Dil Haşlama
İ
ibret almak: bir olgu yardımıyla, yanlış ya da kötü davranışlardan nasıl sakınılması gerektiğini anlamak
ibreti âlem için: başkalarına örnek olsun diye
ibretin kudreti: çok acayip ve çirkin
ibret olmak: ders alınmasını sağlayan bir olgu, bir sonuç oluşturmak
icabına bakmak: 1) gereğini yerine getirmek, :) yok etmek, ortadan kaldırmak
icat çıkarmak: 1) hoş görünmeyen yeni bir huy edinmek, yadırganan bir yol tutmak, 2) ortaya gereksiz bir sorun atmak
icat etmek: bir şeyi gerçekmiş gibi göstermek
iciğini ciciğini çıkarmak: bk. ıcığını cıcığını çıkarmak
iç açıcı: 1) gönlü ferahlatıcı, 2) umut veren, iyi bir durumda olan
iç açmak: gönlü ferahlatmak, b.a. gönül açmak; içi açılmak
içecek suyu olmak (bir yerde): o yere gitmesi kısmet olmak
içerde olmak: 1) bir iş ya da alışverişte zarar etmiş olmak, 2) hapiste olmak, e.a. içeri düşmek
içeri düşmek: bk. içerde olmak (2)
iç etmek: başkasının olan bir şeyi ortadan kaldırarak sahiplenmek, a.
iç geçirmek: bk. içini çekmek
iç gıcıklamak: 1) istek uyandırmak, 2) huylandırmak
içgüveyisinden hallice: “nasılsın” sorusuna şaka yollu verilen yanıt: yaşamı benden daha sıkıntılı olanlara göre iyi sayılırım
içi açılmak: gönlü ferahlamak, sıkıntısı dağılmak, b.a. iç açmak
içi almamak: 1) midesi kabul etmemek, :2) sakıncalı gördüğü ya da beğenmediği için bir işi yapmak istememek
içi bayılmak: 1) çok acıkmak, 2) yedikleri midesine ağır gelip susatmak, e.a. içini bayıltmak
içi beni yakar, dışı eli: benimle ilgili olan bu şey, bu durum başkalarına güzel geliyor ama aslında hiç de öyle değil, e.a. içi beni yakar, dışı seni
içi beni yakar, dışı seni: bk. içi beni yakar, dışı eli
içi bir tuhaf olmak: hüzünlenmek
içi bulanmak: kusacak gibi olmak
içi burkulmak: çok üzülmek, acımak
içi cız etmek: ansızın bir acı, üzüntü duymak
içi çekmek: istek duymak, b.a. canı çekmek; gönlü çekmek
içi çıfıt çarşısı: güvensiz, her şey ve herkes için aklından hep kötü şeyler geçen
içi dar: bk. canı tez
içi daralmak: sıkıntı içinde bunalmak, e.a. içi sıkılmak; sıkıntı basmak
içi dayanmamak: bk. içi götürmemek (1)
içi dışı bir: düşündüğünü açıkça söyleyen, ikiyüzlü olmayan, e.a. özü sözü bir
içi dışına çıkmak: 1) kusmaktan çok rahatsız olmak, 2) yolun kötü oluşu nedeniyle, bindiği araçta vücudu çok sarsılmak
içi erimek: üzülecek bir durum olacak kaygısı içinde bulunmak
içi ezilmek: acıkır gibi olmak, açlıktan midesinde eziklik duymak, e.a. içi kazınmak; midesi kazınmak; midesi kıyılmak; yüreği ezilmek
içi geçmek: 1) istemeden uyuya kalmak, 2) yaşlılıktan, güçsüzlükten hiçbir şeyle ilgilenmez, hiçbir şeye istek duymaz olmak
içi geniş: gamsız, tasasız
içi gitmek: 1) bir şey yapmayı, bir şeyi elde etmeyi çok istemek,2) bk. karnı gitmek
içi götürmemek: 1) acıyıp dayanamamak, e.a. içi dayanmamak, 2) kıskanmak, çekememek, 3) vicdanına sığdıramamak
içi hop etmek: birdenbire heyecan duymak
içi ısınmak: 1) beğenip hoşlanmak, 2) içtiği sıcak şey üşümesini gidermek
içi içine sığmamak: sevinci, coşkusu, heyecanı davranışlarına yansımak
içi içini yemek: bk. kendi kendini yemek
içi kabarmak: 1) karşı koyma duygusuna kapılmak, b.a. öfkesi kabarmak, 2) bk. içi kalkmak (1,2,3)
içi kabul etmemek: bir şey: midesini bulandırmak
içi kalkmak: 1) midesi bulanmak, 2) taşkın bir ağlama duygusuna kapılmak, 3) heyecanmak, duygulanmak, e.a. içi kabarmak
içi kan ağlamak: yüzünden ve davranışlarından belli etmeden çok üzülmek, çok acımak
içi kararmak: bk. gönlü kararmak
içi kazınmak: bk. içi ezilmek
içi kıyılmak: bk. içi ezilmek
içinde kaybolmak: 1) geniş alanda: görünmemek, 2) giysi çok büyük gelmek
içinden çıkamamak: bir sorunu çözememek, bir işi sonuçlandıramamak, k.a. içinden çıkmak
