan iş
gazaba gelmek: öfkelenmek
gazel okumak: oyalamak, kandırmak için boş sözler söylemek
gece gündüz: ara vermeden, aralıksız, her zaman, sürekli, e.a. geceli gündüzlü
gece gündüz dememek: vaktin uygun olup olmadığına bakmamak, aralıksız, gece gündüz çalışmak, e.a. geceyi gündüze katmak
gece hayatı: gece eğlencelerine düşkünlük
gece kuşu: geceleri geç saatlere kadar oturmayı, iş görmeyi, gezip dolaşmayı huy edinmiş kimse
geceli gündüzlü: bk. gece gündüz
gece silahlı, gündüz külahlı: kendini iyi bir insan gibi göstermesine karşın, kimseye sezdirmeden kötü işler yapan kimse, e.a. gündüz külahlı, gece silahlı
geceyi gündüze katmak: bk. gece gündüz dememek
geç efendim: kulak asma, önem verme
geçer akçe: her yerde geçerliği olan söz ya da eylem, herkesin aradığı, beğendiği
geçim dünyası: zaman böyle, herkes kendi çıkarının peşinde
geçim kapısı: yaşamak için gereken kazancın sağlandığı işyeri
geçim sıkıntısı: yaşamak için gereken kazancı sağlamada çekilen güçlük, e.a. geçim zorluğu
geçim yolu: yaşamak için gereken kazancı sağlama aracı ya da çaresi
geçim zorluğu: bk. geçim sıkıntısı
geçinip gitmek: çok iyi değilse de şöyle böyle geçinmek
geçinmeye gönlü olmamak: sözü edilen konuyla ilgilenmemek, istek duymamak
geçiş üstünlüğü: kimi araçlara tanınan, yolu öncelikle kullanma hakkı
geçit vermek (çay, ırmak, dağ): geçilecek bir yeri olmak
geçmişi boklu: geride bıraktığı yılları, mazisi pek temiz olmayan
geçmişi kandilli: bk. ölüsü kandilli, e.a. geçmişi kınalı
geçmişi kınalı: bk. ölüsü kandilli
geçmişi olmak: 1) aralarında eskiye uzanan arkadaşlık olmak, 2) eski bir olay aralarında kırgınlık yaratmış olmak, 3) bir durumun daha önce geçmiş bir evresi bulunmak
geçmiş ola: o fırsat bir daha ele geçmez
geçmiş olsun: bir daha böyle bir gün yaşamamanızı, böyle sıkıntılara düşmemenizi dilerim
geçti Bor’un pazarı: bk. geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye
geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye: o işin üzerinde durma artık, fırsatı kaçırdın, yeni bir fırsat kolla, e.a. geçti Bor’un pazarı
geçtim olsun: vazgeçtim, kalsın
geç yiğidim geç: benim gücüm sana engel olmaya yetmez, buyur, dilediğini yap
gedik açmak: 1) bir şeye, etkisi, izleriuzun süre kapanmayacak bir zarar vermek, :2) savaşta, düşman mevzilerindeki zayıf bir noktayı delmek
gedik kapamak: küçük bir gereksinimi gidermek
gedik kapmak: bir gelir kaynağı ele geçirmek
gedikleri tıkamak: çıkan ya da çıkacak olan güçlükleri önlemek
geleceği varsa göreceği de var: kötülük yapmaya kalkışırsa, bunun karşılığını görmeye de hazır olsun
gelen ağam, giden paşam: benim için yöneticinin eskisi yenisi olmaz, ben büyüklerime saygı duyarım
gelen gideni aratır: iyi olacağını umduğun kişi, gidenden daha geçimsiz çıkabilir
gel gelelim: fakat, ama, ancak, e.a. ne var ki
gelip çatmak: bir şeyin zamanı gelmek, kaçınılmaz olmak; belli bir zaman çok yaklaşmak, iyice gelmek, e.a. gelip dayanmak
gelip dayanmak: bk. gelip çatmak
gelip geçici: kısa süreli
gelip geçmek: bir yerde, bir makamda kısa süre bulunmak
gelirse hane boş, gelmezse daha hoş: gelecekse, işte ev, buyursun, ama gelmese daha hoşnut olurum
gel keyfim gel: yakınacak hiçbir şey yok, durumumdan çok memnunum
gelmiş geçmiş: bugüne değin gelmiş olan
gelsin... gitsin...: yaşamaya bakar, hiçbir şey için rahatını bozmaz, işine gereken önemi vermez
gel zaman git zaman: aradan oldukça uzun bir zaman geçtikten sonra
gem almamak: söz dinlememek
gemi aslanı: gösterişi yerinde olduğu halde hiçbir işe yaramayan adam
gemi azıya almak: azgınlaşıp söz dinlemez olmak
gemini kısmak: bir kimsenin üzerindeki baskıyı artırmak, davranışlarını kontrol altına almak, her isteğine izin vermemek
gemisini yürütmek: işini engelleyecek hiçbir sorunu olmamak
gemisi şapa oturmak (birinin): iş düzelemeyecek kadar bozulmak
gem vurmak (birine): taşkınlığını önlemek
genç irisi: yaşına, akranlarına göre çok serpilip büyümüş
geniş bir nefes almak: sıkıntılı bir durumdan kurtulmak, feraha ermek
geniş gönüllü: olaylara olumlu yaklaşan, olanları hoş karşılayan
geniş mezhepli: bk. mezhebi geniş
geniş yürekli: hemen telaşlanmayan, fazla meraklanmayan, çabucak tasalanmayan
gerdan kırmak: boynunu ve başını, kırıtır ya da büyüklük taslar biçimde oynatmak
gerdeğe girmek: güvey, düğün gecesi gelinle bir araya gelmek
gereği gibi: nasıl olması gerekliyse öyle
geri almak: 1) önce verdiği ya da kendisinden alınanı, tekrar kendisine mal etmek, 2) geriye doğru götürmek, 3) söylediği bir sözün söylenmemiş sayılmasını belirtmek
geri çekilmek: 1) bulunduğu yerden arkaya doğru gitmek, 2) başladığı ya da katıldığı bir işi sürmekten vazgeçmek
geri çevirmek: geldiği yere göndermek
geride kalanlar: bk. arkada kalanlar
geriden geriye: fazlaca belli etmeden, uzaktan ilgilenerek
geri dönmek: geldiği yere gitmek
geri durmamak: bir işi yapmaktan kaçınmamak, e.a. geri kalmamak (1)
geri hizmet: 1) askerlikte, ordu için cephe dışından sürdürülen görevler, 2) daha kolay olan yardımcı görev
geri kafalı: yeniliklere karşıtçı, ilerlemeyi istemeyen, tutucu
geri kalmak: 1) nitelik ya da zaman bakımından aynı çizgide olmamak, 2) çağdaş ya da yaşıtlarına göre daha az gelişmiş olmak
geri kalmamak: 1) bk. geri durmamak, 2) birinden daha az başarılı olmamak
gerile gerile: kasılarak, böbürlenerek, kendini önemli bir iş yapmış gibi göstererek
gerisin geri: 1) geriye dönerek, geldiği yöne doğru, 2) yeniden, tekrar, bir daha, e.a. gerisin geriye
gerisin geriye : bk. gerisin geri
geriye bırakmak: ertelemek
gevşek ağızlı: boşboğaz, geveze
geyik etine girmek: genç kız erinlik çağına ermek
geyikler kırkımında: umutlanma, o iş hiçbir zaman olmaz
gezip tozmak: eğlenmek amacıyla dolaşıp durmak
gıcık etmek: sinirlendirmek, kızdırmak, öfkelendirmek
gıcık olmak: bir kimseye ya da bir davranışa sürekli sinirlenmek
