Dil Haşlama
K
kabak başına patlamak: birçok kimsenin ilgili olduğu bir olaydan dolayı yalnızca bir kişi zarara uğramak, ceza görmek
kabak çıkmak: kavun, karpuz: tam olmamak, olgunlaşmamak, kesilince ham olduğu anlaşılmak
kabak çiçeği gibi açılmak: önceleri utangaçken kısa zamanda ve dikkati çekecek ölçüde serbestlik göstermek
kabak tadı vermek: aynı şeyin sık sık yinelenmesi usandırıcı olmak, tatsız gelmeye başlamak
kaba kuvvet: bir amaca ulaşmak için yasa dışı baskı uygulamak
kaba saba: 1) kişi: görgüsüz, 2) şey: özensiz
kabasını almak: 1) şey: pürüzlerini gidermek, 2) yer: ayrıntıya girmeden temizlik yapmak
kabına sığamamak: duygularına engel olamamak, taşkın davranışlarda bulunmak
kabir azabı çekmek: çok sıkılmak, üzülmek
kabir suali: ayrıntılı, bıktırıcı soru, e.a. ahret suali
kabir suali sormak: bk. kabir suali
kabuğuna çekilmek: dışarıyla ilişkilerini kesip kimseyle görüşmemek, b.a. içine kapanmak
kabuksuz yumurtlatmak: bir işi aceleye getirtip eksik kalmasına neden olmak
kabul olunmayacak duaya amin demek: gerçekleşme olasılığı görünmeyen bir şeye olacak gibi inanmak
kaçamak yapmak: ara sıra, hoş karşılanmayan bir durumda bulunmak
kaçamak yolu: bir sorudan kendisini kurtarmak için gelişigüzel ileri sürülen özür
kaçın kurası: buna benzer ne olaylar yaşamıştır, neler atlatmıştır, kolay kolay aldanmaz, aldatılmaz
kaçmaktan kovalamaya vakit bulamamak: başkasının işlerini yapmak zorunluğundan kendi işlerine yetişememek, e.a. kaçmaktan kovalamaya vakti olmamak
kaçmaktan kovalamaya vakti olmamak: bk. kaçmaktan kovalamaya vakit bulamamak
kaç para eder: neye yarar
kaderine küsmek: bk. talihine küsmek
kaderine razı olmak: payına düşeni uygun bulmak, başına gelene katlanmak
kadı kızı Kadire, geldi çıktı sedire: kendine soylu havası veriyor, başköşeye kurulup hiçbir işe elini sürmüyor
kadın kadıncık: bk. hanım hanımcık
kadınlar hamamına dönmek (bir yer): kimin ne dediği anlaşılmayan, çok gürültülü bir yer durumuna gelmek
kadir gecesi doğmuş: bk. anası kadir gecesi doğurmuş
kafa beyin kalmamak: 1) uzun süre ve gürültülü şeyler dinlemekten rahatsız olmak, 2) sıkıntılı durumlara çare aramaktan düşünce gücünü yitirmek, zihni yorulmak, b.a. baş beyin kalmamak; kafası kazan gibi olmak; kafası şişmek
kafa bulmak: bk. dalga geçmek (2)
kafa büyük içi boş, tut kulağından çifte koş: kılığına kıyafetine bakma, aslında öküz gibi, akılsızın biridir
kafa cilâlamak: içki içmek
kafa çekmek: bk. kafayı çekmek
kafadan atmak: rastgele konuşmak, b.a. işkembeden atmak
kafadan gayri müsellah: bk. kafadan sakat
kafadan kontak: bk. kafadan sakat
kafadan sakat: aklında bozukluk olan, bir deliyi andıran işler yapan
kafa dengi: görüş ve anlayışları, tutum ve davranışları birbirine uygun olanlardan her biri
kafa dinlemek: zihin yoran sorunlardan uzak kalmak
kafa göz yarmak: beceriksizlik göstermek
kafa kafaya gelmek: iki araç tam çarpışacakları anda durarak kazayı önlemek
