Dil Haşlama
H
ha Ali Hoca, ha Hoca Ali: aralarında hiçbir fark yok, ikisi de aynı şey, e.a. ha Hoca Ali, ha Ali Hoca
ha babam: 1) sürekli olarak, hiç durmadan, 2) haydi, göster kendini, e.a. ha babam ha
ha babam ha: bk. ha babam
habbeyi kubbe yapmak: önemsiz bir şeyi, büyük bir sorunmuş gibi görüp göstermek
haber almak: kendisine bilgi ulaşmak, bilgilendirilmek
haber atlamak: gazetecilikte: öbür gazetelerde bulunan bir haberi yayınlayamamış olmak, k.a. haber atlatmak
haber atlatmak: aynı gün öbür gazetelerde bulunmayan önemli bir haberi yayınlamak, k.a. haber atlamak
haber çıkmamak: beklenen bilgi gelmemek
haberin olsun: söylemedi deme
haberi olmak: bilmek, bilgisi bulunmak
haber salmak: özellikle birine: önemli bir haber göndermek
haber uçurmak: bir olayı birine, gizlice ya da hemen bildirmek
haber vermek: bildirmek, bilgi ulaştırmak
ha bire: arka arkaya, durmadan
ha bugün ha yarın: neredeyse, kısa bir sürede
hacetini yapmak: küçük ya da büyük abdest etmek
hacet kalmamak: gerekmemek, gerekli bulunmamak
hacet kapısı: bk. hacet penceresi
hacet penceresi: türbenin dua etmek ya da adakta bulunmak için önünde durulan yeri
hacet yeri: helâ, tuvalet, abdesthane, ayakyolu
hacı ağa: büyük kentlerde gereksiz, yersiz çok para harcayan taşralı ya da kültürsüz zengin
hacı ağalık etmek: gösteriş için bol ve rastgele para harcamak
hacı bekler gibi beklemek: birinin, büyük bir sabırsızlık ve merakla yolunu gözlemek
hacı sandığımızın haçı koynundan çıktı: biz onu iyi biri olarak bilirdik, kötü bir kimse olduğu anlaşıldı
hacısı hocası: kim varsa, hepsi, herkes
haciz koymak: paraya karşılık borçlunun malını tutmak
haç çıkarmak: bk. istavroz çıkarmak
haddeden geçirmek: her yönüyle düşünmek, inceden inceye araştırmak, incelemek
haddi hesabı olmamak: pek çok olmak, sayısı, sınırı, ölçüsü bulunmamak; b.a. hesaba gelmez
haddine mi: o mu yapacak bu işi, hangi yetenekle, yetkiyle, böyle bir işe girişemez, e.a. haddine mi düşmüş; götüne mi düşmüş, k.; b.a. haddi varsa; götü varsa, k.
haddine mi düşmüş: bk. haddine mi
haddini bildirmek (birine): yetki sınırını aşan birini, sert uyarılarla cezalandırmak, yapması ve yapmaması gerekenleri öğretmek
haddini bilmek (biri): kendini üstün görmemek, yapması gerekenin ötesine geçmemek
haddi varsa: sonradan başına geleceklerden korkmuyorsa, e.a. götü varsa, k.
ha deyince: hemen o anda
hafakanlar basmak: içi çok sıkılmak, sıkıntıdan bunalmak
hafızayı yoklamak: anımsamaya çalışmak
hafif atlatmak: kötü, tehlikeli bir durumdan fazla etkilenmeden kurtulmak, b.a. ucuz atlatmak; ucuz kurtulmak
hafife almak: önemsememek, küçümsemek
hafif giyinmek: az ve ince şeyler giymek
hafiften almak: üzerinde fazla düşünmemek, yeteri kadar ilgi göstermemek, tam ilgilenmemek
hafif tertip: şöyle böyle, biraz, aşırılığa kaçmadan, bir parça
hafif uyku: derin olmayan, kolayca uyanılabilen uyuma durumu
hafta arası: iki pazar arasındaki günler, e.a. hafta içi
hafta içi: bk. hafta arası
hafta sekiz gün dokuz: bıktıracak sıklıkta, her gün
Ha Hoca Ali, ha Ali Hoca: bk. Ha Ali Hoca, ha Hoca Ali
hah şöyle: bk. ha şöyle
hakaret saymak: bir sözü ya da davranışı onur kırıcı, küçültücü olarak kabul etmek
hak etmek: 1) emeğinin karşılığında alacağı bir şey bulunmak, 2) aldığı kötü karşılığa layık olmak, 3) hakkını almak
hak getire: Tanrı vermedi, yok
hakikatsiz çıkmak: yakınlığı ve bağlılığı sürekli olmamamak
hâk ile yeksan etmek: bk. yerle bir etmek
hâk ile yeksan olmak: bk. yerle bir olmak
hâkim olmak: ) kendine ve çevresine: hükmetmek, etkisini göstermek, 2) egemenliğini, etkinliğini, baskısını sürdürmek
hakkı geçmek: 1) alması gerekenin içinden başkasına da verilmiş olmak, 2) bir şeye, bir kimseye emek vermiş olmak, bk. emeği geçmek (2)
hakkından gelmek: 1) zor bir işi başarıyla sonuçlandırmak, 2) birine, hak ettiği sert yanıtı vermek, cezalandırmak
hakkını helal etmek: geçmiş, harcanmış emeklerini bağışlamak
hakkını helal etmemek: harcadığı emeklerini bağışlamamak