gıcık tutmak: bir süre boğazı gıcıklanmak
gıcık vermek: 1) birine, kıskandıracak şeyler yapmak, 2) bir şey, boğazının gıcıklanmasına neden olmak
gıcırı bükme: 1) yeni, o an yaratılan, hemen yetiştirilen, 2) zoraki, zorlamayla, zorla
gık dedirtmemek: söz söylemesine, ses çıkarmasına fırsat vermemek
gık dememek: bk. gıkını çıkarmamak
gıkını çıkarmamak: bir davranış karşısında, hiç ses etmemek, yakınmamak, olduğu gibi kabullenmek, e.a. gık dememek
gına gelmek: bıkmak, usanmak, e a. gına getirmek
gına getirmek: bk. gına gelmek
gırgıra almak: biriyle alay etmek, e.a. gırgır geçmek
gırgır geçmek: bk. gırgıra almak
gırla gitmek: 1) ortaya bol bol dökülüp harcanmak, 2) uzun sürmek
gırtlağına basmak: birini bir şey yapmaya zorlamak, e.a. boğazına basmak
gırtlağına düşkün : bk. boğazına düşkün
gırtlağına kadar borcu olmak: bk. borç gırtlağına çıkmak
gırtlağına sarılmak: bk. boğazına sarılmak
gırtlağına yapışmak : bk. boğazına sarılmak
gırtlağından kesmek: boğazından kesmek
gırtlak gırtlağa gelmek: boğaz boğaza gelmek
gibi gelmek: birine, ... sanısı vermek, ... gibi görünmek
gibisine gelmek: birinde, ... sanısını uyandırmak
gider ayak : tam gidecek iken, gitme anında, gitmek üzere iken
gidip gidip gelmek: 1) öldü ölecek bir durum geçirmek,:2) bir orada bir burada bulunmak
girdisi çıktısı: 1) birinin, yakın ilgisi, 2) bir şeyin karmaşık ayrıntıları, 3) bir şeyin, geliri ve gideri
girecek delik aramak: kaçtığından ya da utandığından saklanmak istemek
girip çıkmak: 1) bir yere, az kalmak üzere uğramak, :2) bir yere, sık sık gelmek
girmediği bir Gerede zindanı kalmış (... onda da altı ay eğlenmiş): işlediği suçlar nedeniyle ömrü hapisanelerde geçmiş kişi
gitti de geldi: yaşamından umut kesilecek kadar hastaydı, iyileşti
gitti gider (dahi gider): bir daha gelmez, artık ele geçmez
giydiği yakışırken, eller bakışırken: gençken, güzelken
giyimi kuşamı yerinde: bk. giyimli kuşamlı
giyim kuşam: giyilen şeylerin tümü, giyecek, giysi, e.a. üst baş
giyimli kuşamlı: temiz ve özenle giyinmiş kimse, e.a. giyimi kuşamı yerinde
gizli celse: ilgililerden başkasının katılmasına ve dinlemesine izin verilmeyen duruşma
gizliden gizliye: gizlice, bk. el altından
gizli din taşımak: gerçek dinsel inancını gizlemek
gizli kapaklı: başkalarına duyurulmayan, kimseye haber verilmeyerek yapılan (iş)
gizli tutmak: bilgiyi, haberi, olayı kimseye duyurmamak, başkalarından saklamak
göbeği beraber kesilmiş< göbeği biriyle bağlı: sürekli onunla birlikte, ondan hiç ayrılmaz
göbeği çatlamak: bir işi başarana değin birçok güçlükleri yenme zorunda kalmak
göbeği düşmek: göbeğinde fıtık oluşmak
göbeği sokakta kesilmiş: evde durmayıp hep sokaklarda gezen, sürtük
göbek adı: yeni doğan çocuğun göbeği kesilirken konulan ad
göbek atmak: 1) çok sevinmek, çok istekli olmak, :2) karnını hareket ettirerek oynamak, e.a. göbek çalkalamak
göbek bağlamak: şişmanlayarak karnı büyümek, göbeklenmek
göbek çalkalamak: bk. göbek atmak (2), e.a. göbek çalkamak
göbek çalkamak: bk. göbek atmak (2), e.a. göbek çalkalamak
göbek havası: göbek atmaya uygun müzik parçası
göç etmek: oturduğu yerden başka bir yere gidip yerleşmek
göçüp gitmek: ölmek
göğe merdiven dayamış: çok uzun boylu
göğe merdiven kurar: çok yüksek yerlere çıkar, ulaşır
göğsü daralmak: 1) güçlükle soluk almak, 2) içi sıkılmak
göğsü kabarmak: övünç duymak, kıvanmak, iftihar etmek
göğsünü gere gere: 1) kendine tam güvenerek, 2) övünerek
göğüs bağır açık: özensiz, savruk bir kılıkta
göğüs geçirmek: içini çekmek, üzüntüyle derinden soluk almak
göğüs germek: bir güçlüğü önlemeye hazır olmak, karşı koyup dayanmak
göğüs göğse: düşmanla boğuşurcasına, dövüşürcesine savaşmak, bk. karşı karşıya; yüz yüze gelmek
gök delinmek: birdenbire çok ve hızlı yağmur yağmak
gök gözlü: gözleri mavi ile açık yeşil arası olan
gök kandil: kendini bilemeyecek kadar sarhoş
gök kubbe: kubbeye benzemesi bakımından gök, gökyüzü
göklere çıkarmak: birini çok övmek, e.a. göklere uçurmak
göklere uçurmak: bk. göklere çıkarmak
gökte ararken yerde bulmak: çok güçlükle bulabileceğini sandığı şey ya da kişi ummadığı anda karşısına çıkmak
gökten zembille mi indi: o herkesten farklı biri mi, ona neden ayrıcalık tanınıyor; Tanrı’nın özel olarak gönderdiği, saygınlık görmesini istediği bir kişi mi
gölge bakan: kabinede yer almadığı halde, asıl bakan kadar sözü geçen politikacı
gölgede bırakmak< bir şeyi ya da bir kimseyi: daha üstün bir düzeye yükselerek onun önüne geçmek
gölge düşmek: üzerine gölge gelmek, gölgelenmek
gölge düşürmek: bir şeyin değerini azaltmaya ya da değersiz göstermeye çalışmak
gölge etmek: yolunda giden bir işe engel olacak davranışta bulunmak
gölge gibi: varlığını belli etmeyen
gölgesi altında: onun koruyuculuğunda; himayesinde
gölgesinden korkmak< kendi: aşırı kuruntu, kuşku, evham duyarak, hiçbir sakıncası olmayan işlere bile girişememek
gömleğinden geçirmek: birini evlat edinmek, evlat olarak kabul etmek, onu kendisiyle eşdeğerde görmek, e.a. gömlekten geçirmek
gömlek değiştirmek: 1) yılan üst derisini atarak yerine yenisi gelmek, 2) yeni düşünce, kanış ya da huy edinmek
gömlek eskitmek: yaşam sürdürmüş olmak
gömlekten geçirmek: bk. gömleğinden geçirmek
gönlü akmak: birine, bir şeye karşı güçlü bir sevgi duymak, e.a. gönlü ilişmek
gönlü bol: bk. gönlü gani
gönlü bulanmak: 1) içi kabarmak, e.a. midesi bulanmak, 2) tasalanmak, içine üzüntü çökmek
gönlü çekmek: bk. canı çekmek
gönlü çelinmek: bk. gönül kaptırmak
gönlü çökmek: yaşama gücü, isteği azalmak
gönlü gani: içten, cömert, kendinde var olanı vermekten çekinmeyen, e.a. gani gönüllü; gönlü bol
gönlü ile oynamak: birini sever görünüp oyalamak
gönlü ilişmek: birine karşı içinde sevgi uyanmak, e.a. gönlü akmak
gönlü kalmak: 1) isteyip de elde edemediği şeye karşı aynı isteği duymak, e.a. gözü kalmak, :2) gücenmek