içinden çıkmak: karışık ve güç bir işi başarıyla sonuçlandırmak
içinden doğmak: bk. gönlünden kopmak
içinden geçirmek: bk. aklından geçirmek
içinden gelmek: bk. gönlünden kopmak
içinden gülmek: gülünç bulduğunu belli etmemek
içinden kan gitmek: bk. içi kan ağlamak
içinden konuşmak: söyleyeceklerini aklından geçirmek, b.a. kafa sesi
içinden okumak: 1) ezberindeki şeyi aklından geçirerek yinelemek,:2) ses çıkarmadan sövmek
içinden pazarlıklı: öfkesini, kinini, yapacağı kötülüğü kimseye belli etmeyen, sinsi
içinde parmağı olmak: bk. parmağı olmak
içinde yüzmek: olumlu ya da olumsuz bir durumun aşırı derecesinde bulunmak
içine almak: kapsamak
içine ateş düşmek: büyük bir acı ve üzüntünün etkisi altına girmek, e.a. yüreğine ateş düşmek; yüreği yanmak
içine atmak: 1) sıkıntısını kimseye söylememek, derdini belli etmemek, 2) kendisine yapılan kötülüğe ses çıkarmamakla birlikte bunu unutmamak
içine baygınlıklar gelmek: birinin çok konuşmasından ya da ağır davranmasından usanmak
içine çekilmek: bk. içine kapanmak; kabuğuna çekilmek
içine çökmek: acısını, etkisini derinden duymak, b.a. içine işlemek
içine dert olmak: yapmak istediği şeyi yapamamış olduğu için üzülmek, e.a. yüreğine dert olmak
içine doğmak: hiçbir belirti ortada yokken, bir şeyin olacağını ya da olduğunu sezinlemek, e.a. kalbine doğmak, malum olmak
içine dokunmak: bir şey: üzmek, dertlendirmek
içine etmek: bk. içine sıçmak
içine işlemek: bir söz ya da davranış, bir kimseye çok dokunmak, bir durumun acısını derinden duymak, e.a. ciğerine işlemek; yüreğine işlemek
içine kapanmak: çevresindeki kişilere uzak durmak, duygularını kimseye açmamak, e.a kabuğuna çekilmek.
içine kurt düşmek: kendine zararı dokunacak bir durum ortaya çıkacağından kuşkulanmak, b.a. içini kemirmek; içini kurt yemek
içine oturmak: bir olay birini: çok etkilemek, çok üzmek
içine sıçmak: bir şeyi, bir işi çok kötü duruma getirmek, berbat etmek, k., e.a. içine etmek
içine sinmemek: 1) sevdiği kimseyle paylaşamadığı için, güzel bir şeyin tadına varamamak, tam tat alamamak, 2) yaptırdığı şey tam isteğine uygun olmadığı için beğeni duygusundan özveride bulunmak
içine sokacağı gelmek: birine: çok sevgi duymak
içini bayıltmak: yedikleri kendisini artık yiyemez duruma getirmek, e.a. içi bayılmak
içini boşaltmak: söyleyeceğini söyleyerek rahatlamak, öfkesini yatıştırmak
içini çekmek: üzüntüsünü ya da özlemini derin soluk alarak belli etmek, e.a. iç geçirmek
için için: dışardan belli olmayacak biçimde, yavaştan
için için gülmek: birini: dışarıya vurmadan alaya almak
için için yanmak: 1) ateş: yandığının farkına varılmamak, 2) dışa vurmadan çok üzülmek
içini dökmek: derdini anlatmak
içini kemirmek: sürekli aynı üzüntüyü duymak, b.a. içine kurt düşmek; içini kurt yemek
içini kurt yemek: bk. içini kemirmek
içinin yağı erimek: olması istenmeyen bir durum meydana gelecek diye kaygılanmak, e.a. yüreğinin yağı erimek
içi paralanmak: bk. içi parçalanmak
içi parçalanmak: birine, acıyarak üzülmek, e.a. içi paralanmak; b.a. içi sızlamak; içi yanmak (1); ciğeri sızlamak
içi rahat etmek: kaygılanacak bir neden olmadığını anlayarak ferahlamak
içi sıkılmak: bk. içi daralmak
içi sızlamak: bir şey ya da kişi için acıyarak üzüntü duymak, e.a. içi parçalanmak; içi yanmak (1); ciğeri sızlamak; yüreği sızlamak
içi sürmek: bk. karnı gitmek
içi şişmek: sıkıntıdan patlayacak duruma gelmek
içi tez: bk. canı tez
içi titremek: 1) bir şeye, birine: bir zarar gelecek kaygısını duymak, 2) aşırı istek ve özlem duymak, 3) çok üşümek
içi yağ bağlamak: bk. yüreği yağ bağlamak
