Dil Haşlama

İ

ib­ret al­mak: bir ol­gu yar­dı­mıy­la, yan­lış ya da kö­tü dav­ra­nış­lar­dan na­sıl sa­kı­nıl­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni an­la­mak
ib­re­ti âlem için: baş­ka­la­rı­na ör­nek ol­sun di­ye
ib­re­tin kud­re­ti: çok aca­yip ve çir­kin
ib­ret ol­mak: ders alın­ma­sı­nı sağ­la­yan bir ol­gu, bir so­nuç oluş­tur­mak
ica­bı­na bak­mak: 1) ge­re­ği­ni ye­ri­ne ge­tir­mek, :) yok et­mek, or­ta­dan kal­dır­mak
icat çı­kar­mak: 1) hoş gö­rün­me­yen ye­ni bir huy edin­mek, ya­dır­ga­nan bir yol tut­mak, 2) or­ta­ya ge­rek­siz bir so­run at­mak
icat et­mek: bir şe­yi ger­çek­miş gi­bi gös­ter­mek
ici­ği­ni ci­ci­ği­ni çı­kar­mak: bk. ıcı­ğı­nı cı­cı­ğı­nı çı­kar­mak
iç açıcı: 1) gönlü ferahlatıcı, 2) umut veren, iyi bir durumda olan
iç aç­mak: gön­lü fe­rah­lat­mak, b.a. gö­nül aç­mak; içi açıl­mak
içe­cek su­yu ol­mak (bir yerde): o ye­re gitmesi kısmet olmak
içer­de ol­mak: 1) bir iş ya da alış­ve­riş­te za­rar et­miş ol­mak, 2) ha­pis­te ol­mak, e.a. içe­ri düş­mek
içe­ri düş­mek: bk. içer­de ol­mak (2)
iç et­mek: baş­ka­sı­nın olan bir şe­yi or­ta­dan kal­dı­ra­rak sa­hip­len­mek, a.
iç ge­çir­mek: bk. içi­ni çek­mek
iç gı­cık­la­mak: 1) is­tek uyan­dır­mak, 2) huy­lan­dır­mak
iç­gü­ve­yi­sin­den hal­li­ce: “na­sıl­sın” so­ru­su­na şa­ka yol­lu ve­ri­len ya­nıt: ya­şa­mı ben­den da­ha sı­kın­tı­lı olan­la­ra gö­re iyi sa­yı­lı­rım
içi açıl­mak: gön­lü fe­rah­la­mak, sı­kın­tı­sı da­ğıl­mak, b.a. iç aç­mak
içi al­ma­mak: 1) mi­de­si ka­bul et­me­mek, :2) sa­kın­ca­lı gör­dü­ğü ya da be­ğen­me­di­ği için bir işi yap­mak is­te­me­mek
içi ba­yıl­mak: 1) çok acık­mak, 2) yedikleri mi­de­si­ne ağır ge­lip su­sat­mak, e.a. içi­ni ba­yılt­mak
içi be­ni ya­kar, dı­şı eli: be­nim­le il­gi­li olan bu şey, bu du­rum baş­ka­la­rı­na gü­zel ge­li­yor ama as­lın­da hiç de öy­le de­ğil, e.a. içi be­ni ya­kar, dı­şı se­ni
içi be­ni ya­kar, dı­şı se­ni: bk. içi be­ni ya­kar, dı­şı eli
içi bir tu­haf ol­mak: hü­zün­len­mek
içi bu­lan­mak: ku­sa­cak gi­bi ol­mak
içi bur­kul­mak: çok üzül­mek, acı­mak
içi cız et­mek: an­sı­zın bir acı, üzün­tü duy­mak
içi çek­mek: is­tek duy­mak, b.a. ca­nı çek­mek; gön­lü çek­mek
içi çı­fıt çar­şı­sı: gü­ven­siz, her şey ve her­kes için ak­lın­dan hep kö­tü şey­ler ge­çen
içi dar: bk. ca­nı tez
içi da­ral­mak: sı­kın­tı için­de bu­nal­mak, e.a. içi sı­kıl­mak; sı­kın­tı bas­mak
içi da­yan­ma­mak: bk. içi gö­tür­me­mek (1)
içi dı­şı bir: dü­şün­dü­ğü­nü açık­ça söy­le­yen, ikiyüz­lü ol­ma­yan, e.a. özü sö­zü bir
içi dı­şı­na çık­mak: 1) kus­mak­tan çok ra­hat­sız ol­mak, 2) yo­lun kö­tü olu­şu ne­de­niy­le, bin­di­ği araç­ta vü­cu­du çok sar­sıl­mak
içi eri­mek: üzü­le­cek bir du­rum ola­cak kay­gı­sı için­de bu­lun­mak
içi ezil­mek: acı­kır gi­bi ol­mak, aç­lık­tan mi­de­sin­de ezik­lik duy­mak, e.a. içi ka­zın­mak; mi­de­si ka­zın­mak; mi­de­si kı­yıl­mak; yü­re­ği ezil­mek
içi geç­mek: 1) is­te­me­den uyu­ya kal­mak, 2) yaş­lı­lık­tan, güç­süz­lük­ten hiç­bir şey­le il­gi­len­mez, hiçbir şeye is­tek duy­maz ol­mak
içi ge­niş: gam­sız, ta­sa­sız
içi git­mek: 1) bir şey yap­ma­yı, bir şe­yi el­de et­me­yi çok is­te­mek,2) bk. kar­nı git­mek
içi gö­tür­me­mek: 1) acı­yıp da­ya­na­ma­mak, e.a. içi da­yan­ma­mak, 2) kıs­kan­mak, çe­ke­me­mek, 3) vic­da­nı­na sığ­dı­ra­ma­mak
içi hop et­mek: bir­den­bi­re he­ye­can duy­mak
içi ısın­mak: 1) be­ğe­nip hoş­lan­mak, 2) iç­ti­ği sı­cak şey üşü­me­si­ni gi­der­mek
içi içi­ne sığ­ma­mak: se­vin­ci, coş­ku­su, he­ye­ca­nı dav­ra­nış­la­rı­na yan­sı­mak
içi içi­ni ye­mek: bk. ken­di ken­di­ni ye­mek
içi ka­bar­mak: 1) kar­şı koy­ma duy­gu­su­na ka­pıl­mak, b.a. öf­ke­si ka­bar­mak, 2) bk. içi kalk­mak (1,2,3)
içi ka­bul et­me­mek: bir şey: mi­de­si­ni bu­lan­dır­mak
içi kalk­mak: 1) mi­de­si bu­lan­mak, 2) taş­kın bir ağ­la­ma duy­gu­su­na ka­pıl­mak, 3) he­ye­can­mak, duy­gu­lan­mak, e.a. içi ka­bar­mak
içi kan ağ­la­mak: yü­zün­den ve davranışlarından bel­li et­me­den çok üzül­mek, çok acı­mak
içi ka­rar­mak: bk. gön­lü ka­rar­mak
içi ka­zın­mak: bk. içi ezil­mek
içi kı­yıl­mak: bk. içi ezil­mek
için­de kay­bol­mak: 1) ge­niş alan­da: gö­rün­me­mek, 2) giy­si çok bü­yük gel­mek
için­den çı­ka­ma­mak: bir so­ru­nu çö­ze­me­mek, bir işi so­nuç­lan­dı­ra­ma­mak, k.a. için­den çık­mak