gönlü kanmak: aklı yatmak, içi rahatlamak, kaygıdan kurtulmak
gönlü kara: başkalarının kötü durumda olmasından hoşlanan, iyi durumda olanları çekemeyen
gönlü kararmak: dünya zevklerine karşı içinde istek duymamak, yaşamdan tat almaz olmak, e.a. içi kararmak
gönlünden geçirmek: bir şey yapmayı, bir şeyin olmasını içinden istemek, düşünmek, e.a. aklından geçirmek; gönlünden geçmek
gönlünden geçmek: bk. gönlünden geçirmek
gönlünden kopmak: birine içtenlikle, büyük bir istekle iyilik yapmak, ona bir şey vermek, e.a. içinden doğmak; içinden gelmek
gönlüne doğmak: sezmek, hissetmek, e.a. içine doğmak; kalbine doğmak; malum olmak
gönlüne göre: 1) dileğine, isteğine uygun biçimde, e.a. kalbine göre, 2) içinden nasıl geliyorsa
gönlünü almak: uygun davranış ve sözlerle bir kimsenin gücenikliğini, kırgınlığını gidermek, e.a. gönlünü yapmak; gönül yapmak
gönlünü avlamak: bk. gönlünü çelmek
gönlünü çelmek: birini kendine âşık etmek, e.a. gönlünü avlamak; gönlünü kapmak
gönlünü etmek: birini razı ve hoşnut etmek, e.a. gönlünü yapmak
gönlünü hoş etmek: birinin isteğini yerine getirerek onu sevindirmek, e.a. hatırını hoş etmek
gönlünü kapmak: bk. gönlünü çelmek
gönlünü kaptırmak (birine): âşık olmak
gönlünü kırmak: bk. kalbini kırmak
gönlünün dümeni bozuk olmak: isteklerinin belirli bir yönü olmamak, özellikle gönül işlerinde kararlılık, tutarlılık bulunmamak, çok sık istek değiştirir olmak
gönlünü pazara çıkarmak: kendine yakışanı aramadan, rastgele birini sevmek
gönlünü yapmak: bk. gönlünü almak; gönlünü etmek
gönlü olmak: 1) sevip istemek, 2) razı olmak
gönlü razı olmamak: içinde istek belirmemek, içi istememek
gönlü takılmak: 1) aşkla sevmeye başlamak, e.a. gönül kaptırmak, 2) bir şeye karşı ilgi duymak
gönlü tok: zorunlu gereksemeleri karşılanınca bununla yetinen, elde etme olanağı varken, fazla para ve mal peşinde koşmayan
gönlü zengin: olanakları ölçüsünde parasını, malını esirgemeden veren
gönül açmak: neşelendirerek sıkıntısını gidermek, e.a. iç açmak; içi açılmak
gönül alçaklığı: bk. alçak gönüllülük
gönül almak: 1) bk. gönlünü almak, :) bir kimseyi hoşnut etmek, e.a. hatır almak
gönül avcısı: çapkın, geçici aşklar peşinde koşan kimse
gönül bağı: duygusal ilişki
gönül bağlamak: içten sevmek, severek bağlanmak
gönül belası: aşkın nedeniyle katlanılan üzüntü, sıkıntı
gönül birliği: duygusal ortak nokta, aynı duygularla anlaşma,duygusal beraberlik
gönül borcu: yapılan bir iyiliği karşılıksız bırakmama isteği, kendini borçlu sayma, minnet, minnettarlık, şükran
gönül bulandırmak: kuşku yaratmak, e.a. mide bulandırmak (2)
gönül çekmek: sevdalanmak
gönül çelmek: ayartmak, kendine âşık etmek
gönül darlığı: 1) hoşgörmezlik, 2) iç sıkıntısı
gönülden çıkarmak: artık sevmez, anlamaz olmak, k.a. gönülden çıkarmamak
gönülden çıkarmamak: sevgisini sürdürmek, e.a. hatırdan çıkarmamak; b.a. akılda tutmak
gönül dilencisi: sevdiğinden ayrılmamak için onun her davranışına katlanan kimse
gönül dolaştırmak: bk. gönül gezdirmek
gönül eğlencesi: hoşça vakit geçirten, eğlendiren şey ya da kimse
gönül eğlendirmek: geçici bir ilgi ve sevgi göstererek hoşça vakit geçirmek
gönül eri: açık yürekli, hoşgörülü, güvenilir, kendisiyle yakın arkadaşlık kurulabilen kişi
gönül ferahlığı: iç rahatlığı, iç huzuru, dertsizlik
gönül gezdirmek: seçenekler üzerinde düşünmek, e.a. gönül dolaştırmak
gönül hoşluğuyla: bk. gönül rızasıyla
gönül indirmek: kendisine yaraşır bulmadığı, yakıştırmadığı bir şeye razı olmak
gönül kaptırmak: bk. gönlü takılmak (1)
gönül kırmak: sözü ya da davranışıyla birini gücendirmek, e.a. gönül yıkmak; kalp kırmak
gönül koymak: gücenmek, alınmak, darılmak
gönüllü gönülsüz: yarı istekli, yarı isteksiz olarak, pek istekli olmayarak
gönül maskarası: geçirdiği sevdalar yüzünden gülünç durumlara düşmüş kimse
gönül okşamak: güzel bir davranış ya da hoş bir sözle birini sevindirmek
gönül okşayıcı: hoşa giden
gönül rahatlığıyla: iç huzuruyla, baş dinçliğiyle
gönül rızasıyla: bir zorlama olmadan, kendi isteğiyle, severek, bilerek , e.a. gönül hoşluğuyla
gönül tokluğu: içten istek göstermemek, doygunluk
gönül uğrusu: hoşnut etmeyi bilen kimse
gönül vermek: âşık olmak, sevgiyle bağlanmak
gönül yapmak: bk. gönlünü almak
gönül yarası: kişiyi derin üzüntü içinde bırakan acı
gönül yıkmak: birini çok üzecek bir davranışta bulunmak, e.a. gönül kırmak
gör bak: görürsün, göreceksin
göreceği gelmek: özlemek, özlemle görmek istemek, e.a. göresi gelmek
göresi gelmek: bk. göreceği gelmek
görev bilmek: kendisinden istenileni bir karşılık beklemeden yapmaya söz vermek
göreyim seni: 1) senden bu işi başarmanı bekliyorum, göster kendini, 2) bana kötülük mü yapmak istiyorsun, yap da kim olduğumu anla
görmediğe dönmek: bk. görmemişe dönmek
görmemişe dönmek: hastalık ya da bir olay başından hiç geçmemiş gibi olmak, geçirdiğinden hiçbir iz kalmamak
görmemezlikten gelmek: bk. görmezlikten gelmek
görmezlikten gelmek: görmemiş gibi davranmak, e.a. görmemezlikten gelmek, e.a. gözünü kapamak; gözünü yummak; göz yummak
görmüş geçirmiş: görgülü, geçmişte iyi günler yaşamış kimse
....maya , ....meye gör< söz konusu eylemi: hele bir yapma
....maya, ....meye görsün< söz konusu eylemi: hele bir yapmasın
görücü gitmek: evlenecek erkek için kız bakmaya, görmeye gitmek
görücüye çıkmak: evlenmesi söz konusu olan kız, kendisini görmeye gelenlere görünmek
görünmez kaza: umulmadık zamanda, hiç umulmadık biçimde olan kaza
göründü Sıvas’ın bağları: umutla beklenen sonuç hiç beklenmedikbiçimde,ters yönde gelişti
görüp göreceği rahmet bu: ona bundan fazla iyilik yapamayız, başka bir şey beklemesin
görüp gözetmek (birini): düzeni bozulmaması, acınacak duruma düşmemesi için korumak, yardım etmek
görüş açısı: bir olay ya da konu üzerinde düşünüş biçimi, bakma yöntemi, e.a. bakış açısı
göt atmak: bir şeye çok istekli olmak, e.a. kıç atmak, k.