içi yanmak: çok büyük bir acı ve üzüntü duymak, b.a. ciğeri sızlamak; içi parçalanmak; içi sızlamak
içki âlemi: içkili yemek eğlentisi
içki masası: bk. içki sofrası
içki sofrası: içki içmek amacıyla kurulan sofra
içler acısı: çok acıklı, çok üzücü, e.a. yürekler acısı
içli dışlı olmak: 1) birbirinden hiçbir şey saklamayacak kadar yakın arkadaşlık kurmak, b.a. içtikleri su ayrı gitmemek, :2) kız ve oğullarını karşılıklı olarak evlendirmek
içten içe: gizli gizli, belli etmeden
içtikleri su ayrı gitmemek: bk. içli dışlı olmak (1)
idare etmek: 1) yönetmek, çekip çevirmek, 2) tutumlu davranmak, kullanmak, 3) yetmek, yetişmek, elvermek, 4) göz yummak, hoşgörmek, 5) örtbas etmek
ifadesini almak: 1) sanığı ya da tanığı sorgulamak, 2) üstünlük sağlamak, yenmek
ifade vermek: sorguyu yanıtlamak
iflâhı kesilmek: çaresiz kalmak
iflâhını kesmek: gücünü tüketmek, işe yaramaz duruma getirmek
iflâh olmamak: onmamak
ifrit etmek: birini: çok öfkelendirmek, çok kızdırmak
ifrit kesilmek: bk. ifrit olmak
ifrit olmak: ortalığı birbirine katacak kadar kızmak, öfkelenmek
iftar etmek: oruç bozmak
iğ’de de var, çıkrıkta da: iki taraf da suçlu
iğne atsan yere düşmez: çok kalabalık
iğne deliğinden Hindistan’ı seyretmek: küçük bir olaydan doğacak büyük sonuçları görebilmek, gerçekleri sezebilmek
iğneden ipliğe kadar: en küçüklerine varana dek, ne kadar eşya varsa, her şey, hepsi
iğneyle kuyu kazmak: yetersiz araçlarla ve sabırlı küçük çalışmalarla, pek zor olan ve çok ağır ilerleyen bir işi başarmaya çalışmak
iğne ipliğe dönmek: çok zayıflamak, e.a. bir iğne bir iplik kalmak; iğne iplik kalmak; iğne yemiş maymuna dönmek
iğne iplik kalmak: bk. iğne ipliğe dönmek;
iğneli beşik: bk. iğneli fıçı
iğneli fıçı: çok üzüntü veren durum ya da şey, e.a. iğneli beşik
iğneli söz: batıcı, dokunaklı söz
iğne yutmuş maymuna dönmek: bk. iğne ipliğe dönmek
ihtimal vermemek: bir şeyin gerçekleşebileceğini, olabileceğini hiç düşünmemek
ihya etmek: 1) mutluluğa kavuşturmak, 2) canlandırmak, bayındır bir duruma getirmek
ikamete memur edilmek: bir süre, bir yerde oturma cezası verilmek, sürgün cezası verilmek
iki ahbap çavuşlar: her yerde hep birlikte görülen, birbirinden ayrılmayan iki arkadaş
iki arada bir derede: sıkışık, en zor koşullar altında
iki ayağını bir pabuca sokmak (birini): bir işi hemen yapması için çok sıkıştırmak, e.a. cendereye koymak
iki baştan olmak: bir şey: her iki tarafın aynı şeyi istemesiyle, iyi niyetiyle gerçekleşebilmek
iki büklüm: beli çok bükülmüş
iki cami arasında kalmış beynamaza dönmek: iki yoldan ya da iki yandan hangisini seçeceğini kestirememek
iki çift laf etmek: kısa sürede bir şeyler konuşmak
iki çift söz söylemek: hafif yollu uyarmak
ikide bir: sık sık, e.a. ikide birde
ikide birde: bk. ikide bir
iki dirhem bir çekirdek: pek şık ve özenli giyinmiş
iki eli böğründe kalmak: çaresiz kalıp ne yapacağını bilememek
iki eli kanda olsa: elindeki iş bırakamayacağı kadar önemli olsa bile, e.a. iki eli kızıl kanda olsa
iki eli kızıl kanda olsa: bk. iki eli kanda olsa
iki elim yanıma gelecek: sonuçta ölüp hesap vermek var, o nedenle yalan söylememeliyim
iki eli yakasında olmak: birinin: bu dünyada yaptığının hesabını öbür dünyaya gitse bile ondan sorma hakkını saklı tutmak
iki geçeli: iki yanlı, iki taraflı, karşılıklı iki sıra olarak
iki gözü iki çeşme: 1) sürekli ağlayarak, 2) durmaksızın gözyaşı döküyor, çok ağlıyor
iki gözüm: değerli dostum, sevgili arkadaşım, e.a. iki gözümün nuru
iki gözümün nuru: bk. iki gözüm
iki hırtı bir pırtı: çok yoksul, nesi varsa hepsi bu
iki kapılı han: dünya
iki kat olmak: 1) aşırı saygıyla yerlere kadar eğilmek, 2) yaşlılık, hastalık gibi nedenlerle beli bükülmek