hakkını vermek 1) bir şeyin, nitelikli olabilmesi için ne gerekiyorsa harcamak, kullanmak, 2) yapılan bir çalışmanın karşılığını gereğince değerlendirmek
hakkını yemek: birinin hakkı olan şeyi vermemek
hakkı olmak: 1) payı, alacağı bulunmak, 2) sözü, düşüncesi, savı doğru yanda olmak
hakkı ödenmez: onun iyiliklerine, verdiği emeklere karşılık olarak ne yapılsa azdır
hakkı sükût: bk. sus payı
hakkı var: doğru söylüyor
haklı bulmak: birinin düşüncesini, savını, davasını, davranışını doğru ve yerinde bulmak, e.a. hak vermek
haklı çıkmak: düşüncesinin, davasının, savının, davranışının doğru olduğu anlaşılmak
haksız yere: haksız olarak, hak etmediği halde, haklı olmayarak
hak vermek: bk. haklı bulmak
halden anlamak: bir kimsenin içinde bulunduğu durumu bilip ona göre davranmak
halef selef olmak: birinin ayrıldığı göreve öteki başlamak, biri ötekinin yerine geçmek
Halep oradaysa arşın burada: falan yerde yapmıştım demek yetmez, aynı koşullar burada da hazır, yap görelim
Halep yolunda deve izi aramak: sayısız benzerleri arasında, aradığını bulmaya çalışmak
hale yola koymak: kullanışlı bir duruma getirmek, iyi bir düzen vermek, düzenlemek
hal hatır sormak: bir kimseye “nasılsınız, ne durumdasınız” diye nezaket sorusu yöneltmek, e.a. hatır sormak
hali duman olmak: çok kötü duruma düşmek
hali harap olmak: 1) bk. hali duman olmak, 2) bitkin, perişan, kötü durumda olmak, sağlığı bozulmak
haline bakmaz, Hasan dağına oduna gider: durumunu düşünmez, gücünün yetmeyeceği işlere kalkışır
haline köpekler gülüyor: yaşadığı kötü koşullar sokaklarda sürünmekten de beter
hali vakti yerinde: paradan yana bir sıkıntısı yok, zengin sayılır
halka açılmak: anonim şirket, hisselerinin bir bölümünü satarak halkı da ortakları arasına almak
halka dönük: halktan yana, halkın yararına, halkın anlayacağı düzeyde, halk için
halka verir talkını, kendi yutar salkımı: bk. ele verir talkını, kendi yutar salkımı
hallaç osuruğu gibi araya girmek: bk. davulcu osuruğu gibi araya gitmek
hallaç pamuğu gibi atmak: toplu durumda, bir arada duran kişi ya da nesnelerin her birini ayrı bir yere atmak, darmadağın etmek
hallenip küllenmek: kendi olanaklarıyla iyi kötü geçinip gitmek, e.a. kendi yağıyla kavrulmak
hallihamur olmak: girdiği, katıldığı şeyin içindekilerle kaynaşıp, bütünleşmek
halt etmek: uygunsuz bir söz söylemek
halt karıştırmak: uygunsuz iş yapmak, davranışta bulunmak
halvet olmak: içeriye başka kimsenin alınmadığı bir yere, bir odaya kapanarak gizlice görüşmek
ham ahlat gibi boğaza durmak: bk. ham armut gibi boğaza durmak
hamallığını etmek: bir işin uzmanlık gerektirmeyen, ağır ve yorucu yükünü taşımak
hamama gider kurnaya, düğüne gider zurnaya âşık olur: ilk gördüğüne gönül kaptırır, kimi seveceği belli olmaz
hamam anası: 1) kadınlar hamamında natırları yöneten kadın, :2) iri yarı, güçlü kadın
hamamda deli var birlikte çalışacağımız kişiler arasında, sakınmamız gereken biri var
hamamın namusunu kurtarmak: 1) temiz olmadığı bilinen bir işin sözde temiz kalmasını sağlamaya çalışmak, 2) onuru lekelenme tehlikesi geçiren iş yerini yeniden yüceltecek bir eylemde bulunmak
ham armut gibi boğaza durmak: bir işi: sözleri, davranışları, yarattığı engellerle zorlaştırmak, e.a. ham ahlat gibi boğaza durmak
ham ervah: olgunlaşmamış, yersiz söz ve davranışları olan kişi, çiğ adam
ham halat: kendisine güven duyulmayan, güven vermeyen kimse
ham hum şaralop: birtakım dalavere ya da el çabukluğuyla yapılan, kimsenin akıl erdiremediği iş
hamle yapmak: önemli bir işe girişmek, bir işte başarı sağlamak için çaba harcamak
hamur işi: unla yapılan tatlı ya da tuzlu yiyecek
hamur tutmak: hamur hazırlamak
ham teklif: onaylanamayacak, kabul görmeyecek öneri
hancı sarhoş yolcu sarhoş: kimin ne yaptığı, ne ettiği belli değil
hangi akla hizmet ediyor: ne gibi bir düşünceyle böyle olmayacak, mantıksız bir iş yapıyor, e.a. ne akla hizmet ediyor
hangi dağda kurt öldü: bu ilginin, güzel davranışın sebebi ne
hangi keşişin öldüğünden: haberi yok; “vay Vartan!” diye ağlıyor: işin doğrusundan haberi yok, yalan yanlış konuşuyor, yakınıyor