için­den çık­mak: ka­rı­şık ve güç bir işi ba­şa­rıy­la so­nuç­lan­dır­mak
için­den doğ­mak: bk. gön­lün­den kop­mak
için­den ge­çir­mek: bk. ak­lından ge­çir­mek
için­den gel­mek: bk. gön­lün­den kop­mak
için­den gül­mek: gü­lünç bul­du­ğu­nu bel­li et­me­mek
için­den kan git­mek: bk. içi kan ağ­la­mak
için­den ko­nuş­mak: söy­le­ye­cek­le­ri­ni ak­lın­dan ge­çir­mek, b.a. ka­fa se­si
için­den oku­mak: 1) ez­be­rin­de­ki şe­yi ak­lın­dan ge­çi­re­rek yi­ne­le­mek,:2) ses çı­kar­ma­dan söv­mek
için­den pa­zar­lık­lı: öf­ke­si­ni, ki­ni­ni, ya­pa­ca­ğı kö­tü­lü­ğü kim­se­ye bel­li et­me­yen, sin­si
için­de par­ma­ğı ol­mak: bk. par­ma­ğı ol­mak
için­de yüz­mek: olum­lu ya da olum­suz bir du­ru­mun aşı­rı de­re­ce­sin­de bu­lun­mak
içi­ne al­mak: kap­sa­mak
içi­ne ateş düş­mek: bü­yük bir acı ve üzün­tü­nün et­ki­si al­tı­na gir­mek, e.a. yü­re­ği­ne ateş düş­mek; yü­re­ği yan­mak
içi­ne at­mak: 1) sı­kın­tı­sı­nı kim­se­ye söy­le­me­mek, der­di­ni bel­li et­me­mek, 2) ken­di­si­ne ya­pı­lan kö­tü­lü­ğe ses çı­kar­ma­mak­la bir­lik­te bu­nu unut­ma­mak
içi­ne bay­gın­lık­lar gel­mek: bi­ri­nin çok ko­nuş­ma­sın­dan ya da ağır dav­ran­ma­sın­dan usan­mak
içi­ne çe­kil­mek: bk. içi­ne ka­pan­mak; ka­bu­ğu­na çe­kil­mek
içi­ne çök­mek: acı­sı­nı, et­ki­si­ni de­rin­den duy­mak, b.a. içi­ne iş­le­mek
içi­ne dert ol­mak: yap­mak is­te­di­ği şe­yi ya­pa­ma­mış ol­du­ğu için üzül­mek, e.a. yü­re­ği­ne dert ol­mak
içi­ne doğ­mak: hiç­bir be­lir­ti or­ta­da yok­ken, bir şe­yin ola­ca­ğı­nı ya da ol­du­ğu­nu se­zin­le­mek, e.a. kal­bi­ne doğ­mak, ma­lum ol­mak
içi­ne do­kun­mak: bir şey: üz­mek, de­rt­len­dir­mek
içi­ne et­mek: bk. içi­ne sıç­mak
içi­ne iş­le­mek: bir söz ya da dav­ra­nış, bir kim­se­ye çok do­kun­mak, bir du­ru­mun acı­sı­nı de­rin­den duy­mak, e.a. ci­ğe­ri­ne iş­le­mek; yü­re­ği­ne iş­le­mek
içi­ne ka­pan­mak: çev­re­sin­de­ki ki­şi­le­re uzak dur­mak, duy­gu­la­rı­nı kim­se­ye aç­ma­mak, e.a ka­bu­ğu­na çe­kil­mek.
içi­ne kurt düş­mek: ken­di­ne za­ra­rı do­ku­na­cak bir du­rum or­ta­ya çı­ka­ca­ğın­dan kuş­ku­lan­mak, b.a. içi­ni ke­mir­mek; içi­ni kurt ye­mek
içi­ne otur­mak: bir olay bi­ri­ni: çok et­ki­le­mek, çok üz­mek
içi­ne sıç­mak: bir şe­yi, bir işi çok kö­tü du­ru­ma ge­tir­mek, ber­bat et­mek, k., e.a. içi­ne et­mek
içi­ne sin­me­mek: 1) sev­di­ği kim­sey­le pay­la­şa­ma­dı­ğı için, gü­zel bir şe­yin ta­dı­na va­ra­ma­mak, tam tat ala­ma­mak, 2) yap­tır­dı­ğı şey tam is­te­ği­ne uy­gun ol­ma­dı­ğı için be­ğe­ni duy­gu­sun­dan öz­ve­ri­de bu­lun­mak
içi­ne so­ka­ca­ğı gel­mek: bi­ri­ne: çok sev­gi duy­mak
içi­ni ba­yılt­mak: ye­dik­le­ri ken­di­si­ni ar­tık yi­ye­mez du­ru­ma ge­tir­mek, e.a. içi ba­yıl­mak
içi­ni bo­şalt­mak: söy­le­ye­ce­ği­ni söy­le­ye­rek ra­hat­la­mak, öf­ke­si­ni ya­tış­tır­mak
içi­ni çek­mek: üzün­tü­sü­nü ya da öz­le­mi­ni de­rin so­luk ala­rak bel­li et­mek, e.a. iç ge­çir­mek
için için: dı­şar­dan bel­li ol­ma­yacak bi­çim­de, ya­vaş­tan
için için gül­mek: bi­ri­ni: dı­şa­rı­ya vur­ma­dan ala­ya al­mak
için için yan­mak: 1) ateş: yan­dı­ğı­nın far­kı­na va­rıl­ma­mak, 2) dı­şa vur­ma­dan çok üzül­mek
içi­ni dök­mek: der­di­ni an­lat­mak
içi­ni ke­mir­mek: sü­rek­li ay­nı üzün­tü­yü duy­mak, b.a. içi­ne kurt düş­mek; içi­ni kurt ye­mek
içi­ni kurt ye­mek: bk. içi­ni ke­mir­mek
içi­nin ya­ğı eri­mek: ol­ma­sı is­ten­me­yen bir du­rum mey­da­na ge­le­cek di­ye kay­gı­lan­mak, e.a. yü­re­ği­nin ya­ğı eri­mek
içi pa­ra­lan­mak: bk. içi par­ça­lan­mak
içi par­ça­lan­mak: bi­ri­ne, acı­ya­rak üzül­me­k, e.a. içi pa­ra­lan­mak; b.a. içi sız­la­mak; içi yan­mak (1); ci­ğe­ri sız­la­mak
içi ra­hat et­mek: kay­gı­la­na­cak bir ne­den ol­ma­dı­ğı­nı an­la­ya­rak fe­rah­la­mak
içi sı­kıl­mak: bk. içi da­ral­mak
içi sız­la­mak: bir şey ya da ki­şi için acı­ya­rak üzün­tü duy­mak, e.a. içi par­ça­lan­mak; içi yan­mak (1); ci­ğe­ri sız­la­mak; yü­re­ği sız­la­mak
içi sür­mek: bk. kar­nı git­mek
içi şiş­mek: sı­kın­tı­dan pat­la­ya­cak du­ru­ma gel­mek
içi tez: bk. ca­nı tez
içi tit­re­mek: 1) bir şe­ye, bi­ri­ne: bir za­rar ge­le­cek kay­gı­sı­nı duy­mak, 2) aşı­rı is­tek ve öz­lem duy­mak, 3) çok üşü­mek
içi yağ bağ­la­mak: bk. yü­re­ği yağ bağ­la­mak