iki kere iki dört eder: tartışmaya bile gerek yok, gerçek kuşku duyulmayacak kadar ortada
iki lafı bir araya getirememek: bk. iki sözü bir araya getirememek
ikili oynamak: yalnız birini destekler görünerek, birbirine karşı olanlardan hem birini hem öbürünü desteklemek
iki paralık etmek: söz ve davranışlarıyla: bir şeyin değerini, önemini, ya da bir kimsenin onurunu, saygınlığını düşürmek
iki rahmetten biri: çok acı çeken ağır hastanın kurtulması için dilek: ya iyileşsin, ya da ölsün, başka kurtuluş yok
ikisi bir kapıya çıkar: öyle ya da böyle de olsa sonuç değişmez
ikisi bir kazanda kaynamamak: bk. bir kazanda kaynamamak
iki seksen uzanmak: boylu boyunca yatmak, yere serilmek, b.a. iki seksen uzatmak
iki seksen uzatmak: birini: vurarak ya da çarparak, boylu boyunca yere sermek
iki söz bir pazar: uzun uzadıya pazarlık etmeden, fiyatta hemen anlaşarak
iki sözü bir araya getirememek: düşündüğünü, söylemek istediğini anlatma, düzenli konuşma yeteneği olmamak, e.a. iki lafı bir araya getirememek
ikişer olmak: her sırada iki kişi olmak üzere arka arkaya dizilmek
iki şilte bir yastık, onu da terkiye astık: eşyamız yok denecek kadar az, yüklenir gideriz
iki tek atmak: ayaküstü bir iki kadeh içki içmek
iki ucu boklu değnek:hangi yanı ele alınsa sakıncaları olan iş
iki ucunu bir araya getirememek: gelir giderini denkleştirememek, işlerini düzene koyamamak, b.a. iki yakası bir araya gelmemek
iki yakası bir araya gelmemek: borçtan, geçim sıkıntısı çekmekten kurtulamamak, b.a. iki ucunu bir araya getirememek
iktidardan düşmek: cinsel gücünü yitirmek
iktisat etmek: tutumlu davranmak, para artırmak
ilâç için ..... yok: ...... hiç yok, bitmiş, hiç kalmamış
ilâç yazmak: doktor: reçetede alınacak ilâçları belirtmek
ilân etmek: bilinmemesi, gizli kalması gerekenin duyulmasına neden olmak
ilânı aşk etmek: (ilân-ı aşk) erkek kadına ya da kadın erkeğe: onu sevdiğini söylemek
ileriden beri: bk. öteden beri
ileri gelenler: bir topluluğun sözü dinlenir, saygın kişileri
ileri gelmek (bir şey o şey nedeniyle): ortaya çıkmak, neden olmak, oluşmak, bağlı bulunmak, doğmak, o sonucu doğurmak
ileri geri konuşmak: yersiz ve kırıcı sözler söylemek
ileri gitmek: sözde, davranışta ölçü dışına çıkmak, çizgiyi aşmak
ilerisini gerisini düşünmemek: bk. ilerisini gerisini hesaplamamak
ilerisini gerisini hesaplamamak: sözün ya da davranışın ne sonuç vereceğini düşünmemek, e.a. ilerisini gerisini düşünmemek; önünü ardını düşünmemek
ileri sürmek: 1) bir düşünce belirtmek, tasarı önermek, bk. ortaya atmak, 2) onaylanmasını önermek, b.a. öne sürmek
ileriyi görmek: uzak görüşlü olmak, bk. uzağı görmek
iler tutar yeri kalmamak: bk. iler tutar yeri olmamak
iler tutar yeri olmamak: çok bozuk, kötü duruma gelmek, işe yarayacak yanı bulunmamak
iliğine işlemek: 1) çok ıslanmak, yağmur bedenine kadar geçmek, 2) bir düşünce, bir huy: benliğini etkisi altına almak
iliğini kemiğini kurutmak: canından bezdirecek kadar sıkıntı vermek
iliğini kemirmek: sömürmek
iliğini kurutmak: bk. kanını kurutmak
ilk ağızda: önce, öncelikle, her şeyden önce, ilk iş olarak, ilkin, en önce
ilk elden: aracısız, baştan
ilk göz ağrısı: 1) ilk doğan evlat, 2) ilk sevgili, k.a. eski göz ağrısı
illallah demek: “bıktım, usandım, bezdim, yetti artık” diyecek duruma gelmek
illet etmek: sinirlendirmek, kızdırmak
illet olmak: çok sinirlenmek, çok kızmak
ilmini almak: deneyim kazanmak, bir şeyin nasıl daha kolay ve daha nitelikli yapılabileceğini o şeyle uğraşarak öğrenmek
imamın aptes suyu gibi: içecek şeyler için: görünüşü kötü, sulu ve tatsız
imam kayığı: tabut
imam suyu: rakı