hangi peygambere kulluk edeceğini şaşırmak: hepsi de ben daha yetkiliyim diyenlerden hangisinin sözünü yerine getireceğini bilememek
hangi rüzgâr attı: sen bu tarafları bilir miydin, nasıl oldu da buraya geldin
hangi taşı kaldırsan altından çıkar: 1) her işten anlar ya da anladığı savında bulunur, 2) hangi işe baksan, bir bulaşmışlığı var
hangi taş pekse başını ona vur: 1) işini ben engelliyorum sanma, istersen git en yüksek yerlere derdini anlat, 2) işini bu berbat duruma sen getirdin, şimdi kapı kapı çare ara bakalım
han hamam sahibi: malı mülkü çok, varlıklı kimse
hanım evladı: nazlı büyütülmüş, alıngan, çabuk küsen, çıtkırıldım
hanım hanımcık: 1) evine, çocuklarına bağlı, hafif davranışlarda bulunmayan kadın, 2) böyle bir kadına yaraşır halleri olan, e.a. kadın kadıncık
hani ya: hani, nerede, ne oldu
hani yok mu: 1) neredeyse, az kalsın, az daha, 2) keşke, öyle ist erdim ki, ne iyi olurdu
hant hant ötmek: duyduğu aşırı isteği başkalarını rahatsız edecek biçimde belirtmek
Hanya’yı Konya’yı öğrenmek: bk. dünyanın kaç bucak olduğunu anlamak
hapı yutmak: kötü bir duruma düşmek
hapishane kaçkını: kötü, serseri, hoyrat kimse
hapt etmek:tartıştığı kişiyi susturmak, karşılık veremez duruma getirmek, k.a. hapt olmak
hapt olmak: bk. hapt etmek
haraca bağlamak: bir kimseye belli zamanlarda kendisine belli miktarda para vermeyi zorbalıkla kabul ettirmek, b.a. haraca kesmek; haraç almak; haraç yemek
haraca kesmek: kendisine çıkar sağlamak için, çevresindekilere zorbalık yapmak, b.a. haraca bağlamak,; haraç yemek
haraç almak: bk. haraç yemek
haraç mezat satmak: parasal sıkıntı nedeniyle elindeki değerli eşyayı gerçek değerini bulmasına bakmadan elden çıkarmak
haraç yemek: başkasının sırtından geçinmek, b.a. haraca bağlamak; haraca kesmek; haraç almak
harala gürele: sesli kalabalıkta tartışarak, çekişerek; e.a. har gür
harama uçkur çözmek: nikâhsız olarak cinsel ilişkide bulunmak; zina yapmak
haram helâl ver Allahım, garip kulun yer Allahım: nasıl kazanırsam kazanayım, yeter ki karnım doysun
haram etmek: birine, bir şeyden beklenen, umulan yarar ve rahatı tattırmamak
haram olmak: biri, bir şeye erişememek, bir şeyi ele geçirememek, bir şeyden gereği gibi yararlanamamak
haram olsun: hayrını görme
hararet basmak: 1) vücut ısısı artmak, 2) çok susamak
hararet kesmek: susuzluğu gidermek, e.a. hararet söndürmek
hararet söndürmek: bk. hararet kesmek
hararet vermek: susatmak
haraza çıkarmak: ortamın tadını bozacak davranışta bulunmak
harbi bas: doğru, hızlı yürü
harbi konuşmak: gerçeği gizlememek, doğruyu söylemek
harcı âlem: (harc-i âlem) herkesin kullanabileceği, herkesin alabileceği, her keseye uygun; yeniliği, hiçbir özelliği bulunmayan
harcı olmak (birinin): 1) yapabileceği bir iş olmak, 2) ancak birine özgü bir iş olmak
harekete geçirmek: canlandırmak, yapılmaya başlatmak
harekete geçmek: yapmaya başlamak, canlanmak, bitirmek amacıyla bir işe girişmek
hareket noktası: yapılacak işin, çıkılacak yolculuğun, incelenecek konunun, geliştirilecek düşüncenin başlangıcı
haremlik selâmlık olmak: bir toplantıda, kendiliğinden kadınlar bir yanda, erkekler bir yanda oturmak; rastgele ayrı gruplar oluşmak
harf atmak: tanımadığı bir kadına uygunsuz sözler söyleyerek yaklaşmaya çalışmak, e.a. söz atmak; b.a. lâf atmak
harfi harfine: söz ya da yazı: biri diğerinin aynı, tıpatıp, hiç değiştirmeden, gerçekte olduğu gibi
har gür:1) tartışıp çekişme, sürtüşme, 2) tartışıp çekişerek, bk. harala gürele
harı başına vurmak: aşırı istek ya da öfkeden azmak, çok kızmak, delice işler yapmak
harı geçmek< birinin ya da bir şeyin: kızgınlığı, sıcaklığı, hevesi, isteği, öfkesi azalmak
hariçten gazel okumak: 1) bilmediği konu üzerinde görüş ve düşünce ileri sürmek, 2) bir konuşmaya yersiz ve zamansız olarak katılmak
haritadan silinmek: 1) bir ülke, başka bir devletin egemenliği altına girmek, 2) oturulan bir yöre, savaş ya da doğal bir yıkım sonunda yok olmak
harman çorman: bk. karman çorman
harman etmek: her türden birer parça alıp yeni bir bileşim oluşturmak