içi yan­mak: çok bü­yük bir acı ve üzün­tü duy­mak, b.a. ci­ğe­ri sız­la­mak; içi par­ça­lan­mak; içi sız­la­mak
iç­ki âle­mi: iç­ki­li ye­mek eğ­len­ti­si
iç­ki ma­sa­sı: bk. iç­ki sof­ra­sı
iç­ki sof­ra­sı: iç­ki iç­mek ama­cıy­la ku­ru­lan sof­ra
iç­ler acı­sı: çok acık­lı, çok üzü­cü, e.a. yü­rek­ler acı­sı
iç­li dış­lı ol­mak: 1) bir­bi­rin­den hiç­bir şey sak­la­ma­ya­cak ka­dar ya­kın ar­ka­daş­lık kur­mak, b.a. iç­tik­le­ri su ay­rı git­me­mek, :2) kız ve oğul­la­rı­nı kar­şı­lık­lı ola­rak ev­len­dir­mek
iç­ten içe: giz­li giz­li, bel­li et­me­den
iç­tik­le­ri su ay­rı git­me­mek: bk. iç­li dış­lı ol­mak (1)
ida­re et­mek: 1) yö­net­mek, çe­kip çe­vir­mek, 2) tu­tum­lu dav­ran­mak, kul­lan­mak, 3) yet­mek, ye­tiş­mek, el­ver­mek, 4) göz yum­mak, hoş­gör­mek, 5) ört­bas et­mek
ifa­de­si­ni al­mak: 1) sa­nı­ğı ya da ta­nı­ğı sor­gu­la­mak, 2) üs­tün­lük sağ­la­mak, yen­mek
ifa­de ver­mek: sor­gu­yu ya­nıt­la­mak
if­lâhı ke­sil­mek: ça­re­siz kal­mak
if­lâ­hı­nı kes­mek: gü­cü­nü tü­ket­mek, işe ya­ra­maz du­ru­ma ge­tir­mek
if­lâh ol­ma­mak: on­ma­mak
if­rit et­mek: bi­ri­ni: çok öf­ke­len­dir­mek, çok kız­dır­mak
if­rit ke­sil­mek: bk. if­rit ol­mak
if­rit ol­mak: or­ta­lı­ğı bir­bi­ri­ne ka­ta­cak ka­dar kız­mak, öf­ke­len­mek
if­tar et­mek: oruç boz­mak
iğ’de de var, çık­rık­ta da: iki ta­raf da suç­lu
iğ­ne at­san ye­re düş­mez: çok ka­la­ba­lık
iğ­ne de­li­ğin­den Hin­dis­tan’ı sey­ret­mek: kü­çük bir olay­dan do­ğa­cak bü­yük so­nuç­la­rı gö­re­bil­mek, ger­çek­le­ri se­ze­bil­mek
iğ­ne­den ip­li­ğe ka­dar: en kü­çük­le­ri­ne va­ra­na dek, ne ka­dar eş­ya var­sa, her şey, hep­si
iğ­ney­le ku­yu kaz­mak: ye­ter­siz araç­lar­la ve sa­bır­lı kü­çük ça­lış­ma­lar­la, pek zor olan ve çok ağır iler­le­yen bir işi ba­şar­ma­ya ça­lış­mak
iğ­ne ip­li­ğe dön­mek: çok za­yıf­la­mak, e.a. bir iğ­ne bir ip­lik kal­mak; iğ­ne ip­lik kal­mak; iğ­ne ye­miş may­mu­na dön­mek
iğ­ne ip­lik kal­mak: bk. iğ­ne ip­li­ğe dön­mek;
iğ­ne­li be­şik: bk. iğ­ne­li fı­çı
iğ­ne­li fı­çı: çok üzün­tü ve­ren du­rum ya da şey, e.a. iğ­ne­li be­şik
iğ­ne­li söz: ba­tı­cı, do­ku­nak­lı söz
iğ­ne yut­muş may­mu­na dön­mek: bk. iğ­ne ip­li­ğe dön­mek
ih­ti­mal ver­me­mek: bir şe­yin ger­çek­le­şe­bi­le­ce­ği­ni, ola­bi­le­ce­ği­ni hiç dü­şün­me­mek
ih­ya et­mek: 1) mut­lu­lu­ğa ka­vuş­tur­mak, 2) can­lan­dır­mak, ba­yın­dır bir du­ru­ma ge­tir­mek
ika­me­te me­mur edil­mek: bir sü­re, bir yer­de otur­ma ce­za­sı ve­ril­mek, sür­gün ce­za­sı ve­ril­mek
iki ah­bap ça­vuş­lar: her yer­de hep bir­lik­te gö­rü­len, bir­bi­rin­den ay­rıl­ma­yan iki ar­ka­daş
iki ara­da bir de­re­de: sı­kı­şık, en zor ko­şul­lar al­tın­da
iki aya­ğı­nı bir pa­bu­ca sok­mak (bi­ri­ni): bir işi he­men yap­ma­sı için çok sı­kış­tır­mak, e.a. cen­de­re­ye koy­mak
iki baş­tan ol­mak: bir şey: her iki ta­ra­fın ay­nı şe­yi is­te­me­siy­le, iyi ni­ye­tiy­le ger­çek­le­şe­bil­mek
iki bük­lüm: be­li çok bü­kül­müş
iki ca­mi ara­sın­da kal­mış bey­na­ma­za dön­mek: iki yol­dan ya da iki yan­dan han­gi­si­ni se­çe­ce­ği­ni kes­ti­re­me­mek
iki çift laf et­mek: kı­sa sü­re­de bir şey­ler ko­nuş­mak
iki çift söz söy­le­mek: ha­fif yol­lu uyar­mak
iki­de bir: sık sık, e.a. iki­de bir­de
iki­de bir­de: bk. iki­de bir
iki dir­hem bir çe­kir­dek: pek şık ve özen­li gi­yin­miş
iki eli böğ­rün­de kal­mak: ça­re­siz ka­lıp ne ya­pa­ca­ğı­nı bi­le­me­mek
iki eli kan­da ol­sa: elin­de­ki iş bı­ra­ka­ma­ya­ca­ğı ka­dar önem­li ol­sa bi­le, e.a. iki eli kı­zıl kan­da ol­sa
iki eli kı­zıl kan­da ol­sa: bk. iki eli kan­da ol­sa
iki elim ya­nı­ma ge­le­cek: so­nuç­ta ölüp he­sap ver­mek var, o ne­den­le ya­lan söy­le­me­me­li­yim
iki eli ya­ka­sın­da ol­mak: bi­ri­nin: bu dün­ya­da yap­tı­ğı­nın he­sa­bı­nı öbür dün­ya­ya git­se bi­le on­dan sor­ma hak­kı­nı sak­lı tut­mak
iki ge­çe­li: iki yan­lı, iki ta­raf­lı, kar­şı­lık­lı iki sı­ra ola­rak
iki gö­zü iki çeş­me: 1) sü­rek­li ağ­la­ya­rak, 2) dur­mak­sı­zın göz­ya­şı dö­kü­yor, çok ağ­lı­yor
iki gö­züm: de­ğer­li dos­tum, sev­gi­li ar­ka­da­şım, e.a. iki gö­zü­mün nu­ru
iki gö­zü­mün nu­ru: bk. iki gö­züm
iki hır­tı bir pır­tı: çok yok­sul, ne­si var­sa hep­si bu
iki ka­pı­lı han: dün­ya
iki kat ol­mak: 1) aşı­rı say­gıy­la yer­le­re ka­dar eğil­mek, 2) yaş­lı­lık, has­ta­lık gi­bi ne­den­ler­le be­li bü­kül­mek