imana gelmek: 1) Müslüman olmak, 2) sonunda doğruyu söylemek, 3) baştan karşı çıktığı şeye uymayı kabul etmek
imanı gevremek: bir işi tamamlayana dek çok yorulmak
imanına kadar: alabildiğince, tıka basa, son kertesine kadar, taşana kadar, ağzına kadar: doldurmak
imanı yok: 1) insafsız, acımasız, be zalim, :2) kahrolası
iman tahtası: göğüs kemiği
imaret yapılmadan dilenciler dizildi: konu daha tasarı durumuda olduğu halde yararlanmak isteyenler var, e.a. mescit yapılmadan körler dizildi
imlâya gelmemek: bir şey ya da düşünce: düzen kabul etmeyecek karışıklıkta ve yönteme uymayacak bir durumda olmak
imza atmak: imzalamak, e.a. imza etmek
imza etmek: bk. imza atmak
imza vermek: bir yere imzasını anı olarak atmak
imzayı basmak: bir süre düşündükten sonra verdiği kararla bir şeyi onaylamak, kabul etmek
inadım inat, adım Kel Murat: çok inatçı, sözlerinde ve davranışlarında direnen, kendini haklı gören kişilerin durumu, e.a. insadım inat, götüm iki kanat, b.a. Nuh der, preygamber demez
inadım inat, götüm iki kanat: k. bk. inadım inat, adım Kel Murat
inan olsun: inanmanı dilerim, inan ki, bana inanın, inanınız ki
inceden inceye: en küçük ayrıntılarına dek, çok dikkatle
ince eğirip sık dokumak: bk. ince eleyip sık dokumak
ince eleyip sık dokumak (bir şeyi): en küçük ayrıntılarına değin elden, gözden geçirmek, e.a. ince eğirip sık dokumak
incik boncuk: değersiz gereçlerle yapılan ucuz takı, süs eşyası
in cin top oynuyor:(orada): hiçbir canlı varlık bulunmuyor, kimsecikler yok, ıssız, e.a. in cin yok; cinler cirit oynamak
in cin yok: bk. in cin top oynuyor
incir çekirdeğini doldurmaz: çok küçük ve önemsiz olay, e.a. fındık kabuğunu doldurmaz
inci saçmak: gönül okşayan, hoşa giden, güzel sözler söylemek
indi bindi: genel taşıtlarda durak dışı yolcu bindirip indirmeye uygulanan ücret tarifesi
indirip bindirmek fiyatları): alçaltıp yükseltmek
İngiliz sicimiyle asılmak: yaptırmışken bir işi ustasına yaptırmak
inhisarına almak: o kimse ya da şey üzerinde söz sahibi olmak, e.a. tekeline almak
iniş aşağı: sürekli aşağıya doğru
iniş çıkış: engebeli
inişli yokuşlu: hem inişi hem çıkışı olan yol
inkisarı tutmak: ilenci gerçekleşmek
inme inmek: vücudun bir yeri hareketsiz ve duygusuz duruma gelmek, felç olmak
insafına kalmak: bir şeyde bir kimsenin doğruluğu, adaleti ve isteği geçerli olmak
insan eti yemek: bir kimseyi çekiştirmek
insan evlâdı: iyi, iyiliksever, soylu kişi
insan hali: olağan, her insanda görülebilen, hoş karşılanması gereken durum
insaniyet namına: insanlığa yakışır duygulara uyarak
insanlıktan çıkmak: 1) çok zayıflamak, 2) insana özgü niteliklerden uzak kalmak, yoksun olmak, e.a. insan müsveddesi
insan müsveddesi: bk. insanlıktan çıkmak (2)
insan sarrafı: bk. adam sarrafı
ipe çekmek: asarak öldürmek
ipe sapa gelmez: bk. ipsiz sapsız (2)
ipe un sermek: geçersiz birtakım nedenler ileri sürerek, istenilen işi yapmaktan kaçınmak
ipi kırmak: bağlı bulunduğu yeri, kişileri bırakmak, savuşup gitmek, b.a. ipi koparmak
ipi koparmak: bağlı olduğu kuruluşla ya da yakınlığı bulunan kişiyle ilişkisini kesmek, e.a. ipleri koparmak; b.a. ipi kırmak
ipini koparan: başıboş kalan
ipini koparmak: denetimsiz, yönetimsiz, başıboş kalmak
ipini sürüyüp gezmek: başıboş dolaşıp vakit öldürmek
ipin ucu birinin elinde olmak: işin yönetiminde bir kişinin sözü geçmek
ipin ucunu kaçırmak: yönetimde ya da bir şeyi kullanmada giderek yetkesini yitirmek
ip ipullah sivri külâh: ne malı mülkü, ne çoluk çocuğu olan, tek başına bir kişi
****ipiyle kuşağı, sikiyle taşağı: üzerinde mal mülk ağırlığı, kimseye karşı sorumluluğu bulunmayan, yoksul ama zevk, sefa, keyif düşkünü kişi, t.d.s.