harman sonu: büyük bir varlık ya da işten artakalan
harp zengini: savaş sırasında yolsuz kazançlar sağlayarak, varlık sahibi olan kimse
hartası hurtası olmamak: sırasız, saygısız davranışlarda bulunmayan biri olmak
har vurup harman savurmak: parasını ya da zamanını: düşüncesizce ve hesapsızca harcamak, elindekini gereksiz yere bol bol harcayıp tüketmek
hasbi geçmek: bir şeye: ilgi göstermemek, önem vermemek, üzerinde fazlaca durmamak, b.a. aldırış etmemek; kulak asmamak; oralı olmamak; o taraflı olmamak
hasıraltı etmek: 1) bir olayı haksız olarak örtbas edip unutturmaya çalışmak, 2) yazılı belgeleri alıkoyarak, başlamış işlemi yavaşlatmak, yürütmemek
hasret çekmek: 1) uzaktaki sevdiğine kavuşmak isteği, özlemi içinde bulunmak, 2) gereksinim duyduğu halde o şeyi elde edememenin üzüntüsü içinde bulunmak, e.a. hasret kalmak; hasretini çekmek
hasret gidermek: zamanının büyük bir bölümünü, uzun süre özlem duyduktan sonra kavuştuğu kimseyle geçirmek
hasret gitmek: özlemini çektiği yeri ya da kimseyi göremeden ölmek, b.a. gözü açık gitmek
hasretini çekmek: bk. hasret çekmek
hasret kalmak: özlem duyduğu kimseye, yere, şeye kavuşamaz olmak, e.a. hasret çekmek
hasta, çorbası tasta: hastayım dediğine bakmayın, yemesi içmesi yerinde
hasta etmek: sözleri ve davranışlarıyla bir kimseyi sağlıklı düşünemez duruma getirmek
hastanelik etmek: birini aşırı derecede dövmek
hastası olmak: bir şeye onsuz yapamayacak kadar düşkünlüğü bulunmak
hastaya çorba sormak: bir kimseye zaten onun da en çok sevdiği şeyleri önermek
hâşâ huzurdan: uygunsuz bir şey söylemek zorunda kaldığım için beni bağışlamanızı dilerim
hâşa sümme hâşa: öyle değil, kesinlikle öyle olamaz
haşatı çıkmak: 1) bozulmak, işe yaramaz duruma gelmek, :2) çok yorulmak, bitkinleşmek
haşir neşir olmak: kaynaşmak, birileriyle ya da kendi işleriyle uğraşıp durmak
ha şöyle: çok iyi oldu, çok beğendim, bravo, aferin, tamam, tam istediğim gibi, e.a. hah şöyle
hah şöyle: bk. ha şöyle
ha şunu bileydin: konuşmandan durumu yeni kavradığın anlaşılıyor, bunu çoktan anlaman gerekirdi
hataya düşmek: yanılmak
hatıra gelmemek: bk. hatıra ve hayale gelmemek
hatır almak: bk. gönül almak
hatıra ve hayale gelmemek: bir şeyin gerçekleşeceğini, olabileceğini hiç düşünmemek
hatır belası: kendisine sevgi, saygı duyulan kimseyi hoşnut etmek için katlanılan sıkıntılı iş
hatır gönül bilmemek: bk. hatır gönül tanımamak
hatır gönül tanımamak: sevgi ve saygı duyduğu kimsenin gücenmesini bile göze alarak doğru bildiğini yapmak, doğru olduğuna inandığı söylemek, e.a. hatır gönül bilmemek
hatır gönül saymamak: aradaki yakınlığa, dostluğa bakmaksızın kırıcı davranmak
hatırı kalmak (birinin): gücenmek, darılmak, kırılmak
hatırına bir şey gelmesin: böyle söylüyor ya da böyle yapıyorum ama, sana karşı kötü bir amacım yok, alınma sakın
hatırına gelmek: anımsamak, aklına gelmek, hatırlamak
hatırında kalmak: unutmamak
hatırından çıkamamak (birinin): gönlünün kırılmasından çekinerek, sevdiği, saydığı birinin isteğini yapmayı reddedememek
hatırından çıkarmamak (birini), bir şeyi: unutmamak, ona karşı ilgisini sürdürmek, e.a. gönülden çıkarmamak; b.a. akılda tutmak
hatırından çıkmamak: bk. aklından çıkmamak; aklında tutmak; hatırında tutmak
hatırından geçmemek: düşünmemek, e.a. aklına gelmemek
hatırında olmak: unutmamış, aklından çıkmamış bulunmak
hatırında tutmak: e.a. hatırından çıkarmamak
hatırını hoş etmek: bk. gönlünü hoş etmek
hatırını kırmak: bk. gönlünü kırmak
hatırını saymak (birinin): saygı beslediği kimseyi kıracak davranışlardan kaçınmak
hatırı sayılır: 1) önemli miktarda, oldukça çok, 2) saygı gören, istekleri yerine getirilen kişi
hatır için: gerektiği için değil, (birinin) gönlü hoş olsun diye
hatır sormak: bk. hal hatır sormak
hatime çekmek: sona erdirmek, son vermek, bitirmek
hava açılmak: bk. hava açmak
hava açmak: bulutlar dağılmak, e.a. hava açılmak
hava almak: 1) açık alanda temiz hava soluyarak dinlenmek, 2) umduğunu bulamamak, hiçbir şey kazanmamak, eline bir şey geçmemek, a.