göt büyütmek: kendini yormadan, tasalanmadan yaşamak, e.a. kıçını devirmek; yan gelip yatmak
göt göbek: çok şişman
göt göte: birbirine çok yakın
göt içi kadar: çok küçük alan
göt ister: bu işi yapmak o denli kolay değildir (güçlü, yürekli, zengin olmak gerekir), k.
götten bacaklı: kısa boylu
götü kırmızı mumla mı çağırdım: bk. dibi kırmızı mumla mı çağırdım
götüne batmak: bk. kıçına batmak
götüne felfelek kaçmak: çok telaşlanmak, o yana bu yana koşturmak
götüne kına yaksın: bk. kıçına kına yaksın
götüne mi düşmüş: bu işi yapmak ona mı kalmış, e.a. haddine mi düşmüş; haddi varsa; göt ister; götü varsa; götü yerse
götüne tekme atmak: bk. kıçına tekme atmak
götüne tekmeyi vurmak: bk. kıçına tekmeyi vurmak
götüne tekmeyi yemek: bk. kıçına tekmeyi yemek
götün götün gitmek: iş, durum, ilerleyeceği yerde gerilemek
götünün içine girmek: birine, iyice sokulmak, hareketine engel olacak biçimde yaklaşmak
götünün kılı ağarmak: çok yaşlanmak; artık bazı davranışların ona yakışmayacağını bir yaşa gelmiş olmak
götünü paralamak: bir işin olması için aşırı çaba harcamak, e.a. götünü yırtmak; kıçını paralamak; kıçını yırtmak
götünü yalamak: birine yaltaklanmak
götünü yere vurmak: başarısızlığa uğramak, çaresiz kalmak
götünü yırtmak: bk. kıçını yırtmak
götürü pazarlık: bir işin maliyet fiyatında anlaşmaya çalışmak
götü sıkmak: güçlüklere katlanmak
göt üstü oturmak: bir kimse, beklemediği bir durumla karşılaşmak, apışıp kalmak
götü varsa: bk. götüne mi düşmüş
götü yememek: göze alamamak, cesaret edememek, başaramayacağını anladığı işten elini çekmek
götü yerse: bk. haddi varsa
gövde gösterisi: aynı amacı güdenlerin, güçlerini göstermek için büyük bir kalabalıkla yaptıkları toplantı
gövdeye atmak: bk. gövdeye indirmek
gövdeye indirmek: oburca bir iştahla yemek, e.a. gövdeye atmak
göz açamamak: yoğun işler yüzünden başka bir şeyle ilgilenme olanağı bulamamak
göz açıp kapayıncaya kadar: çok kısa bir zamanda, e.a. göz yumup açıncaya kadar
göz açtırmamak: başka bir iş yapmasına zaman ya da fırsat vermemek
göz alabildiğine: gözün görebileceği en uzak yerlere kadar
göz alıcı: güzelliğiyle dikkat çeken, göze çarpan, alımlı
göz almak: göz kamaştırmak
gözaltı etmek: bk. gözaltına almak
gözaltına almak: bir kimseyi, belli bir yerde, belli bir süre denetim altında tutmak, e.a. gözaltı etmek
göz ardı etmek: gereken dikkati göstermemek, ilgilenmemek
göz aşinalığı: arada bir görmekten ileriye gitmemiş tanışıklık
göz atmak: fazla zaman ayırmadan şöyle bir bakmak, e.a. gözden geçirmek; göz gezdirmek
göz aydına gitmek: sevindirici bir durum dolayısıyla, birini ziyarete giderek kutlamak
göz bağcılığı yapmak: bk. göz boyamak
göz banyosu yapmak: kadınlara hoşlanarak bakmak
göz boyamak: el çabukluğuyla görülemeyecek hızda hile yaparak ya da gösterişle birini yanıltmak, aldatmak, e.a. göz bağcılığı yapmak
gözdağı vermek: birini, bir şey yaptırmak için, söz ya da davranışla korkutmak
göz değmek: kötülük getirdiğine inanılan kıskanç ya da hayran bakışlar dolayısıyla fena bir duruma düşmek, e.a. göze gelmek; nazara gelmek; nazar değmek
gözden çıkarmak: değer verdiği bir şeyinin elinden gitmesine tepki göstermemek, razı olmak, yokluğuna katlanmak
gözden düşmek: kendisine verilen değeri, gösterilen ilgiyi, sevgiyi, duyulan güveni yitirmek
gözden geçirmek: 1) okumak, 2) niteliğini anlamak için her yanına bakmak, 3) ne durumda olduğunu denemek, denetlemek, e.a. göz atmak; göz gezdirmek
gözden kaçmak: bakılan şeyler arasında o görülmemek, onun farkına varılmamak
gözden kaybolmak: kişi ya da şey, görülmekteyken görülmez olmak, e.a. gözden uzaklaşmak
gözden sürmeyi çalmak: çok dikkatle korunan şeyleri bile çalacak kadar usta hırsız olmak, e.a. gözden sürmeyi çekmek; sürmeyi gözden çekmek
gözden sürmeyi çekmek: bk. gözden sürmeyi çalmak
gözden uzaklaşmak: yer değiştirmek, bulunduğu yerden başka bir yere gitmek, görülmez olmak, e.a. gözden kaybolmak
gözde olmak: 1) beğenilen, aranan, sevilen, korunan, kayırılan kişi olmak, :2) önde gelen bir kimsenin en sevdiği kadın olmak
göz dikmek: bir şeyi ne yapıp yapıp ele geçirmek istemek, e.a. gözünü dikmek
göz doldurmak: ilk bakışta görünüşüyle etkili olmak, e.a. göz doyurmak
göz doyurmak: bk. göz doldurmak
göze almak: yapmaya kararlı olduğu işin tehlikeli yanlarını önceden kabul etmek (k.a. etmemek), e.a. göze görünmemek, k.a. göze almamak
göze almamak: bk. göze almak
göze batmak: 1) uygunsuz ya da yakışıksız görünüşüyle herkesi tedirgin etmek, :2) başkalarının çekemeyeceği bir konuma gelmek
göze çarpmak: görünüşüyle dikkati çekmek
göze diken olmak: herkesin kıskançlığı kendisine çevrilmek
göze gelmek: bk. göz değmek, e.a. nazara gelmek
göze girmek: davranış ve yetenekleriyle güven vermek, kendini sevdirmek
göze görünmek: 1) belli, açık olmak, 2) var olmadığı halde, varmış gibi göz önünde belirmek
göze görünmemek: 1) ortalıkta dolaşmamak, gizlenmek, 2) yapmaya kararlı olduğu işin tehlikeli yanını yok saymak, b.a. göze almak
göze göz, dişe diş: kötülük yapana, aynı kötülükle yanıt vermek, öç almak, aynı acıyı vererek acısını çıkarmak
göz emeği: gözü çok yoran ince iş
göz erimi: gözle görülebilecek uzaklık, e.a. göz alabildiğine
göz etmek: isteklerini göz işaretiyle anlatmak