ipiyle kuyuya inilmez: ona güvenilmez, ona güvenilerek bir işe girişilmez, b.a. suyuna pirinç haşlanmaz
iple çekmek: bir zamanın: gelmesini sabırsızlıkla beklemek
ipleri koparmak: bk. ipi koparmak
ipliği pazara çıkmak: bk. foyası meydana çıkmak
ipsiz sapsız 1) kişi: aylak, boş gezen, serseri, 2) söz: tutarsız, saçma, akla yatmayan
ipten kazıktan kurtulmuş: her türlü kötülüğü yapabilecek yaradılışta, saldırgan, serseri
ipten kuşak kuşanmak: yoksul düşmek
ipucu vermek: bulmasına yardımcı olacak bir noktayı belirtmek, açıklamak
ipucu yakalamak: bir kovuşturmada suçlunun bulunmasına yarayacak önemli kanıt ele geçirmek
iri kıyım: yapılı, gövdeli
İsa’yı küstürmek, Muhammet’i de memnun edememek: biriyle arayı soğuturken, onun karşıtı olana da ısınamamak
isim yapmak: ün kazanmak
iskandil etmek: bk. nabzını yoklamak
islim arkadan gelsin: bk. istim arkadan gelsin
ismi var, cismi yok: adından söz ediliyor ama kendisi ortalarda görünmüyor
istavroz çıkarmak: bir Hıristiyan tapınma işareti yapmak, e.a. haç çıkarmak
istemem, yan cebime koy: kendisine sunulan şeyi almak istemiyormuş gibi davrandığı halde verilmesinden hoşnut olanların durumu
ister istemez: 1) zorunlu olarak, elinde olmadan, 2) istendiği anda, hemen
istifini bozmamak: bir tepki göstermesi beklenirken, aldırış etmemek
istim arkadan gelsin: önce istediğim iş yapılsın, gereken koşullar sonradan tamamlansın, e.a. islim arkadan gelsin
istim üstünde: kalkmaya hazır, hareket etmek için bir işaret bekliyor
isyan bayrağını açmak: bir süre katlandıktan sonra karşı gelmek, başkaldırmak
iş açmak: bk. başına iş açmak
iş ayağa düşmek: iş: sorumsuz, bilgisiz ve yetkisiz olanların elinde kalmak
iş başa düşmek: umduğu yardım, beklediği destek gelmeyince işi tek başına kendisi yapma zorunda kalmak
iş bilmek: becerikli olmak
iş bitirmek: 1) kişi: verilen işi iyi biçimde sonuçlandırmak, 2) bir şey: iş görmeye elverişli bulunmak
iş buyurmak: bk. iş göstermek
iş çatallaşmak: işin nasıl sonuçlanacağı ya da sonuçlanması gerektiği bilinemez olmak
iş çığırından çıkmak: bk. çığırından çıkmak
iş çıkarmak: 1) işini aksatmadan yapmak, 2) sorun yaratmak
iş çıkmaza girmek: iş, içinden çıkılması olanaksız bir duruma gelmek, b.a. iş sarpa sarmak
iş dayıya düştü: bk. gayret dayıya düştü
iş düşmek (birine): yapması gereken bir iş belirmek
işe girmek: çalışmaya başlamak, görev almak
işe koşmak: birini: bir işi yapmakla görevlendirmek
işe yaramak: bir şeyin yapılması ya da yaptırılması için ondan yararlanılabilir olmak, b.a. iş görmek
iş görmek: 1) iş yapmak, 2) bk. işe yaramak
iş göstermek: birine: yapması için iş vermek, e.a. iş buyurmak
iş güç: 1) meslek, zanaat, uğraş, 2) türlü işler, görevler
iş güç sahibi: bir işi, görevi olan
işi Allah’a kalmak: güç koşullar altında, kimsenin yardım etmediği bir durumda bulunmak
işi azıtmak: yanlış ve aşırı yollara sapmak
işi başından aşmak: çok işi olmak, işten başka bir şey yapamaz durumda bulunmak, e.a. işi başından aşkın olmak
işi başından aşkın olmak: bk. işi başından aşmak
işi bitmek: 1) elindeki iş sona ermek, 2) güçsüz, halsiz kalmak, iş yapamaz duruma gelmek
işi bozulmak: işinden eski kazancını sağlayamaz duruma gelmek, kâr yerine zarar etmeye başlamak
işidenlerden uzak: bk. evlerden uzak
işi ......’e dökmek: konuyu, sorunu bir başka biçime çevirmek
işi ......’e vurmak: gerekenden başka biçimde davranmak
işi duman olmak: çok kötü duruma düşmek
işi düşmek: 1) birinin yardımına gereksinim duymak, 2) bir yerde yapılması gereken işi bulunmak
işi iş olmak: çok sevindirici, mutluluk verici bir duruma kavuşmak