hava atmak: davranışlarıyla dikkatleri çekmek, b.a. hava basmak
hava basmak: çevresindekileri küçümseyen davranışlarda bulunmak, şişinmek, b.a. hava atmak
hava bozmak: yağmur ya da fırtına belirtileri gözükmek
hava bulanmak: göğü yağmur bulutları kaplamak
hava çalmak: bir arada olanların her biri ayrı davranış ve düşüncede bulunmak, e.a. her biri ayrı havada olmak
havada kalmak: 1) bulunması gereken yerden daha yüksekte durmak, 2) bir iş sonuca ulaşmamak, 3) bir sav dayanıksız olduğundan kanıtlanamamak
havadan sudan konuşmak: belirli bir konu yerine rastgele konulara değinmek, b.a. dereden tepeden konuşmak; şundan bundan konuşmak
hava değişimi: daha çabuk iyileşmelerini sağlamak amacıyla hastalara yaptırılan çevre değişikliği
hava değiştirmek: daha sağlıklı olmak ya da dinlenmek, yorgunluk atmak için bir süre iklimi farklı bir yerde oturmak
hava fena esmek: ortamla ilgili koşullar uygun olmamak, k.a. hava iyi esmek
hava gazı: niteliksiz, bir ağırlığı, olmayan, boş, b.a. sade suya tirit
hava gerginleşmek: çekişme ya da tartışmalar sonucu sinirli bir ortam belirmek
hava hoş: birine göre: bir şeyin olmasıyla olmaması, şöyle ya da böyle olması arasında fark yok
hava iyi esmek: ortamla ilgili her türlü koşul uygun durumda olmak, k.a. hava fena esmek
hava kaçırmak: yellenmek
hava kapanmak: gökyüzü bulutlarla örtülmek
hava kararmak: 1) gündüz giderek geceye dönüşmek, :2) gökyüzünü koyu bulutlar kaplamak
hava köprüsü: zorunlu durumlarda iki yer arasında oluşturulan geçici hava ulaşım yolu
havanda su dövmek: boşuna uğraşmak
havan dövücünün hınk deyicisi: yapılan işe katılacak güçte olmadığı halde öyle görünerek yardım etmeye çalışan, e.a. kahve dövücünün hınk deyicisi
havanın gözü yaşlı: neredeyse yağmur yağacak
hava parası: 1) bir yeri kirayla tutabilmek için sahibine ya da içindeki kiracıya açıktan verilen para, 2) bir şeyi elde edebilmek için değerinin dışında fazladan ödenen para
havasına uymak: birinin huyunu almak
havası olmak: 1) biri bir kimseye benzer olmak, 2) kendine özgü halleri, cana yakınlığı bulunmak
havaya girmek: bulunduğu çevre ve ortamı yadırgar hali, çekingenliği geçmek, alışmak, benimsemek, ortama uymak
havaya gitmek: bir şeye yaramamak, boşa harcanmak
havayı bozmak: bir topluluğun iyi işleyen düzenini ve insan ilişkilerini kötüleştirecek davranışta bulunmak
havsalası almamak: aklı kabul etmemek, e.a. havsalasına sığmamak
havsalası geniş: hiçbir şeye aldırış etmeyen, umursamaz
havsalasına sığmamak: bk. havsalası almamak
havyar kesmek: işini yapmayıp, vaktini boşa geçirmek
hayal âleminde yaşamak: gerçekleşmesi güç ya da olanaksız şeyler düşlemek, e.a. masal âleminde yaşamak
hayali fenere dönmek: çok zayıflamak
hayali ham: gerçekleşmesi olanaksız tasarım
hay Allah: iyiliğini versin, razı olsun, akıllar versin
hayale dalmak: dış dünyadan uzaklaşarak düşünmek
hayale kapılmak: düşündükleri gerçekleşmişcesine etkilenmek
hayalinden geçirmek: düşünmek, olmasını istemek
hayal meyal: belli belirsiz, açık seçik olmayan, bulanık bir görüntü gibi
hayal olmak: 1) gerçekleştirememek, 2) geçmişte kalmak, anıya dönüşmek
hayata atılmak: bir genç: geçimini sağlamak üzere çalışmaya, para kazanmaya başlamak
hayat adamı: her koşulda yaşamayı, her güçlüğü yenmeyi bilen, zamana kolayca uyan kişi
hayata geçirmek: yarım kalan bir girişimi ya da bir tasarımı canlandırmak, işlerlik kazandırmak
hayata gözlerini yummak: ölmek
hayata küsmek: canından bezmek, yaşama isteğini yitirmek
hayat arkadaşı: evli çiftlerde karı kocadan her biri, eş, birine göre diğeri
hayat dolu: neşeli, canlı, yaşama isteği çok kimse
hayat geçirmek: yaşamını sürdürmek, var olmak, yaşamak
hayatı kaymak: yaşam düzeni altüst olmak, kendini bir daha toparlayamayacak, eski günlerine dönemeyecek duruma düşmek
hayatına girmek: yaşayışında yeri olmak
hayatına mal olmak: bir şeyin karşılığını canıyla ödemek
hayatın baharı: gençlik çağı
hayatın cilvesi: yaşamın, dünyanın beklenmedik durumları, başa gelen olumlu ya da olumsuz olay
hayatını kazanmak: çalışıp geçimini sağlamak
hayatını yaşamak: dilediği gibi, gönlünce yaşam sürmek
hayat kadını: erkeklerle para karşılığı cinsel ilişki kuran, geçimini bu yolla sağlayan kadın