iki ke­re iki dört eder: tar­tış­ma­ya bi­le ge­rek yok, ger­çek kuş­ku du­yul­ma­ya­cak ka­dar or­ta­da
iki la­fı bir ara­ya ge­ti­re­me­mek: bk. iki sö­zü bir ara­ya ge­ti­re­me­mek
iki­li oy­na­mak: yal­nız bi­ri­ni des­tek­ler gö­rü­ne­rek, bir­bi­ri­ne kar­şı olan­lar­dan hem bi­ri­ni hem öbü­rü­nü des­tek­le­mek
iki pa­ra­lık et­mek: söz ve dav­ra­nış­la­rıy­la: bir şe­yin de­ğe­ri­ni, öne­mi­ni, ya da bir kim­se­nin onu­ru­nu, say­gın­lı­ğı­nı dü­şür­mek
iki rah­met­ten bi­ri: çok acı çe­ken ağır has­ta­nın kur­tul­ma­sı için di­lek: ya iyi­leş­sin, ya da öl­sün, baş­ka kur­tu­luş yok
iki­si bir ka­pı­ya çı­kar: öy­le ya da böy­le de ol­sa so­nuç de­ğiş­mez
iki­si bir ka­zan­da kay­na­ma­mak: bk. bir ka­zan­da kay­na­ma­mak
iki sek­sen uzan­mak: boy­lu bo­yun­ca yat­mak, ye­re se­ril­mek, b.a. iki sek­sen uzat­mak
iki sek­sen uzat­mak: bi­ri­ni: vu­ra­rak ya da çar­pa­rak, boy­lu bo­yun­ca ye­re ser­mek
iki söz bir pa­zar: uzun uza­dı­ya pa­zar­lık et­me­den, fi­yat­ta he­men an­la­şa­rak
iki sö­zü bir ara­ya ge­ti­re­me­mek: dü­şün­dü­ğü­nü, söy­le­mek is­te­di­ği­ni an­lat­ma, dü­zen­li ko­nuş­ma ye­te­ne­ği ol­ma­mak, e.a. iki la­fı bir ara­ya ge­ti­re­me­mek
iki­şer ol­mak: her sı­ra­da iki ki­şi ol­mak üze­re ar­ka ar­ka­ya di­zil­mek
iki şil­te bir yas­tık, onu da ter­ki­ye as­tık: eş­ya­mız yok de­ne­cek ka­dar az, yük­le­nir gi­de­riz
iki tek at­mak: aya­küs­tü bir iki ka­deh iç­ki iç­mek
iki ucu bok­lu değ­nek:han­gi ya­nı ele alınsa sa­kın­ca­la­rı olan iş
iki ucu­nu bir ara­ya ge­ti­re­me­mek: ge­li­r gi­de­ri­ni denk­leş­ti­re­me­mek, iş­le­ri­ni dü­ze­ne ko­ya­ma­mak, b.a. iki ya­ka­sı bir ara­ya gel­me­mek
iki ya­ka­sı bir ara­ya gel­me­mek: borç­tan, ge­çim sı­kın­tı­sı çek­mek­ten kur­tu­la­ma­mak, b.a. iki ucu­nu bir ara­ya ge­ti­re­me­mek
ik­ti­dar­dan düş­mek: cin­sel gü­cü­nü yi­tir­mek
ik­ti­sat et­mek: tu­tum­lu dav­ran­mak, pa­ra ar­tır­mak
ilâç için ..... yok: ...... hiç yok, bit­miş, hiç kal­ma­mış
ilâç yaz­mak: dok­tor: re­çe­te­de alı­na­cak ilâç­la­rı be­lirt­mek
ilân et­mek: bi­lin­me­me­si, giz­li kal­ma­sı ge­re­ke­nin du­yul­ma­sı­na ne­den ol­mak
ilâ­nı aşk et­mek: (ilân-ı aşk) er­kek ka­dı­na ya da ka­dın er­ke­ğe: onu sevdiğini söy­le­mek
ile­ri­den be­ri: bk. öte­den be­ri
ile­ri ge­len­ler: bir top­lu­lu­ğun sö­zü din­le­nir, say­gın kişi­le­ri
ile­ri gel­mek (bir şey o şey ne­de­niy­le): or­ta­ya çık­mak, ne­den ol­mak, oluş­mak, bağ­lı bu­lun­mak, doğ­mak, o sonucu doğurmak
ile­ri ge­ri ko­nuş­mak: yer­siz ve kı­rı­cı söz­ler söy­le­mek
ile­ri git­mek: söz­de, dav­ra­nış­ta öl­çü dı­şı­na çık­mak, çiz­gi­yi aş­mak
ile­ri­si­ni ge­ri­si­ni dü­şün­me­mek: bk. ile­ri­si­ni ge­ri­si­ni he­sap­la­ma­mak
ile­ri­si­ni ge­ri­si­ni he­sap­la­ma­mak: sö­zün ya da dav­ra­nı­şın ne so­nuç ve­re­ce­ği­ni dü­şün­me­mek, e.a. ile­ri­si­ni ge­ri­si­ni dü­şün­me­mek; önü­nü ar­dı­nı dü­şün­me­mek
ile­ri sür­mek: 1) bir dü­şün­ce be­lirt­mek, ta­sa­rı öner­mek, bk. or­ta­ya at­mak, 2) onay­lan­ma­sı­nı öner­mek, b.a. öne sür­mek
ile­ri­yi gör­mek: uzak gö­rüş­lü ol­mak, bk. uza­ğı gör­mek
iler tu­tar ye­ri kal­ma­mak: bk. iler tu­tar ye­ri ol­ma­mak
iler tu­tar ye­ri ol­ma­mak: çok bo­zuk, kö­tü du­ru­ma gel­mek, işe ya­ra­ya­cak ya­nı bu­lun­ma­mak
ili­ği­ne iş­le­mek: 1) çok ıs­lan­mak, yağ­mur be­de­ni­ne ka­dar geç­mek, 2) bir dü­şün­ce, bir huy: ben­li­ği­ni et­ki­si al­tı­na al­mak
ili­ği­ni ke­mi­ği­ni ku­rut­mak: ca­nın­dan bez­di­re­cek ka­dar sı­kın­tı ver­mek
ili­ği­ni ke­mir­mek: sö­mür­mek
ili­ği­ni ku­rut­mak: bk. ka­nı­nı ku­rut­mak
ilk ağız­da: ön­ce, ön­ce­lik­le, her şey­den ön­ce, ilk iş ola­rak, il­kin, en ön­ce
ilk el­den: ara­cı­sız, baş­tan 
ilk göz ağ­rı­sı: 1) ilk do­ğan ev­lat, 2) ilk sev­gi­li, k.a. es­ki göz ağ­rı­sı
il­lal­lah de­mek: “bık­tım, usan­dım, bez­dim, yet­ti ar­tık” di­ye­cek du­ru­ma gel­mek
il­let et­mek: si­nir­len­dir­mek, kız­dır­mak
il­let ol­mak: çok si­nir­len­mek, çok kız­mak
il­mi­ni al­mak: de­ne­yim ka­zan­mak, bir şe­yin na­sıl da­ha ko­lay ve da­ha ni­te­lik­li ya­pı­la­bi­le­ce­ği­ni o şey­le uğ­ra­şa­rak öğ­ren­mek
ima­mın ap­tes su­yu gi­bi: içe­cek şey­ler için: gö­rü­nü­şü kö­tü, su­lu ve tat­sız
imam ka­yı­ğı: ta­but
imam su­yu: ra­kı