göz gezdirmek: incelemeden okumak, bakıp geçmek, e.a. göz atmak; b.a. gözden geçirmek
göz göre: bk. göz göre göre
göz göre göre: 1) herkesin gözü önünde,:2) sonucun böyle olacağını bile bile, gizli hiçbir yanı olmadığı halde
göz göz: 1) üzeri delik delik, 2) oda oda
göz göze gelmek: bakışları karşılaşmak
göz göz olmak: üzerinde delikler bulunmak
göz gözü görmemek: yoğun sis, duman, toz ya da karanlıktan, hiçbir şey görülemez olmak
göz hakkı: imrenmiş olacağı düşünülen kimseye, yiyecekten verilen pay
göz hapsine almak: bakışlarını üzerinden ayırmadan bir kimseyi gözetlemek, hiçbir davranışı gözden kaçırmamak
göz kamaştırmak: 1) kuvvetli ışık ya da keskin parlaklık, gözü kısa bir süre göremez duruma getirmek,:2) üstün bir yanıyla görenleri hayran bırakmak
göz kararı: ölçü ya da tartı yerine gözle oranlanarak belirlenen miktar
göz kesilmek: bütün dikkatini bir noktada yoğunlaştırarak bakmak
göz kırpmak: 1) göz kapağını kapayıp açmak, 2) söylediklerinin doğru olmadığını işaretle anlatmak için, bir başka kimseye bakarak gözünü kapayıp açmak
göz kırpmadan: bir an duraksamadan, hiç çekinmeden
göz kırpmamak: hiç uyumamak, e.a. gözünü kırpmamak
göz koymak: bir kimseyi ya da şeyi ele geçirmeye kararlı olmak
göz kulak olmak: 1) korunması gerekeni ya da korunması isteneni gözü önünden ayırmamak, kollamak, gözetmek, 2) görerek ve işiterek bilgi edinmeye çalışmak
göz kuyruğuyla bakmak: bk. göz ucuyla bakmak
gözleri bayılmak: uykudan ya da istekten, göz kapakları birbirine yaklaşmak
gözleri buğulanmak: gözleri yaşararak çevreyi bulanık görmek
gözleri çakmak çakmak olmak: ateşli hastalık ya da öfkeden parlamış ve kızarmış gözlerle bakmak
gözleri çekik: Japonlar ve Çinliler gibi, gözleri şakaklara doğru gerilmiş olan, söbe gözlü
gözleri çukura gitmek: bk. gözleri çukura kaçmak
gözleri çukura kaçmak: hastalık, zayıflık, yorgunluk gibi nedenlerle gözleri içeri doğru çökmüş izlenimi vermek, e.a. gözleri çukura gitmek
gözleri dolmak: üzülme ya da duygulanma nedeniyle gözlerinde yaş birikmek, ağlayacak gibi olmak, e.a. gözleri dolu dolu olmak
gözleri dolu dolu olmak: bk. gözleri dolmak
gözleri dönmek: aşırı öfke ya da istekten hareketlerini denetleyememek, saldıracak duruma gelmek, e.a. gözü dönmek
gözleri evinden fırlamak: bk. gözleri yerinden fırlamak
gözleri fal taşı gibi açılmak: büyük bir şaşkınlık ya da öfkeden dolayı gözleri doğal olmayan biçimde açılmak
gözleri fıldır fıldır etmek: her yana çabuk ve zekice bakmak
gözleri kan çanağına dönmek: uykusuzluk, yorgunluk, öfke, ağlama gibi nedenlerle gözleri çok kızarmak
gözleri kapanmak: 1) ölmek, 2) çok uykusu gelmek, göz kapakları uykusuzluktan gevşeyip birbirine yaklaşmak, e.a. gözü kapanmak; gözünü yummak
gözleri kararmak: 1) baş dönmesi, açlık, yorgunluk gibi nedenlerle iyi göremez olmak, 2) bk. gözleri dönmek, e.a. gözü kararmak
gözlerinden okumak (birinin): içinden geçenleri bakışlarından sezmek
gözlerine inanamamak: gördüklerinin gerçek, doğru olduğunu kabul edemeyecek kadar şaşırmak
gözlerini açmak:1) uyanmak, 2) ayılmak, 3) akıllanmak, bir olaydan deneyim kazanmak
gözlerini alamamak (birinden, bir şeyden): bakışlarını ayıramamak, b.a. gözünü ayıraramak; gözünü dikmek
gözlerini belertmek: gözlerini akı çok görülecek biçimde açmak, e.a .gözünü ağartmak
gözlerini devirmek: öfkeyle bakmak
gözlerini dikmek: bk. gözünü dikmek; gözünü ayırmamak
gözlerini kaçırmak: biriyle göz göze gelmemek için bakışlarını başka yana çevirmek
gözlerini kan bürümek: bk. gözünü kan bürümek
gözlerini kapamak: ölmek
gözlerinin içi gülmek: duyduğu sevinç, umut bakışlarından belli olmak, b.a. gözleri parlamak
gözlerinin içine kadar kızarmak: çok utanmak, utancından yüzü kıpkırmızı olmak
gözlerini oymak< birinin: çok kötülük etmek
gözleri parlamak: bk. gözlerinin içi gülmek
gözleri sulanmak: herhangi bir etkenle gözleri yaşarmak
gözleri süzülmek: 1) göz kapakları ağır ağır iner olmak, b.a. göz süzmek, 2) gözleri kapanmak (2)
gözleri velfecri okumak: zekâsını hileciliğe kullandığı yüzünden, gözlerinden belli olmak
gözleri yaşarmak: duygulanma sonucu gözlerinden yaş gelmek
gözleri yerinden fırlamak: korku, telaş ya da aşırı öfkesi gözlerinden belli olmak, e.a. gözleri evinden fırlamak; gözleri yerinden oynamak; gözleri yerinden uğramak
gözleri yerinden oynamak: bk. gözleri yerinden fırlamak
gözleri yerinden uğramak: bk. gözleri yerinden fırlamak
gözleri yollarda kalmak: bir kimsenin ya da bir haberin gelmesini özlem ve merak içinde bekleyip durmak, e.a. gözü yolda kalmak
gözle yemek: 1) bir kimseye, bir şeye çok istekli, dik dik bakmak, :2) kıskanç ya da hayran bakışlarıyla bir kimsenin, bir şeyin kötü duruma düşmesinde etken olmak, göz değdirmek, bk. göz değmek
gözlük tak: dikkat et, iyi bak, doğru gör, yanlış yapma
göz nuru dökmek: ince, uğraştırıcı bir iş üzerinde uzun süre dikkatle çalışmak
göz önü: görülebilen, yakın yer
göz önünde bulundurmak: bir durumun nasıl sonuçlanacağını düşünmek, kimi olasılıkları hesaba katmak, dikkate almak, e.a. göz önünde tutmak; göz önüne almak
göz önünde tutmak: bk. göz önünde bulundurmak
göz önüne almak: bk. göz önünde bulundurmak
göz önüne getirmek: zihinde canlandırmak; nasıl olacağını, ne biçim alacağını düşünmek