iş inada binmek: bir şeyi başarabileceğini kendisine karşı çıkanlara kanıtlamak için tüm güçlükleri aşmaya çalışmak
işin alayında olmak: bir işi önem verilmeye, ciddiye alınmaya değer bulmamak
işin başı: öncelikle yapılması gereken şey, en önemli nokta
işinden olmak: işi elinden gitmek, görevden alınmak
işine gelmek: bk. hesabına gelmek
işine gelmemek: bk. hesabına gelmek
işini bilmek: 1) çıkarının nerede olduğunu, nereden, nasıl yarar sağlanacağını bilmek, 2) işi konusunda deneyimli, bilgili olmak, 3) görev bilinci taşımak
işini bitirmek: 1) elindeki işi tamamlamak, e.a. işini görmek (2), :2) birini, iş yapamayacak duruma getirmek, :3) öldürmek
işin içinde iş var: işin içyüzü bilinenden daha farklı, bu olayda herkesin bilmediği bir şey olmalı
işin içinden çıkmak: 1) bk. işin içinden sıyrılmak, 2) konuyu kavramak, karmaşık bir işi başarıyla sonuçlandırmak
işin içinden sıyrılmak: karmaşık, sorunlu bir işten kendini kurtarmak
işini görmek: 1) kendi işini, görevini yapmak, 2) başka bir kişi için çalışmak, 3) başka bir şeyin yaptığı işi yapabilmek, :4) bk..işini bitirmek (1,2,3)
işinin adamı: bk. işinin eri
işinin eri: çalışmalarında başarılı olan, çalıştığı işin gerektirdiği nitelikleri taşıyan kişi, e.a. işinin adamı
işin mi yok: önemli değil, aldırma, değmez, uğraşma, boş ver
işi olmak: 1) işi olumlu sonuçlanmak, 2) bir uğraşı, mesleği bulunmak, 3) o iş ancak falancanın yapabileceği özellikleri taşımak, :4) biriyle arasında sorun bulunmak
işi oluruna bağlamak: bk. işi oluruna bırakmak, e.a. oluruna bağlamak
işi oluruna bırakmak: çok titizlenmeyip olabildiği kadarıyla yetinmek, e.a. oluruna bırakmak
işi pişirmek: 1) bir kadınla bir erkek: yakınlık kurmak için gizlice anlaşmak, 2) olumlu sonuç alınmasını sağlayacak tüm hazırlıkları tamamlamak
işi sağlama bağlamak: engelleri ortadan kaldırmak, işin aksamadan yürümesini sağlayacak önlemleri almak, e.a. sağlama bağlamak; sağlam kazığa bağlamak
iş işten geçmek: ağır davranıldığı için fırsat kaçırılmış, o işi yapma olanağı kalmamış olmak, b.a. atı alan Üsküdar’ı geçti
işi tıkırında olmak: bk. işi yolunda olmak
işitmezliğe gelmek: bk. işitmezlikten gelmek
işitmezlikten gelmek: işitmemiş, işitmiyormuş gibi davranmak, e.a. işitmezliğe gelmek
işi uzatmak: sürmekte olan bir işi sonuçlandırmamak
işi yokuşa sürmek: güçlük çıkarmak, e.a. yokuşa sürmek, b.a. suyu yokuşa akıtmak; yorgunu yokuşa sürmek
işi yolunda olmak: işinin verimini engelleyecek, aksatacak bir pürüz, bir sorun bulunmamak, e.a. işi kaşığı gümüş; işi tıkırında; işler yolunda olmak
iş karıştırmak: 1) bk. fesat karıştırmak, 2) sorun yaratmak
işi kaşığı gümüş: bk. işi yolunda olmak
işkembeden atmak: inandırıcılığı, dayanağı olmayan söz söylemek, b.a. kafadan atmak
işkembesi geniş: hoşgörülemeyecek şeyleri bile sorun etmeyen, hazımlı
işkembesini düşünmek: karın doyurmak isteği her şeyden önce gelmek
işkembesini şişirmek: oburca yemek yemek
işkembe suratlı: çopur
işkenceye sokmak: darda bırakmak, sıkıntı vermek
işlek yazı: özenmeden, çabuk yazıldığı halde okunaklı ve güzel olan elyazısı
işler açılmak: mevsimi gelmek, durgunluk sona ermek, piyasa canlanmak, alışveriş hızlanmak
işler becermek: zararlı işler yapmak, gizli işler çevirmek
işler yolunda olmak: bk. işi yolunda olmak
iş merkezi: iş yerlerinin yoğun olduğu bölge
iş medreseye düşmek: konu, çok tartışılan fakat sonuca ulaşılamayan duruma gelmek
iş ola: bu da iş mi, sanki iş, elinde bir uğraş bulunsun, e.a. iş olsun
iş olsun: bk. iş ola