ima­na gel­mek: 1) Müs­lü­man ol­mak, 2) so­nun­da doğ­ru­yu söy­le­mek, 3) baş­tan kar­şı çık­tı­ğı şe­ye uy­ma­yı ka­bul et­mek
ima­nı gev­re­mek: bir işi ta­mam­la­ya­na dek çok yo­rul­mak
ima­nı­na ka­dar: ala­bil­di­ğin­ce, tı­ka ba­sa, son ker­te­si­ne ka­dar, ta­şa­na ka­dar, ağ­zı­na ka­dar: dol­dur­mak
ima­nı yok: 1) in­saf­sız, acı­ma­sız, be za­lim, :2) kah­ro­la­sı
iman tah­ta­sı: gö­ğüs ke­mi­ği
ima­ret ya­pıl­ma­dan di­len­ci­ler di­zil­di: ko­nu da­ha ta­sa­rı du­ru­mu­da ol­du­ğu hal­de ya­rar­lan­mak is­te­yen­ler var, e.a. mes­cit ya­pıl­ma­dan kör­ler di­zil­di
im­lâ­ya gel­me­mek: bir şey ya da dü­şün­ce: dü­zen ka­bul et­me­yec­ek ka­rı­şık­lık­ta ve yön­te­me uy­ma­ya­cak bir du­rum­da ol­mak
im­za at­mak: im­za­la­mak, e.a. im­za et­mek
im­za et­mek: bk. im­za at­mak
im­za ver­mek: bir ye­re im­za­sı­nı anı ola­rak at­mak
im­za­yı bas­mak: bir sü­re dü­şün­dük­ten son­ra ver­di­ği ka­rar­la bir şe­yi onay­la­mak, ka­bul et­mek
ina­dım inat, adım Kel Mu­rat: çok inat­çı, söz­le­rin­de ve dav­ra­nış­la­rın­da di­re­nen, ken­di­ni hak­lı gö­ren ki­şi­le­rin du­ru­mu, e.a. in­sa­dım inat, gö­tüm iki ka­nat, b.a. Nuh der, prey­gam­ber de­mez
ina­dım inat, gö­tüm iki ka­nat: k. bk. ina­dım inat, adım Kel Mu­rat
inan ol­sun: inan­ma­nı di­le­rim, inan ki, ba­na ina­nın, ina­nı­nız ki
in­ce­den in­ce­ye: en kü­çük ay­rın­tı­la­rı­na dek, çok dik­katle
in­ce eği­rip sık do­ku­mak: bk. in­ce ele­yip sık do­ku­mak
in­ce ele­yip sık do­ku­mak (bir şe­yi): en kü­çük ay­rın­tı­la­rı­na de­ğin el­den, göz­den ge­çir­mek, e.a. in­ce eği­rip sık do­ku­mak
in­cik bon­cuk: de­ğer­siz ge­reç­ler­le ya­pı­lan ucuz ta­kı, süs eş­ya­sı
in cin top oy­nu­yor:(ora­da): hiç­bir can­lı var­lık bu­lun­mu­yor, kim­se­cik­ler yok, ıs­sız, e.a. in cin yok; cin­ler ci­rit oy­na­mak
in cin yok: bk. in cin top oy­nu­yor
in­cir çe­kir­de­ği­ni dol­dur­maz: çok kü­çük ve önem­siz olay, e.a. fın­dık ka­bu­ğu­nu dol­dur­maz
in­ci saç­mak: gö­nül ok­şa­yan, ho­şa gi­den, gü­zel söz­ler söy­le­mek
in­di bin­di: ge­nel ta­şıt­lar­da du­rak dışı yol­cu bin­di­rip in­dir­me­ye uy­gu­la­nan üc­ret ta­ri­fe­si
in­di­rip bin­dir­mek fi­yat­la­rı): al­çal­tıp yük­selt­mek
İn­gi­liz si­ci­miy­le asıl­mak: yap­tır­mış­ken bir işi us­ta­sı­na yap­tır­mak
in­hi­sa­rı­na al­mak: o kim­se ya da şey üze­rin­de söz sa­hi­bi ol­mak, e.a. te­ke­li­ne al­mak
iniş aşa­ğı: sü­rek­li aşa­ğı­ya doğ­ru
iniş çı­kış: en­ge­be­li
iniş­li yo­kuş­lu: hem ini­şi hem çı­kı­şı olan yol
in­ki­sa­rı tut­mak: ilen­ci ger­çek­leş­mek
in­me in­mek: vü­cu­dun bir ye­ri ha­re­ket­siz ve duy­gu­suz du­ru­ma gel­mek, felç ol­mak
in­sa­fı­na kal­mak: bir şey­de bir kim­se­nin doğ­ru­lu­ğu, ada­le­ti ve is­te­ği ge­çer­li ol­mak
in­san eti ye­mek: bir kim­se­yi çe­kiş­tir­mek
in­san ev­lâdı: iyi, iyi­lik­se­ver, soy­lu ki­şi
in­san ha­li: ola­ğan, her in­san­da gö­rü­le­bi­len, hoş kar­şı­lan­ma­sı ge­re­ken du­rum
in­sa­ni­yet na­mı­na: in­san­lı­ğa ya­kı­şır duy­gu­la­ra uya­rak
in­san­lık­tan çık­mak: 1) çok za­yıf­la­mak, 2) in­sa­na öz­gü ni­te­lik­ler­den uzak kal­mak, yok­sun ol­mak, e.a. in­san müs­ved­de­si
in­san müs­ved­de­si: bk. in­san­lık­tan çık­mak (2)
in­san sar­ra­fı: bk. adam sar­ra­fı
ipe çek­mek: asa­rak öl­dür­mek
ipe sa­pa gel­mez: bk. ip­siz sap­sız (2)
ipe un ser­mek: ge­çer­siz bir­ta­kım ne­den­ler ile­ri sü­re­rek, is­te­ni­len işi yap­mak­tan ka­çın­mak
ipi kır­mak: bağ­lı bu­lun­du­ğu ye­ri, ki­şi­le­ri bı­rak­mak, sa­vu­şup git­mek, b.a. ipi ko­par­mak
ipi ko­par­mak: bağ­lı ol­du­ğu ku­ru­luş­la ya da ya­kın­lı­ğı bu­lu­nan ki­şiy­le iliş­ki­si­ni kes­mek, e.a. ip­le­ri ko­par­mak; b.a. ipi kır­mak
ipi­ni ko­pa­ran: ba­şı­boş ka­lan
ipi­ni ko­par­mak: denetimsiz, yönetimsiz, ba­şı­boş kal­mak
ipi­ni sü­rü­yüp gez­mek: ba­şı­boş do­la­şıp va­kit öl­dür­mek
ipin ucu bi­ri­nin elin­de ol­mak: işin yö­ne­ti­min­de bir ki­şi­nin sö­zü geç­mek
ipin ucu­nu ka­çır­mak: yö­ne­tim­de ya da bir şe­yi kul­lan­ma­da gi­de­rek yet­ke­si­ni yi­tir­mek
ip ipul­lah siv­ri kü­lâh: ne ma­lı mül­kü, ne ço­luk ço­cu­ğu olan, tek ba­şı­na bir ki­şi
****ipiy­le ku­şa­ğı, si­kiy­le ta­şa­ğı: üze­rin­de mal mülk ağır­lı­ğı, kim­se­ye kar­şı so­rum­lu­lu­ğu bu­lun­ma­yan, yok­sul ama zevk, sefa, ke­yif düş­kü­nü ki­şi, t.d.s.