hayat memat meselesi: bk. ölüm kalım meselesi
hayat okulu: yaşam boyu karşılaşılan olaylar, yaşanan gerçekler sonucu edinilen bilgiler
hayat pahalılığı: yiyecek, giyecek, içecek gibi geçim için gerekli olan şeylerin fiyat yüksekliği
hayat vermek: durgun bir şeye canlılık kazandırmak
haydi canım sen de: sana inanmıyorum, böyle şey olmaz, e.a. haydi oradan (2)
haydi haydi: 1) bol bol, kolay kolay, 2) olsa olsa, en çoğu
haydi oradan: 1) çekil, yaklaşma oraya, :2) bk. haydi canım sende
hayır beklememek: yararlı, iyi olacağını sanmamak, ummamak
hayır dememek: bir şeyi geri çevirmemek, karşı çıkmamak
hayırdır inşallah: 1) gördüğün düşün iyi bir olayın belirtisi olmasını dilerim, 2) o da ne, ne bu böyle
hayır dua: iyilik dileği
hayır dua almak: aile büyüklerine onların iyilik dilekleriyle karşılaşacak davranışlarda bulunmak
hayır etmemek: 1) yararı dokunmamak, e.a. hayır gelmemek, hayır görmemek, 2) tehlikeli olmak, mahvına yol açmak
hayır gelmemek: bk. hayır etmemek (1)
hayır görmemek: bk. hayır etmemek (1)
hayır işlemek: dince ve insanlıkça iyi karşılanacak bir davranışta bulunmak
hayır kalmamak: bir şey: yararlı olmaktan çıkıp işe yaramaz duruma gelmek
hayırla anmak: ölmüş bir kimsenin ardından iyi konuşmak
hayır ola: ne var, ne oluyor, kötü bir durum yoktur inşallah
hayır sahibi: hayırsever
hayra alâmet: iyi bir durum olduğu anlaşılıyor
hayra karşı: iyilikle, hayırlı olması dileğiyle
hayra yormak: bir olayı, bir düşü iyi bir olayın habercisi saymak
hayretler içinde kalmak: çok şaşırmak, şaşakalmak
hayrını gör: aman al senin olsun, ne mal olduğunu yakında anlarsın
hayrını görmek: yeni alınan bir şey: kendisi için hayırlı olmak, iyi günlerde kullanmak
hazıra konmak: kendi emek vermemiş, başkasının emeğiyle ortaya çıkmış olan şeyden yararlanmak
hazır bulunmak: 1) bir yerde kendisi olmak, 2) gerekeni hemen yapabilecek durumda olmak
hazırdan yemek: yenisini kazanmaksızın daha önce kazandığını harcamak, b.a. hazıra dağ dayanmaz; hazır yiyici
hazır evin has kadını: kurulmuş olan düzenden yararlanan fakat bir katkıda bulunmayan
hazırlık görmek: yolculuk ya da bir iş için gerekenleri toplamaya, tamamlamaya çalışmak
hazır mezarın ölüsü: şaka yollu: çok tembel, kendisi işe elini sürmeyip her hizmeti başkalarından bekleyen
hazır olmak: bk. hazır bulunmak
hazır yiyici: yenisini kazanmaksızın daha önce kazanılmış olanı harcayan, b.a. hazıra dağ dayanmaz; hazırdan yemek
Hazreti Nuh’tan kalma: bk. Nuh Nebi’den kalma
haz vermek: hoşlandırmak
hedef almak: bir kimseye, bir yere: yıpratmak, eleştirmek amacıyla karşı çıkmak
hediye etmek: bir yengide, yenenden çok yenilenin yanlışları etkili olmak
helâlinden kazanmak: gelirini kurallara, geleneklere uygun olarak çalışıp didinmekle sağlamak
helâlliğe almak: bir erkek bir kadınla nikâhlanmak, evlenmek
helâl olsun: 1) bunu ona isteyerek veriyorum, güle güle kullansın,:2) bu işi yardım olsun diye yaptım, bir karşılık istemiyorum, 3) bravo, aferin, işini çok iyi yapıyor, e.a. helâl ü hoş olsun
helâl süt emmiş: çok dürüst, doğruluktan ayrılmayan kişi
helâl ü hoş olsun: bk. helâl olsun (1,2)
hele hele: 1) vay canına, şaşılacak şey, 2) az daha, biraz daha
hele şükür: bir sorun çıkmadı, istenen sonuç alındı
helva demesini de bilirim, halva demesini de: her ortama uyarım, gerektiğinde kibar olmasını da bilirim kaba olmasını da
hem de nasıl: 1) pek çok, üstün derecede, düzeyde, 2) özene bezene, büyük bir dikkatle
hem İsa’yı hem de Musa’yı memnun etmek: istekleri birbirine karşıt olan iki kişiyi birden hoşnut edecek bir davranışta bulunmak
hem kaçar, hem davul çalar: çekinir göründüğü işi yapmaktan kaçınmaz
hem kel, hem fodul: yeteneksizliğine bakmadan bir de üstünlük taslar, böbürlenir
hem nalına, hem mıhına: birbirine karşıt iki yanı da destekleme durumu
hem suçlu, hem güçlü: kendi kabahatini başkalarına yüklemeye yeltenen
hem şamdan paklandı, hem pilâv yağlandı: bir eylemden iki yarar elde edildi, bir pürüz ortadan kaldırılırken, bir şeye de değer kazandırıldı
hem ziyaret, hem ticaret: biriyle görüşmeye giden kimsenin, bu gidişten kendisine başka bir yarar sağlaması durumu
her aşın kaşığı: her şeye karışan, her işe burnunu sokan, e.a. her boka maydanoz , k.