göz süzmek: göz kapaklarını kısarak baygın ve anlamlı bakmak
göz ucuyla bakmak: başını oynatmadan, gözlerini yana çevirerek, baktığını sezdirmemek
gözü aç: doymak bilmeyen, açgözlü, gerekli gereksiz mal ve yiyecek edinme meraklısı
gözü açık: uyanık, işini gördürmenin, çıkar sağlamanın yollarını iyi bilen, becerikli, açıkgöz, e.a. açık gözlü
gözü açık gitmek: çok istediği bir dileğinin gerçekleştiğini göremeden ölmek, b.a. hasret gitmek
gözü açılmak: önceden bilmediklerini bilir, anlar duruma gelmek, iyiyle kötüyü, işine yarayanla yaramayanı ayırt eder olmak
gözü akmak: gözü yaralanıp kör olmak
gözü almamak: birine, bir şeye güven duymamak, b.a. gözü tutmamak; gözü yememek
gözü arkada kalmak: geride bıraktığı kişi ya da işi merak eder olmak
gözü bağlı: bk. gözü kapalı
gözü bulanmak: gördüklerini tam seçemez olmak
gözü çıkasıca: gözü kör olasıca, bk. gözüm çıksın
gözü dalmak: gözü bir noktaya dikili olarak dalgın bakmak
gözü dışarda: 1) başka kadınlarla da ilişki kuran evli erkek, 2) çalıştığı yeri bırakmak için fırsat kollayan
gözü doymak: istediğini bol bol elde ettikten sonra, daha fazlasını istemez olmak
gözü doymamak: elde ettikleriyle yetinmeyi bilmemek, k.a. gözü doymak
gözü dönmek: bk. gözleri dönmek
gözü fal taşı gibi açılmak: bk. gözleri fal taşı gibi açılmak
gözü gibi sakınmak: zarar gelmesini istemediği şeyi özenle korumak
gözü gibi sevmek< bir şeyi: pek çok sevmek, aşırı sevgi duymak
gözü gitmek: bir şeyi istemeyerek görmek, bir şeye elinde olmayarak bakmak, b.a. gözü ilişmek; gözüne ilişmek; gözü kaymak
gözü gönlü açılmak: ferahlamak, neşelenmek
gözü gönlü tok: bk. gönlü tok
gözü görmez olmak< birini, bir şeyi: artık ona değer vermemek
gözü göz değil: iyi bir insan olmadığı yüzünden, bakışlarından anlaşılıyor
gözü hiçbir şey görmemek: 1) büyük bir istekle yaptığı işin dışında başka hiçbir şeyle ilgilenmez olmak, 2) aşırı öfke nedeniyle, sonunu düşünmeden kötü şeyler yapacak duruma gelmek, e.a. gözüne hiçbir şey görünmemek; gözü kızmak
gözü ısırmak: bir kimseyi tanır gibi olmak, daha önce görmüş olduğu sanısını duymak
gözü ilişmek: rastgele gözü bir şeyi görmek, b.a. gözü gitmek
gözü kalmak: 1) bk. gönlü kalmak (1), 2) kıskanmak
gözü kan çanağına dönmek: gözleri kan çanağına dönmek
gözü kapalı: 1) aymaz, gafil, olup bitenlerin farkına varmayan, 2) bakmadan, sormadan, anlamadan, e.a. gözü bağlı
gözü kapanmak: bk. gözleri kapanmak (1)
gözü kara: bk. gözü pek
gözü kararmak: bk. gözleri kararmak
gözü kaymak: 1) gözünde ara sıra beliren şaşılık bulunmak, 2) bk. gözü gitmek
gözü keskin: 1) çoğu kimsenin gözünden kaçan incelik ya da yanlışı görebilen, 2) uzakları çok iyi gören
gözü kesmek: kendisini ya da bir başkasını, bir işi yapabilecek güç ve yeterlikte bulmak, kendisine ya da birine, güvenmek
gözü kesmemek: 1) güvenmemek, 2) beğenip seçememek
gözü kızmak: öfkeden gözü bir şey görmeyerek, sonucun düşünmeden eyleme geçmek
gözü korkmak: daha önce geçirdiği başarısızlık ya da tehlike nedeniyle, aynı ya da benzer bir işe girişmekten çekinir olmak, e.a. gözü yılmak
gözü kör olası: gözleri görmez olsun da kötülük yapamaz duruma gelsin
gözü kör olsun: 1) ben bu durumu kabul etmezdim ama, 2) elimde olsa ben yapacağımı bilirim ama
gözüm çıksın: inanınız ki (doğruyu söylüyorum), gözüm kör olsun (yalan söylüyorsam), e.a. gözüm kör olsun
gözüm görmesin: uzaklaştırın yanımdan görmeye dayanamıyorum; bana hiç görünmesin, yüzünü görmek istemiyorum
gözüm kör olsun: bk. gözüm çıksın
gözün aydın: bu sevinçli durumunu kutlarım
gözünde büyümek: bir şey bir kimseye: olduğundan güç ya da önemli görünmek, b.a. gözünde büyütmek
gözünde büyütmek: bir şey, bir olay ya da bir kimseyi olduğundan önemli saymak, abartmak, b.a. gözünde büyümek
gözünde kalmak: 1) bk. gönlü kalmak (1), 2) bir isteğini elde edemeden ölmek
gözünden kaçmak: dikkat edememek, görememek
gözünden kaçmamak: dikkatle izlemek, onanı biteni görmek
gözünden uyku akmak: çok uykusu geldiği gözlerinden anlaşılır olmak
gözünde olmamak: üzüntü ya da bir sorun nedeniyle o şeyi düşünecek, ona sahip olmayı isteyecek durumda bulunmamak, b.a. gözü olmamak
gözünde tütmek: çok göreceği gelmek, bk. burnunda tütmek
gözüne bakmak: 1) sevgiyle korumak, üzerine titremek, 2) onun isteğini yerine getirmek için bir işaretini bekler durumda olmak, e.a. gözünün içine bakmak
gözüne batmak: diğerleriyle uyumlu olmadığını bir bakışta görmek, b.a. göze batmak
gözüne dizine dursun: Tanrı, nankörlüğünün cezasını seni kör, kötürüm ederek çektirsin
gözüne girmek: birine kendini sevdirmek, birinin güvenini kazanmak
gözüne hiçbir şey görünmemek: 1) bk. gözü hiçbir şey görmemek, 2) her şeyden vazgeçecek kadar dünyadan bezmek
gözüne ilişmek: bk. gözü ilişmek; gözü gitmek; gözü kaymak
gözüne karasu inmek: 1) karasu hastalığından gözü görmez olmak, 2) gelmesini çok istediği şeyin ya da kimsenin uzun süre yolunu gözlemek
gözüne kestirmek: 1) o işi başarabileceğine inanmak, 2) beğendiği bir şeye sahip olmanın yollarını aramak
gözüne sokmak: bir kimsenin göremediği ya da görmek istemediği şeyi ona zorla ve sert davranarak göstermek
gözüne uyku girmemek: uyuyamamak, uykusuz kalmak