ipiy­le ku­yu­ya inil­mez: ona gü­ve­nil­mez, ona gü­ve­ni­le­rek bir işe gi­ri­şil­mez, b.a. su­yu­na pi­rinç haş­lan­maz
ip­le çek­mek: bir za­ma­nın: gel­me­si­ni sa­bır­sız­lık­la bek­le­mek
ip­le­ri ko­par­mak: bk. ipi ko­par­mak
ip­li­ği pa­za­ra çık­mak: bk. fo­ya­sı mey­da­na çık­mak
ip­siz sap­sız 1) ki­şi: ay­lak, boş ge­zen, ser­se­ri, 2) söz: tu­tar­sız, saç­ma, ak­la yat­ma­yan
ip­ten ka­zık­tan kur­tul­muş: her tür­lü kö­tü­lü­ğü ya­pa­bi­le­cek ya­ra­dı­lış­ta, sal­dır­gan, ser­se­ri
ip­ten ku­şak ku­şan­mak: yok­sul düş­mek
ipu­cu ver­mek: bul­ma­sı­na yar­dım­cı ola­cak bir nok­ta­yı be­lirt­mek, açıklamak
ipu­cu ya­ka­la­mak: bir ko­vuş­tur­ma­da suç­lu­nun bu­lun­ma­sı­na ya­ra­ya­cak önemli kanıt ele ge­çir­mek
iri kı­yım: ya­pı­lı, göv­de­li
İsa’yı küs­tür­mek, Mu­ham­met’i de mem­nun ede­me­mek: bi­riy­le ara­yı so­ğu­tur­ken, onun kar­şı­tı ola­na da ısı­na­ma­mak
isim yap­mak: ün ka­zan­mak
is­kan­dil et­mek: bk. nab­zı­nı yok­la­mak
is­lim ar­ka­dan gel­sin: bk. is­tim ar­ka­dan gel­sin
is­mi var, cis­mi yok: adın­dan söz edi­li­yor ama ken­di­si or­ta­lar­da gö­rün­mü­yor
is­tav­roz çı­kar­mak: bir Hı­ris­ti­yan ta­pın­ma işa­re­ti yap­mak, e.a. haç çı­kar­mak
is­te­mem, yan ce­bi­me koy: ken­di­si­ne su­nu­lan şe­yi al­mak is­te­mi­yor­muş gi­bi dav­ran­dı­ğı hal­de ve­ril­me­sin­den hoş­nut olan­la­rın duru­mu
is­ter is­te­mez: 1) zo­run­lu ola­rak, elin­de ol­ma­dan, 2) is­ten­di­ği an­da, he­men
is­ti­fi­ni boz­ma­mak: bir tep­ki gös­ter­me­si bek­le­nir­ken, al­dı­rış et­me­mek
is­tim ar­ka­dan gel­sin: ön­ce is­te­di­ğim iş ya­pıl­sın, ge­re­ken ko­şul­lar son­ra­dan ta­mam­lan­sın, e.a. is­lim ar­ka­dan gel­sin
is­tim üs­tün­de: kalk­ma­ya ha­zır, ha­re­ket et­mek için bir işa­ret bek­li­yor
is­yan bay­ra­ğı­nı aç­mak: bir sü­re kat­lan­dık­tan son­ra kar­şı gel­mek, başkal­dır­mak
iş aç­mak: bk. ba­şı­na iş aç­mak
iş aya­ğa düş­mek: iş: so­rum­suz, bilgisiz ve yet­ki­siz olan­la­rın elin­de kal­mak
iş ba­şa düş­mek: um­du­ğu yar­dım, beklediği destek gel­me­yin­ce işi tek başına ken­di­si yap­ma zo­run­da kal­mak
iş bil­mek: be­ce­rik­li ol­mak
iş bi­tir­mek: 1) ki­şi: ve­ri­len işi iyi bi­çim­de so­nuç­lan­dır­mak, 2) bir şey: iş gör­me­ye el­ve­riş­li bu­lun­mak
iş bu­yur­mak: bk. iş gös­ter­mek
iş ça­tal­laş­mak: işin na­sıl so­nuç­la­na­ca­ğı ya da so­nuç­lan­ma­sı ge­rek­ti­ği bi­li­ne­mez ol­mak
iş çı­ğı­rın­dan çık­mak: bk. çı­ğı­rın­dan çık­mak
iş çı­kar­mak: 1) işi­ni ak­sat­ma­dan yap­mak, 2) so­run ya­rat­mak
iş çık­ma­za gir­mek: iş, için­den çı­kıl­ma­sı ola­nak­sız bir du­ru­ma gel­mek, b.a. iş sar­pa sar­mak
iş da­yı­ya düş­tü: bk. gay­ret da­yı­ya düş­tü
iş düş­mek (bi­ri­ne): yap­ma­sı ge­re­ken bir iş be­lir­mek
işe gir­mek: ça­lış­ma­ya baş­la­mak, gö­rev al­mak
işe koş­mak: bi­ri­ni: bir işi yap­mak­la gö­rev­len­dir­mek
işe ya­ra­mak: bir şe­yin ya­pıl­ma­sı ya da yap­tı­rıl­ma­sı için on­dan ya­rar­la­nı­la­bi­lir ol­mak, b.a. iş gör­mek
iş gör­mek: 1) iş yap­mak, 2) bk. işe ya­ra­mak
iş gös­ter­mek: bi­ri­ne: yap­ma­sı için iş ver­mek, e.a. iş bu­yur­mak
iş güç: 1) mes­lek, za­na­at, uğ­raş, 2) tür­lü iş­ler, gö­rev­ler
iş güç sa­hi­bi: bir işi, gö­re­vi olan
işi Al­lah’a kal­mak: güç ko­şul­lar al­tın­da, kim­se­nin yar­dım et­me­di­ği bir du­rum­da bu­lun­mak
işi azıt­mak: yan­lış ve aşı­rı yol­la­ra sap­mak
işi ba­şın­dan aş­mak: çok işi ol­mak, iş­ten baş­ka bir şey ya­pa­maz du­rum­da bu­lun­mak, e.a. işi ba­şın­dan aş­kın ol­mak
işi ba­şın­dan aş­kın ol­mak: bk. işi ba­şın­dan aş­mak
işi bit­mek: 1) elin­de­ki iş so­na er­mek, 2) güç­süz, hal­siz kal­mak, iş ya­pa­maz du­ru­ma gel­mek
işi bo­zul­mak: işin­den es­ki ka­zan­cı­nı sağ­layamaz du­ru­ma gel­mek, kâr ye­ri­ne za­rar et­me­ye baş­la­mak
işi­den­ler­den uzak: bk. ev­ler­den uzak
işi ......’e dök­mek: ko­nu­yu, so­ru­nu bir baş­ka bi­çi­me çe­vir­mek
işi ......’e vur­mak: ge­re­ken­den baş­ka bi­çim­de dav­ran­mak
işi du­man ol­mak: çok kö­tü du­ru­ma düş­mek
işi düş­mek: 1) bi­ri­nin yar­dı­mı­na ge­rek­si­nim duy­mak, 2) bir yer­de ya­pıl­ma­sı ge­re­ken işi bu­lun­mak