her biri ayrı havada olmak: bk. ayrı hava çalmak
her boka maydanoz : bk. her aşın kaşığı
her boyaya girip çıkmak: birbiriyle ilgisiz işlerde kısa süre de olsa çalışmış olmak
her boyayı boyadık da fıstıkî mi kaldı: yapılacak daha birçok eksiğimiz varken, zorunlu olmayan bu önemsiz ya da lüks şeylerle mi ilgileneceğiz
her dem taze: 1) yaşlı olduğu halde genç görünen kimse, 2) yaprakları yıl boyunca yeşil olan bitki
her derde deva: birçok sorunu çözen, birçok şeye iyi gelen
her firavunun bir Musa’sı çıkar: acımasız kimselerin elinden ya da yönetiminden insanı kurtaracak biri bulunur
her işe burnunu sokmak: bk. burnunu sokmak
her kafadan bir ses: aynı konuyu tartışanların her biri rastgele konuşuyor, ayrı şeyler söylüyor, b.a. nerede çokluk orada bokluk
herkese şapur şupur da bize gelince ya Rabbi şükür mü: başkalarına bol bol verdiğin şeyi benden niçin esirgiyorsun
herkes gider Mersin’e, biz gideriz tersine: biz bu işi başkaları gibi yapacağımız yerde bile bile yanlış yol izliyoruz
her ne kadar: ....dır ama; ise de
her ne pahasına olursa olsun: bk. ne pahasına olursa olsun
her şeye burnunu sokmak: bk. burnunu sokmak
her tarakta bezi olmak: bk. kırk tarakta bezi olmak
her tarladan bir kesek: konuşma: birbiriyle ilgisiz konulara kısa kısa değinerek
her telden çalmak: çok şey bilir, elinden çok iş gelir olmak, zamana, ortama uymayı bilmek
hesaba almak: olasılıklar arasında ona da önem vermek, onu da göz önünde bulundurmak, onu da değerlendirmek, e.a. hesaba katmak, k.a. hesaba almamak
hesaba almamak: önem vermemek, göz önünde bulundurmamak, k.a. hesaba almak, e.a. hesaba katmamak
hesaba çekmek: bir kişi ya da kuruldan yaptıkları işlerle ilgili açıklama ve savunma istemek, b.a. hesap sormak
hesaba dökmek: sayıyla ilgili bir konuyu açıklığa kavuşturmak için hesap işlemlerini kâğıt üzerinde yapmak
hesaba gelmez: sayılamayacak kadar çok, pek çok, bilinmez, kestirilmez, e.a. hesaba kitaba gelmez; b.a. haddi hesabı olmamak
hesaba katmak: bk. hesaba almak
hesaba katmamak: bk. hesaba almamak
hesaba kitaba gelmez: bk. hesaba gelmez
hesabı kapamak: 1) alacak verecek bırakmamak, 2) tartışmaya son vermek, e.a. hesabı kapatmak; b.a. defteri kapamak
hesabı kapatmak: bk. hesabı kapamak
hesabı kesmek< biriyle: alışverişe ya da ilişkiye son vermek
hesabına gelmek: biri için: yararına uygun, kendisi için: elverişli olmak, e.a. işine gelmek; k.a. hesabına gelmemek
hesabına gelmemek: bk. hesabına gelmek, e.a. işine gelmemek
hesabını bilmek: parasını harcarken savurganlık yapmamak, e.a. hesabını kitabını bilmek
hesabını görmek: 1) alacağını ödeyip ilişkiyi kesmek, 2) öldürerek cezalandırmak, vücudunu ortadan kaldırmak
hesabını kitabını bilmek: bk. hesabını bilmek
hesabı temizlemek: borcunu ödemek
hesap açmak: birine: alışverişlerinde borçlanma olanağı tanımak, muhasebe defterinde ona da bir yer ayırmak
hesap çıkarmak: alacağı vereceği kâğıt üzerinde belirlemek
hesap etmek: 1) bir işin ne getirip ne götüreceğini karşılaştırarak bir sonuca varmak, :2) kendi kendine tartışarak düşünmek, tasarlamak
hesap etmek, kitap etmek: bir konu üzerinde bütün yönleri, bütün ayrıntılarıyla düşünmek
hesap görmek: taraflar: alacaklarıyla borçlarını karşılaştırıp sonucunu saptamak
hesap kitap: 1) hesap sonunda, 2) düşünüp taşındıktan sonra
hesapsız kitapsız: 1) deftere geçirmeden, belgelendirmeden, 2) sorumsuz, ölçüsüz
hesap sormak: birini: sorumlu olduğu konuda ya da yasa dışı davranışlarından dolayı sorguya çekmek, e.a. hesaba çekmek
hesaptan düşmek: hesaptan, borçtan, alacaktan indirmek
hesapta olmamak: daha önce düşünülen şeylerin dışında olmak
hesap tutmak: alışverişle ilgili rakamsal verileri ve para tutarını bir deftere yazmak
hevesi kursağında kalmak: istediği, imrendiği şeyi beklenmedik bir nedenle elde edememek
hevesine düşmek: bir şeyi: kuvvetle istemek, e.a. hevesine kapılmak
hevesine kapılmak: bk. hevesine düşmek
hevesini almak: istediği, imrendiği şeyi elde ederek ona doymak
hevesini kırmak: isteklerini, düşüncelerini köreltmek
hey gidi hey: neydi o günler
heyheyleri tutmak: çok sinirlenmek, e.a. heyheyleri üstünde olmak; b.a. babaları tutmak
heyheyleri üstünde olmak: bk. heyheyleri tutmak
hık demiş (anasının, babasının) burnundan düşmüş: her durumu tıpkı anası (ya da babası)
heykel gibi: 1) hareketsiz, duygusuz, 2) çok güzel vücut
hık mık etmek: 1) bir işten kaçınmak için bahaneler ileri sürmeye çalışmak, 2) verecek yanıt bulamayarak, anlamsız, tutarsız sözler söylemek, e.a. kem küm etmek
hımhım ile burunsuz, birbirinden uğursuz: işe yaramamakta, terslikte ikisi de birbirini aratmaz
hınzırlık etmek: zarar verici, sinirlendirici, ters davranışta bulunmak, muzırlık yapmak