gözünü açmak: 1) dikkatli olmak, uyanık bulunmak, 2) olup bitene ilk kez tanık olmak, 3) görüşünü değiştiren bilgiler vererek birini uyarmak, 4) birine ilk cinsel ilişkiyi tattırmak
gözünü ağartmak: bk. gözlerini belertmek
gözünü alamamak: bir kimseye, bir şeye bakmaktan kendini alıkoyamamak, e.a. gözünü ayıramamak
gözünü ayıramamak: bk. gözünü alamamak
gözünü ayırmamak: 1) bk. gözü üzerinde olmak, 2) bir şeye sürekli olarak bakmak, b.a. gözünü dikmek
gözünü bağlamak: birinin düşünce ve duygularını yanıltmak, birini doğruyla yanlışı ayırt edemeyecek duruma getirmek
gözünü çıkarmak: 1) beceriksizlik yapıp bir şeye zarar vermek, bir işi en kötü biçimde yapmak, 2) bir şeyin iyisi dururken en kötüsünü seçmek, e.a. gözünü oymak
gözünü daldan budaktan esirgememek: tehlikeli işlere atılmaktan çekinmemek, e.a. gözünü daldan budaktan sakınmamak; gözü pek
gözünü daldan budaktan sakınmamak: bk. gözünü daldan budaktan esirgememek
gözünü dikmek: bk. göz dikmek; gözünü ayırmamak
gözünü doyurmak: birine bir şeyi bol bol vermek
gözünü dört açmak: aldanmamak için çok uyanık bulunmak, çok dikkatli olmak
gözünü kan bürümek: birine, onu öldürmeyi düşünecek kadar öfkelenmek
gözünü kapamak: 1) ölmek, 2) görmezden gelmek ,e.a. gözleri kapanmak (1); gözünü yummak
gözünü karartmak : tutkudan, sonucu düşünmeyerek eyleme geçmek, e.a. gözünü kızdırmak
gözünü kırpmadan: çekinmeden, korkusuzca
gözünü kızdırmak: bk. gözünü karartmak
gözünü korkutmak: birini yıldırmak, birinin içine korku salmak, e.a. gözünü yıldırmak
gözünün çapağını silmeden: uyanır uyanmaz, sabah yataktan kalkar kalkmaz
gözünün içine bakmak: bk. gözüne bakmak
gözünün önünden gitmemek: bir türlü unutamamak, bir kimseyi, bir şeyi hep görür gibi olmak
gözünün önüne gelmek: bir şeyi: hatırlamak, tasarlamak, zihinde canlandırmak
gözünün üstünde kaşın var dememek: birinin her davranışını hoş görmek, onu incitmekten sakınmak
gözünün yaşına bakmamak: birinin yakarmalarına aldırış etmemek, hiç acımamak
gözünü oymak: 1) bk. gözünü çıkarmak (2), 2) birine, büyük kötülük etmek
gözünü sevdiğim: 1) sıfat olarak: çok değer verdiğim, en sevdiğim, :2) seslenme: çok değerli arkadaşım, sevgili dostum
gözünü seveyim: ne olur; rica ediyorum; hey güzel şey
gözünü toprak doyursun: mal mülk edinmeye doymayan gözü ancak mezarda doyar
gözünü yıldırmak: bk. gözünü korkutmak
gözünü yummak: bk. gözünü kapamak
gözü olmak: bir şeyi ele geçirme isteği taşımak, k.a. gözü olmamak
gözü olmamak: k.a. gözü olmak; e.a. gözünde olmamak
gözü pek: korkusuz, e.a. gözünü daldan budaktan esirgememek
gözü sönmek: 1) görmez olmak, 2) ölmek
gözü sulu: çok önemsiz olaylarda bile gözyaşlarını tutamayan, hemen ağlayıveren
gözü takılmak: bir şeyden bakışlarını ayıramamak
gözü tok: bk. gönlü tok
gözü toprağa bakmak: çok yaşlanmış, ölmesi yaklaşmış olmak
gözü tutmak: güvenmek, beğenmek, k.a.. gözü tutmamak
gözü tutmamak: bir kimsenin, şeyin görünüşünü, davranışını beğenmemek, ona güven duymamak, k.a. gözü tutmak
gözü üzerinde olmak: korumak amacıyla bir kimsenin ne durumda olduğuna sık sık bakmak, e.a. gözünü ayırmamak (1)
gözü yememek: bir işi yapacak gücü ve yeteneği kendinde bulamamak
gözü yılmak: bk. gözü korkmak
... gözüyle bakmak: birini, bir şeyi ...... yerine koymak
gözüyle görmek: bir olaya tanık olmak
gözüyle yemek: bk. gözle yemek
gözü yolda kalmak: bk. gözü yollarda kalmak
gözü yükseklerde olmak: bulunduğu düzeyle yetinmeyip çok daha üstün olan bir duruma ulaşma amacını gütmek
göz yaşartıcı: gözyaşı döktürten
göz yaşı dökmek: ağlamak
göz yummak: kusurları hoşgörüyle karşılamak, e.a. görmezlikten gelmek, k.a. göz yummamak (1)
göz yummamak: 1) hoşgörüyle karşılamamak, k.a. göz yummak, 2) hiç uyumamak
göz yumup açıncaya kadar: bk. göz açıp kapayıncaya kadar
göz ziyafeti: izlenen kimse, nesne ya da olayın zevk veren görünümü
guguk gibi kalmak: tek başına kalmak ya da oturmak, e.a. guguk gibi oturmak
guguk gibi oturmak: bk. guguk gibi kalmak
guguk yapmak: bk. nanik yapmak
gurbet çekmek: doğup büyüdüğü yerleri özlemek
gurbetçi olmak: bk. gurbete düşmek
gurbete düşmek: aile ocağından uzak bir yere gitmek, e.a. gurbet ellere düşmek; gurbetçi olmak
gurbet ellere düşmek: bk. gurbete düşmek
gurbet kuşu: bit, kehle
gururunu okşamak: bir kimsenin değerlerini yüzüne karşı belirterek onu duygulandırmak
gücü gücüne: ancak, güçlükle, b.a. ucu ucuna; e.a. güç bela
gücü gücü yetene: kim daha güçlüyse, söz konusu şeyi elde etmek için haklı olmak yetmez, güçlü olmak gerekir
gücüne gitmek: bir söz, bir davranış bir kimsenin onuruna dokunmak, gönül kırıcı, ağır gelmek, e.a. ağırına dokunmak; ağırına gitmek
güç belâ: zorlukla, güçlük çekerek, büyük güçlüklere katlanarak, e.a. gücü gücüne; güç hal ile; zor belâ; zoru zoruna
güç gelmek: bir şeyin yapılması bir kimse için zor olmak
güç hal ile: bk. güç belâ
güçlük çekmek: bir işin yapılmasında zorluklarla karşılaşmak
güçlük çıkarmak: bir şeyin gerçekleşmesini zorlaştıracak engeller yaratmak
güçlükleri yenmek: başarıyı engelleyen nedenleri yok etmek
güçlü kuvvetli: çok güçlü, çok dayanıklı
güçsüz düşmek: gücü yetmemek
güdük kalmak: 1) boy atamamak, 2) sonuçlanmamak
güle güle: 1) yolculuğun rahat geçsin, yolun açık olsun, iyi yolculuklar, sağlıcakla git, :2) üzüntüsüz, gönül ferahlığıyla (otur, kullan, büyüt, eskit, giy, ..)