iş sarpa sarmak: aşılması güç engeller belirmek, e.a. çapraza sarmak; iş çıkmaza girmek; sarpa sarmak
iş şirazeden çıkmak: bk. çığırından çıkmak
iştahı açılmak: çok yemek yer olmak
iştahı kabarmak: isteği çoğalmak, heveslenmek
iştahı kapanmak: az yemek yer olmak
iştahı kesilmek: yemek isteği birden yok olmak
işte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri: yaşayacağım kadar yaşadım, dünyadan ayrılmak zamanı yaklaştı, kalanların günleri hep coşkulu ve mutlu geçsin
işten atmak: kovmak
işten bile değil: bk. işten değil
işten değil: çok kolay, e.a. işten bile değil
işten el çektirmek: bir kovuşturma gereği bir süre görevden uzaklaştırmak
iş tutmak: 1) iş yapmak, çalışmak, 2) gönül eğlemek, tavlamaya çalışmak
iş var: bu şeyden: yararlanılabilir, bu kimse: yararlı olabilir
iş vermek: yapması için iş göstermek, bir işle görevlendirmek
iş yok: bu şeyden: yararlanılmaz, bu kimse: yararlı olamaz
it boku eme yaradı: bu düzeysiz adamdan on para etmeyecek bir şey ya da yardım istemek zorunda kaldık, bizi beğenmez oldu
it canlı: zora, sıkıntıya, itilip kakılmaya, zahmete, katlanabilen, bedensel acılara hiç sesini çıkarmadan dayanabilen
it dişi domuz derisi: biri öbüründen serseri, yesinler birbirlerini
ite atsan yemez: çok kötü, berbat bir şey, yenecek gibi değil
ite kaka: hoyrat bir biçimde dürte dürte, zorla
ite ot, ata et vermek: bk. ata et, ite ot vermek
itin ayağını taştan mı esirgiyorsun: o, yolunu sokaklarda bulan biridir, bu işe gönderirsen ayağı aşınmaz korkma
itin götüne sokmak: bir kimseyi ağır sözlerle küçük düşürmek, rezil etmek, k.
itin önüne ot, atın önüne et koymak: bk. ata et , ite ot vermek
itiş kakış: sırasız, düzensiz, birbirini ezercesine
it ite buyurur, it de kuyruğuna: bk. it ite, it de kuyruğuna
it ite, it de kuyruğuna: kim varsa hepsi iş yapmaktan kaçınıyor, birine bir iş veriyorsun, ötekinin yapmasını istiyor
it izi at izine karışmak: bk. at izi it izine karışmak
it sürüsü kadar: gereksiz kalabalık, gereğinden çok kişi bir arada
iyiden iyiye: adamakıllı, çok iyi, gereği gibi
iyi etmek: 1) iyileştirmek, hastalıktan kurtarmak, 2) gerekli, uygun ve yerinde bir davranışta bulunmak, 3) zor kullanarak cinsel ilişkide bulunmak, a., 4) soymak, parasını, malını almak, a.
iyi gelmek: 1) yaramak, :2) uymak
iyi gitmek: 1) yolunda olmak, :2) yakışmak
iyi gözle bakmamak: hakkında olumlu duygu beslememek, hakkında iyi düşünmemek
iyi gün dostu: çevresine mutlu günlerinde yakınlık gösteren, zor zamanlarında onlardan kaçan
iyi kalpli: herkesin iyi olmasını isteyen, herkes için iyilik düşünen, k.a. fena kalpli
iyi ki: güzel bir rastlantı olarak, ne mutlu
iyi kötü: 1) ne tam uygun, ne de çok aykırı, şöyle böyle, pek fena sayılmaz, 2) iyi de olsa kötü de olsa
iyilik perisi: zora düşenin yardımına yetişen, koşan
iyi olmak: 1) hasta iyileşmek, 2) yerinde, beğenilir bir durum belirmek, 3) uygun gelmek
iyi saatte olsunlar: cinler, periler, ecinniler
iyisi mi: yapılacak en doğru, en uygun olan iş
iyi söylemek: övmek
iyiye çekmek: bir düşünce ya da olayı olumlu yönüyle değerlendirmek
iyiye iyi kötüye kötü demek: hatır için durumu olduğundan başka türlü göstermemek, dürüst olmak
izan dedikçe uzanmak: öğütlere aldırış etmemek, söylenenlere uymamak
izinden yürümek: birine içten bağlanarak onun başladığı ya da başlattığı işi anlayışla sürdürmek
izine düşmek: bk. iz sürmek (2)
izi silinmek: kendisi ortadan yok olmak, etkisi kaybolmak
iz sürmek: 1) takip etmek, arkasından gitmek, 2) av sırasında hayvanın ayak izlerine bakarak gittiği yeri bulmaya çalışmak
izzet ü ikram: ağırlama