işi iş ol­mak: çok se­vin­di­ri­ci, mut­lu­luk ve­ri­ci bir du­ru­ma ka­vuş­mak
iş ina­da bin­mek: bir şe­yi ba­şa­ra­bi­le­ce­ği­ni ken­di­si­ne kar­şı çı­kan­la­ra ka­nıt­la­mak için tüm güç­lük­le­ri aş­ma­ya ça­lış­mak
işin ala­yın­da ol­mak: bir işi önem ve­ril­me­ye, cid­di­ye alın­ma­ya de­ğer bul­ma­mak
işin ba­şı: ön­ce­lik­le ya­pıl­ma­sı ge­re­ken şey, en önem­li nok­ta
işin­den ol­mak: işi elin­den git­mek, gö­rev­den alın­mak
işi­ne gel­mek: bk. he­sa­bı­na gel­mek
işi­ne gel­me­mek: bk. he­sa­bı­na gel­mek
işi­ni bil­mek: 1) çı­ka­rı­nın ne­re­de ol­du­ğu­nu, ne­re­den, na­sıl ya­rar sağ­la­na­ca­ğı­nı bil­mek, 2) işi ko­nu­sun­da de­ne­yim­li, bil­gi­li ol­mak, 3) gö­rev bi­lin­ci ta­şı­mak
işi­ni bi­tir­mek: 1) elin­de­ki işi ta­mam­la­mak, e.a. işi­ni gör­mek (2), :2) bi­ri­ni, iş ya­pa­ma­ya­cak du­ru­ma ge­tir­mek, :3) öl­dür­mek
işin için­de iş var: işin iç­yü­zü bi­li­nen­den da­ha fark­lı, bu olay­da her­ke­sin bil­me­di­ği bir şey ol­ma­lı
işin için­den çık­mak: 1) bk. işin için­den sıy­rıl­mak, 2) ko­nu­yu kav­ra­mak, kar­ma­şık bir işi ba­şa­rıy­la so­nuç­lan­dır­mak
işin için­den sıy­rıl­mak: kar­ma­şık, so­run­lu bir iş­ten ken­di­ni kur­tar­mak
işi­ni gör­mek: 1) ken­di işi­ni, gö­re­vi­ni yap­mak, 2) baş­ka bir ki­şi için ça­lış­mak, 3) baş­ka bir şe­yin yap­tı­ğı işi ya­pa­bil­mek, :4) bk..işi­ni bi­tir­mek (1,2,3)
işi­nin ada­mı: bk. işi­nin eri
işi­nin eri: ça­lış­ma­la­rın­da ba­şa­rı­lı olan, ça­lış­tı­ğı işin ge­rek­tir­di­ği ni­te­lik­le­ri ta­şı­yan ki­şi, e.a. işi­nin ada­mı
işin mi yok: önem­li de­ğil, al­dır­ma, değ­mez, uğ­raş­ma, boş ver
işi ol­mak: 1) işi olum­lu so­nuç­lan­mak, 2) bir uğ­ra­şı, mes­le­ği bu­lun­mak, 3) o iş an­cak fa­lan­ca­nın ya­pa­bi­le­ce­ği özel­lik­le­ri ta­şı­mak, :4) bi­riy­le ara­sın­da so­run bu­lun­mak
işi olu­ru­na bağ­la­mak: bk. işi olu­ru­na bı­rak­mak, e.a. olu­ru­na bağ­la­mak
işi olu­ru­na bı­rak­mak: çok ti­tiz­len­me­yip ola­bil­di­ği ka­da­rıy­la ye­tin­mek, e.a. olu­ru­na bı­rak­mak
işi pi­şir­mek: 1) bir ka­dın­la bir er­kek: ya­kın­lık kur­mak için giz­li­ce an­laş­mak, 2) olum­lu so­nuç alın­ma­sı­nı sağ­la­ya­cak tüm ha­zır­lık­la­rı ta­mam­la­mak
işi sağ­la­ma bağ­la­mak: en­gel­le­ri or­ta­dan kal­dır­mak, işin ak­sa­ma­dan yü­rü­me­si­ni sağ­la­ya­cak ön­lem­le­ri al­mak, e.a. sağ­la­ma bağ­la­mak; sağ­lam ka­zı­ğa bağ­la­mak
iş iş­ten geç­mek: ağır dav­ra­nıl­dı­ğı için fır­sat ka­çı­rıl­mış, o işi yap­ma ola­na­ğı kal­ma­mış ol­mak, b.a. atı alan Üs­kü­dar’ı geç­ti
işi tı­kı­rın­da ol­mak: bk. işi yo­lun­da ol­mak
işit­mez­li­ğe gel­mek: bk. işit­mez­lik­ten gel­mek
işit­mez­lik­ten gel­mek: işit­me­miş, işit­mi­yor­muş gi­bi dav­ran­mak, e.a. işit­mez­li­ğe gel­mek
işi uzat­mak: sür­mek­te olan bir işi so­nuç­lan­dır­ma­mak
işi yo­ku­şa sür­mek: güç­lük çı­kar­mak, e.a. yo­ku­şa sür­mek, b.a. su­yu yo­ku­şa akıt­mak; yor­gu­nu yo­ku­şa sür­mek
işi yo­lun­da ol­mak: işi­nin verimini en­gel­le­ye­cek, aksatacak bir pü­rüz, bir ­so­run bu­lun­ma­mak, e.a. işi ka­şı­ğı gü­müş; işi tı­kı­rı­nda; iş­ler yo­lun­da ol­mak
iş ka­rış­tır­mak: 1) bk. fe­sat ka­rış­tır­mak, 2) so­run ya­rat­mak
işi ka­şı­ğı gü­müş: bk. işi yo­lun­da ol­mak
iş­kem­be­den at­mak: inan­dı­rı­cı­lı­ğı, da­ya­na­ğı ol­ma­yan söz söy­le­mek, b.a. ka­fa­dan at­mak
iş­kem­be­si ge­niş: hoş­gö­rü­le­me­ye­cek şey­le­ri bi­le so­run et­me­yen, ha­zım­lı
iş­kem­be­si­ni dü­şün­mek: ka­rın do­yur­mak is­te­ği her şey­den ön­ce gel­mek
iş­kem­be­si­ni şi­şir­mek: obur­ca ye­mek ye­mek
iş­kem­be su­rat­lı: ço­pur
iş­ken­ce­ye sok­mak: dar­da bı­rak­mak, sı­kın­tı ver­mek
iş­lek ya­zı: özen­me­den, ça­buk ya­zıl­dı­ğı hal­de oku­nak­lı ve gü­zel olan el­ya­zı­sı
iş­ler açıl­mak: mev­si­mi gel­mek, dur­gun­luk so­na er­mek, pi­ya­sa can­lan­mak, alış­ve­riş hız­lan­mak
iş­ler be­cer­mek: za­rar­lı iş­ler yap­mak, giz­li iş­ler çe­vir­mek
iş­ler yo­lun­da ol­mak: bk. işi yo­lun­da ol­mak
iş mer­ke­zi: iş yer­le­ri­nin yo­ğun ol­du­ğu böl­ge
iş med­re­se­ye düş­mek: ko­nu, çok tar­tı­şı­lan fa­kat so­nu­ca ula­şı­la­ma­yan du­ru­ma gel­mek
iş ola: bu da iş mi, san­ki iş, elin­de bir uğ­raş bu­lun­sun, e.a. iş ol­sun