güle oynaya: sevinerek, neşeyle
gülerken ısırır:görünüşündeki iyiliğe güvenilmemesi gerekir
güleyim bari: yaptığı sanki önemli bir şeymiş gibi anlatıyor
gül gibi bakmak: bakımından sorumlu olduğu kişiye para sıkıntısı çektirmemek; nesneyi iyi korumak, temiz, bakımlı tutmak
gül gibi geçinmek: 1) iki kişi, çok iyi anlaşmak, 2) kısıtlı parasal olanaklarla geçimini sıkıntı çekmeden sağlamak, e.a. gül gibi yaşamak
gül gibi yaşamak: bk. gül gibi geçinmek
güllâbicilik etmek: birinin taşkın ve şımarık davranışlarına katlanmak, yaptıklarını onaylamak
güllük gülistanlık: bolluk ve rahatlık içinde olan (yer)
gülmekten katılmak: bk. gülmekten kırılmak
gülmekten kırılmak:sarsıla sarsıla gülmek; uzun süre gülerek halsiz düşmek, e.a. gülmekten katılmak
gülüp geçmek: ciddiye almamak, üzerinde durulmaya değer bulmamak, umursamamak
gülüp oynamak: neşeli, keyifli, güzel vakit geçirmek, e.a. gülüp söylemek
gülüp söylemek: bk. gülüp oynamak
gül üstüne gül koklamamak: bir sevgili üstüne bir ikincisini sevmemek
güme gitmek: 1) önemli bir düşünce, değersiz sözler ve davranışlar arasında kaybolmak, 2) bir şey boş yere yok olmak, 3) insan, hiç uğruna, boşu boşuna ölmek
güm güm etmek: derinden yankılı ses gelmek; ses çıkarmak
gümrükten mal kaçırır gibi: bir işi yaparken, gözlerden kaçırmaya çalışırcasına bir telâşa kapılmak, aceleye getirmek, e.a. yangından mal kaçırır gibi
gün ağarmak: gece karanlığı sona erip tan yeri aydınlanmaya başlamak
günaha girmek: dince suç sayılan bir davranışta bulunmak, b.a. günah işlemek
günaha sokmak: birinin, dince suç sayılan bir davraışta bulunmasına, bir iş yapmasına neden olmak
günah çıkarmak: bir Hıristiyan, Tanrı’nın bağışlaması için, papaza gidip işlediği günahları anlatmak
günah gitmek (bir kimseden): bk. benden günah gitti; b.a. benden söylemesi
günahı boynuna: bu yaptığım işten o sorumlu, bunda bir suç varsa, suçun da sorumlusu odur, e.a. vebali boynuna
günahına girmek: yapmadığı bir şey, söylemediği bir söz için bir kimseyi suçlamak, e.a. günahını almak
günahını almak: bk. günahına girmek
günahını çekmek: başkasının yaptığı kötülük için cezalandırılmak
günahını vermez: kendisine yarasın yaramasın, başkasına hiçbir şeyini vermeyecek kadar cimri
günah işlemek: dince suç sayılan bir iş yapmak, b.a. günaha girmek
gün almak: 1) bir iş ya da işin sonucu öğrenmek için, ilgili kişiden gün ayırmasını istemek, 2) yıldönümünden sonraki bir ya da birkaç günü geçmiş olmak
gün batmak: bk. güneş batmak
günden güne: gün geçtikçe, gittikçe, her geçen gün biraz daha, e.a. gün günden
gün dikilmesi: tam öğle vakti
gün doğmak: 1) bk.güneş doğmak,:2) isteklerini en iyi biçimde gerçekleştirebileceği çok elverişli bir ortam belirmek, eline beklemediği bir fırsat geçmek
gündüz gözüyle: gündüzün, gündüz vakti, her şeyin açık seçik görüldüğü saatlerde
gündüz külahlı gece silahlı: bk. gece silahlı, gündüz külahlı
güneş açmak: güneşin önündeki bulutlar sıyrılmak, güneş ortaya çıkmak
güneş almak: üzerine güneş ışığı gelen bir yer olmak, k.a. güneş almamak, e.a. güneş görmek
güneş almamak: bk. güneş almak
güneş banyosu: vücudun her yanını ya da bir bölümünü güneş ışınlarına tutma, güneşlendirme
güneş batmak: gün sonunda güneş ufukta kaybolmak
güneş çarpmak: sıcak havada güneş altında çok kalmaktan hasta olmak, e.a. başına güneş geçmek
güneş doğmak: sabah olmak, tan yerinde güneş çıkıp görünmek, e.a. gün doğmak (1)
güneşe karşı işemek: iyinin, yararlının, saygın’ın değerini bilmemek, iyiliğe kötülükle yanıt vermek
güneş görmek: bk. güneş almak
güneş olsa kimsenin üstüne doğmamak: elinde büyük olanaklar da bulunsa, iyilik etmekten kaçınır huyda olmak
güneş tutulması: ay güneşle dünya arasına girdiği zaman, güneş ışığının görünmemesi
gün görmek: esenlik, bolluk, mutluluk içinde yaşamış olmak, k.a. gün görmemek
gün görmemek: bk. gün görmek
gün görmüş: 1) bk. görmüş geçirmiş, 2) birçok yaşam deneyimi edinmiş (kişi)
gün günden: bk. günden güne
gün ışığına çıkmak: bir sorun açıklığa kavuşmak, aydınlanmak
gün koymak: yapılacak bir iş için gün saptamak, belirlemek
günlerden bir gün: geçmiş zamanda bir gün, geçmiş günlerin birinde
günlerini saymak: bk. gününü beklemek
günleri sayılı olmak: 1) bir yerde kalmak için ancak birkaç günü bulunmak, :2) birkaç gün içinde ölecek durumda olmak
günü birliğine: aynı gün içinde gidip, gece olmadan dönmek üzere
günü geçmek: kadın: ay hali gecikmek
günü gününe: düzenli olarak, her gün, tam vaktinde
günün adamı: 1) o günlerde sözü çok edilen kişi, 2) zamanın gereğine göre yön ve tutum değiştiren kişi,:3) zamanın gerektirdiği iyi niteliklere sahip olan kişi
günün birinde: geçmişte ya da gelecekte, tarihi kesin olarak bilinmeyen bir zamanda
gününü beklemek: 1) umut kesilen bir hasta son günlerini yaşamakta olmak, 2) belirli bir sürenin geçmesini beklemek, b.a. gününü doldurmak; gününü saymak
gününü doldurmak: bir işin gerçekleşmesi için geçmesi gereken süreyi tamamlamak, b.a. gününü beklemek
gününü görmek: 1) yaptığı kötülüğün sonucuyla sarsılmak, cezasını çeker olmak, :2) yetişmelerine özen gösterdiği çocuklarının iyi, mutlu günlerine tanık olmak, b.a. mürüvvetini görmek
gününü göstermek: cezalandırmak
gününü gün etmek: hiçbir şeyi dert edinmeyip günlerini hoş geçirmeye bakmak
gününü saymak: bk. gününü beklemek
günü yetmek: 1) doğum zamanı gelmek, 2) ölüm zamanı (eceli) gelmek, 3) bir iş için belirlenen sürede, bitiş günü gelmek
gürültü çıkarmak: sonu kavgaya varacak sert tartışmalar yapmak
gürültü patırtı: kavga, kargaşa
gürültüye boğmak: bk. gürültüye getirmek
gürültüye gelmek: bir iş, bir düşünce, telaşlı bir zamana, daha önemli konuların tartışıldığı ortama rastladığından, gereken ilgiyi görememek, b.a. gürültüye gitmek
gürültüye getirmek: 1) bir işi, bir düşünceyi başka konulara yönelerek ilgisiz bırakmak, :2) ortamın karışıklığından yararlanarak istediğini elde etmek, e.a. gürültüye boğmak
gürültüye gitmek: bir düşünce ya da iş, başka konulara öncelik verilmesi yüzünden ilgi göremeyip, unutulmak, b.a. gürültüye gelmek
gürültüye pabuç bırakmamak: korkutmalara aldırış etmeyip dilediği gibi davranmak, e.a. patırtıya pabuç bırakmamak
gürültüye vermek: ortalığı gereksiz bir telâşa düşürmek, e.a. patırtıya vermek
güttüğüm domuzu bana öğretme: yıllardır onu yakından tanırım, o nedenle huylarını da bilirim
güven beslemek: içinde güven duygusu yaşatmak, inanmak
güvendiği dağlara kar yağmak: inandığı kimsenin ya da şeyin kendisine bir yararı olmayacağı anlaşılmak, e.a. güvendiği dal elinde kalmak
güvendiği dal elinde kalmak: bk. güvendiği dağlara kar yağmak
güven kazanmak: inanılır biri olduğunun anlaşılmasını sağlamak
güven vermek: güvenilir biri olduğu duygusunu yaratmak