hınzır oğlu hınzır: kötülükte, katı yüreklilikte üstüne yok
hır çıkarmak:kavga, gürültü doğmasına neden olmak, kavga yapmak, e.a. hır gür etmek; hır gür yapmak
hır gür çıkarmak: bk. hır çıkarmak
hır gür etmek: bk. hır çıkarmak
hırkayı başına çekmek: kimseyle görüşmemek, bir köşeye çekilip çevresiyle ilgisini kesmek
hırtlamba gibi giyinmek: eski, partal şeyleri üst üste giyinmek, giyimine özen göstermemek
hırtlambası çıkmak: eşya ya da giysi: dökülecek kadar eskimiş, kullanılmayacak duruma gelmiş olmak
hışırı çıkmak: 1) bir şey: çok hırpalanıp örselenmek, 2) insan: ağır işler nedeniyle bedeni çok yorulmak
hıyar ağa: kaba saba, görgüsüz, budala, e.a. hıyar ağası
hıyar ağası: bk. hıyar ağa
hızını alamamak: 1) yavaşlayamamak, 2) öfkesi, şiddeti yatışmamak, k.a. hızını almak
hızını almak: şiddetini yenmek, yatışmak, doyuma ulaşmak
hızını kaybetmek: etkisi, geçerliliği, hükmü kalmamak
hızır gibi yetişmek: birinin çaresiz kaldığı zor bir zamanında, beklemediği biri, yardımda bulunmak
hiç değilse: 1) önemli sayılmasa bile, başka bir şey yapılmamış olsa da, 2) bari, yetersiz olsa da, e.a. hiç olmazsa
hiçe saymak: önem vermemek, yok kabul etmek
hiç olmazsa: bk. hiç değilse
hiç yoktan: bir nedene dayanmadan, nedensiz yere, nedeni olmadığı halde, b.a. yok yere
hidayete ermek: Müslüman olmak, İslam dinini kabul etmek
hikmeti Huda: Tanrı’nın işi
hikmetinden sual olunmaz: sonucunun nedeni sorulmaz, araştırılmaz
hilaf olmasın: yanılmıyorsam
hile hurda bilmez: kimseyi aldatmaz
hilesi hurdası yok: yalansız dolansız
hindi gibi kabarmak: büyüklük taslamak, kurumlanmak
hin oğlu hin: çok kurnaz
hislerine kapılmak: duygusal davranmak
hizaya gelmek: 1) birçok kişi: çizgi durumunda, düzgün sıra olmak, 2) aykırı gitmeyi bırakıp, davranışları doğru olanlara uymak
hizmete girmek: 1) çalışmaya başlamak,:2) görev almak
hocalık etmek: öğüt vermek, akıl öğretmek
hodri meydan: kendine güvenen ortaya çıksın, e.a. meydan okumak
hokka gibi oturmak: giysi: giyenin bedenine tam uymak
hop oturup hop kalkmak: öfke ya da meraktan yerinde duramaz olmak, e.a. kalkıp kalkıp oturmak
hoppala bebek: davranışları çocukça olan
hora geçmek: beğenilmek, kabul görmek, hoşa gitmek, verilenin işine yaramak
hora tepmek: ayaklarını vurarak gürültü etmek
hor görmek: bir kimseye: değersiz, aşağısayan gözle bakmak, b.a. hor tutmak
hor kullanmak: dikkatsizce, hoyratça yararlanmak
horoz akıllı: aptal, akılsız
horozdan kaçmak: kadın: erkeklerden uzak durmak
hortlağa dönmek: yorgun, bitkin olmak, ayakta duracak gücü kalmamak, b.a. mezar kaçkını
hor tutmak: birine karşı sürekli küçümseyici, incitici davranışlarda bulunmak, b.a. hor görmek
hoşafına gitmek: hoşlanmak
hoşafın yağı kesildi: biri: ortaya çıkan durum nedeniyle ne söyleyeceğini, ne karşılık vereceğini, ne yapacağını bilemedi
hoşbeş etmek: söyleşmek, şundan bundan konuşmak
hoş bulduk: “hoş geldiniz” ya da “sefa geldiniz” sözlerine verilen karşılık
hoşça kal: ayrılan kimsenin kalan kişiye, ya da kişilere söylediği iyi dilek sözü, e.a. hoşça kalın; allahaısmarladık
hoşça kalın: bk. hoşça kal
hoş geldiniz: gelene söylenen esenleme sözü, e.a. sefa geldiniz
hoş görmek: gücenilecek ya da karşılık verilecek bir davranışı kusur saymamak, anlayışla karşılamak
hoş tutmak: birine: iyi ve sevecen davranmak, incinmemesine dikkat etmek
hoşuna gitmek: bir kimse: bir şeyden ya da bir kişiden hoşlanmak, beğenmek
höt demek: sert konuşarak korkutmak, gözdağı vermek
hurdahaş etmek: kırıp dökmek, parçalamak
hurdası çıkmak: eşya: işe yaramayacak derecede eskimek
hurdaya çevirmek: kullanılmayacak duruma getirmek
huri gibi: çok güzel genç kadın
huy edinmek< bir şeyi: alışkanlık durumuna getirmek
huyu huyuna, suyu suyuna uygun olmak: iki kişi: her yönden birbiriyle uyum içinde bulunmak
huyuna suyuna gitmek< birinin: isteklerine, alışkanlıklarına uygun davranışlarda bulunmak
huzur hakkı: belli bir konuyu görüşmek için toplanan bir kurulun üyelerine ödenen para
hükmünde olmak< bir şey: aynı değeri taşımak, yerine geçmek
hükmü parasına geçmek: parayla dilediğini yapabilme gücünü kazanmak
hükümet darbesi: zor kullanarak devlet yönetiminde değişiklik yapmak
hükümet kapısı: devlet dairesi
hükümet gibi: kimse: güçlü, her dediğini yaptıran
hüküm giymek: mahkemece kendisine ceza verilmek
hüküm sürmek: 1) bir şeyin güçlü varlığı,etkisi, egemenliği sürüp gitmek, 2) erkini yürütür olmak
hüküm vermek: iyice düşündükten sonra bir kanıya varmak
hürya etmek: bir yere doğru birlikte saldırmak, atılmak
hüsnü kuruntu: herhangi bir durumu, kendinden yana ve safça iyiye yorma
Hüt dağı gibi şişmek: hastalık ya da herhangi bir nedenle karnı kabarıp büyümek