iş ol­sun: bk. iş ola
iş sar­pa sar­mak: aşıl­ma­sı güç en­gel­ler be­lir­mek, e.a. çapraza sarmak; iş çık­ma­za gir­mek; sarpa sarmak
iş şi­ra­ze­den çık­mak: bk. çı­ğı­rın­dan çık­mak
iş­ta­hı açıl­mak: çok ye­mek yer ol­mak
iş­ta­hı ka­bar­mak: is­te­ği ço­ğal­mak, he­ves­len­mek
iş­ta­hı ka­pan­mak: az ye­mek yer ol­mak
iş­ta­hı ke­sil­mek: ye­mek is­te­ği bir­den yok ol­mak
iş­te gel­dik gi­di­yo­ruz, şen ola­sın Ha­lep şeh­ri: ya­şa­ya­ca­ğım ka­dar ya­şa­dım, dün­ya­dan ay­rıl­mak za­ma­nı yak­laş­tı, ka­lan­la­rın gün­le­ri hep coş­ku­lu ve mut­lu geç­sin
iş­ten at­mak: kovmak
iş­ten bi­le de­ğil: bk. iş­ten de­ğil
iş­ten de­ğil: çok ko­lay, e.a. iş­ten bi­le de­ğil
iş­ten el çek­tir­mek: bir ko­vuş­tur­ma ge­re­ği bir sü­re gö­rev­den uzak­laş­tır­mak
iş tut­mak: 1) iş yap­mak, ça­lış­mak, 2) gö­nül eğ­le­mek, tav­la­ma­ya ça­lış­mak
iş var: bu şey­den: ya­rar­la­nı­la­bi­lir, bu kim­se: ya­rar­lı ola­bi­lir
iş ver­mek: yap­ma­sı için iş gös­ter­mek, bir iş­le gö­rev­len­dir­mek
iş yok: bu şey­den: ya­rar­la­nıl­maz, bu kim­se: ya­rar­lı ola­maz
it bo­ku eme ya­ra­dı: bu dü­zey­siz adam­dan on pa­ra et­me­ye­cek bir şey ya da yar­dım is­te­mek zo­run­da kal­dık, bi­zi be­ğen­mez ol­du
it can­lı: zo­ra, sı­kın­tı­ya, iti­lip ka­kıl­ma­ya, zah­me­te, kat­la­na­bi­len, be­den­sel acı­la­ra hiç se­si­ni çı­kar­ma­dan da­ya­na­bi­len
it di­şi do­muz de­ri­si: bi­ri öbü­rün­den ser­se­ri, ye­sin­ler bir­bir­le­ri­ni
ite at­san ye­mez: çok kö­tü, ber­bat bir şey, ye­ne­cek gi­bi de­ğil
ite ka­ka: hoy­rat bir bi­çim­de dür­te dür­te, zor­la
ite ot, ata et ver­mek: bk. ata et, ite ot ver­mek
itin aya­ğı­nı taş­tan mı esir­gi­yor­sun: o, yo­lu­nu so­kak­lar­da bu­lan bi­ri­dir, bu işe gön­de­rir­sen aya­ğı aşın­maz kork­ma
itin gö­tü­ne sok­mak: bir kim­se­yi ağır söz­ler­le kü­çük dü­şür­mek, re­zil et­mek, k.
itin önü­ne ot, atın önü­ne et koy­mak: bk. ata et , ite ot ver­mek
itiş ka­kış: sı­ra­sız, dü­zen­siz, bir­bi­ri­ni ezer­ce­si­ne
it ite bu­yu­rur, it de kuy­ru­ğu­na: bk. it ite, it de kuy­ru­ğu­na
it ite, it de kuy­ru­ğu­na: kim varsa hep­si iş yap­mak­tan ka­çı­nı­yor, bi­ri­ne bir iş ve­ri­yor­sun, öte­ki­nin yap­ma­sı­nı is­ti­yor
it izi at izi­ne ka­rış­mak: bk. at izi it izi­ne ka­rış­mak
it sü­rü­sü ka­dar: ge­rek­siz ka­la­ba­lık, ge­re­ğin­den çok ki­şi bir ara­da
iyi­den iyi­ye: ada­ma­kıl­lı, çok iyi, ge­re­ği gi­bi
iyi et­mek: 1) iyi­leş­tir­mek, has­ta­lık­tan kur­tar­mak, 2) gerekli, uy­gun ve ye­rin­de bir dav­ra­nış­ta bu­lun­mak, 3) zor kullanarak cin­sel iliş­ki­de bu­lun­mak, a., 4) soy­mak, pa­ra­sı­nı, ma­lı­nı al­mak, a.
iyi gel­mek: 1) ya­ra­mak, :2) uy­mak
iyi git­mek: 1) yo­lun­da ol­mak, :2) ya­kış­mak
iyi göz­le bak­ma­mak: hak­kın­da olum­lu duy­gu bes­le­me­mek, hak­kın­da iyi dü­şün­me­mek
iyi gün dos­tu: çev­re­si­ne mut­lu gün­le­rin­de ya­kın­lık gös­te­ren, zor za­man­la­rın­da on­lar­dan ka­çan
iyi kalp­li: her­kesin iyi ol­masını is­teyen, her­kes için iyilik düşünen, k.a. fena kalp­li
iyi ki: güzel bir rast­lan­tı olarak, ne mut­lu
iyi kötü: 1) ne tam uy­gun, ne de çok ay­kırı, şöy­le böy­le, pek fena sayıl­maz, 2) iyi de ol­sa kötü de ol­sa
iyi­lik pe­ri­si: zo­ra dü­şe­nin yar­dı­mı­na ye­ti­şen, ko­şan
iyi ol­mak: 1) has­ta iyi­leş­mek, 2) ye­rin­de, be­ğe­ni­lir bir du­rum be­lir­mek, 3) uy­gun gel­mek
iyi saat­te ol­sun­lar: cin­ler, periler, ecinniler
iyisi mi: yapılacak en doğ­ru, en uy­gun olan iş
iyi söy­lemek: öv­mek
iyi­ye çek­mek: bir dü­şün­ce ya da ola­yı olum­lu yö­nüy­le de­ğer­len­dir­mek
iyi­ye iyi kö­tü­ye kö­tü de­mek: ha­tır için du­ru­mu ol­du­ğun­dan baş­ka tür­lü gös­ter­me­mek, dü­rüst ol­mak
izan de­dik­çe uzan­mak: öğüt­le­re al­dı­rış et­me­mek, söy­le­nen­le­re uy­ma­mak
izin­den yü­rü­mek: bi­ri­ne iç­ten bağ­la­na­rak onun baş­la­dı­ğı ya da baş­lat­tı­ğı işi an­la­yış­la sür­dür­mek
izi­ne düş­mek: bk. iz sür­mek (2)
izi si­lin­mek: ken­di­si or­ta­dan yok ol­mak, et­ki­si kay­bol­mak
iz sür­mek: 1) ta­kip et­mek, ar­ka­sın­dan git­mek, 2) av sı­ra­sın­da hay­va­nın ayak iz­le­ri­ne ba­ka­rak git­ti­ği yeri bul­maya çalış­mak
iz­zet ü ik­ram: ağır­lama