kafa kafaya vermek: iki ya da birkaç kişi, bir kenara çekilip bir konuyu konuşmak, e.a. baş başa vermek
kafa patlatmak: bir konuyu çok yönlü düşünmek, b.a. kafa yormak
kafa sallamak: doğru yanlış, ne söylenirse “evet” demek
kafası almamak: 1) ne olduğunu kavrayamamak, 2) zihin yorgunluğundan anlayamaz duruma gelmek, 3) olabileceğine inanmamak
kafası bozulmak: öfkelenmek, kızmak
kafası bulanmak: bir olay karşısında aklı karışmak, anlayamaz, kavrayamaz duruma gelmek
kafası çalışmak: bk. kafası işlemek
kafası dumanlı: 1) hafif sarhoş, 2) çözemediği karışık düşüncelerle beyni yorgun
kafası durmak: aşırı beğeni, şaşkınlık ya da zihin yorgunluğundan düşünemez olmak
kafası düzelmek: sonuçta doğruyu ve iyiyi kavramak, bulmak
kafası işlemek: zekâsı yerinde, bir konu üzerinde iyi düşünebilir olmak, e.a. kafası çalışmak
kafası kalın: bk. kalın kafalı
kafası kazan olmak: bk. kafa beyin kalmamak
kafası kazan gibi olmak: bk. kafa beyin kalmamak
kafası kıyak: sarhoş, a.
kafası kızmak: öfkelenmek
kafasına dank demek: bk. kafasına dank etmek
kafasına dank etmek: bir olay nedeniyle birden ayılmak, doğruyu anlamak, b.a. kafası taşa çarpmak
kafasına girmek: bk. beynine girmek (1)
kafasına göre takılmak: rahat davranabileceği ortamda bulunmak
kafasına koymak: bir şey yapmaya kesin karar vererek zamanını beklemek
kafasına sığmamak: akıl erdirememek, e.a. aklı almamak; aklına sığmamak
kafasına söz girmemek: 1) çok inatçı olmak, :2) söylenileni önemsememek
kafasına vura vura: zorla
kafasına vur, ekmeğini elinden al: bk. başına vur ekmeğini elinden al
kafasına vurmak (içki): çok etki etmek
kafasını ezmek: zararlı olabilecek bir hareketi başlangıçta yok etmek, etkisiz duruma getirmek
kafasını kaldırmak: karşı gelmek, başkaldırmak
kafasını kaşıyacak vakti olmamak: bk. başını kaşıyacak vakti olmamak
kafasını kullanmak: akıllıca davranmak, dikkatli olmak
kafasını kurcalamak: düşündürmek, kaygılandırmak
kafasının bir tahtası noksan olmak: bk. aklının çivisi eksik; e.a. bir tahtası eksik (olmak)
kafasının dikine gitmek: öğüt dinlemeyip aklına koyduğunu yapmak, e.a. bildiğini okumak
kafasını sokacak yer aramak: pahalı, gösterişli olmasa da olur, onu sokakta kalmaktan kurtaracak düzeyde bir ev olsun yeter
kafasını sokmak: barınabilecek bir yere yerleşmek
kafasını taştan taşa vurmak: bk. başını taştan taşa vurmak
kafasını toplamak: sağlıklı düşünebilir olmak
kafasını vurmak: bk. kellesini uçurmak
kafası şişmek: bk. kafa beyin kalmamak
kafası taşa çarpmak: gerçeği büyük bir zarara uğradıktan sonra anlamak, b.a. kafasına dank etmek
kafası yerinde: hafif sarhoş
kafası yerinde olmamak: gereği gibi düşünecek durumda bulunmamak
kafası yerine gelmek: kendini toparlamak, yeniden, olup bitenleri kavrayabilecek durumda olmak
kafa sikmek: t.d.s., bk. kafa şişirmek
kafa şişirmek: gürültü yaparak çevresini rahatsız etmek.
kafa tutmak: diklenmek
kafayı bulmak: sarhoş olmak
kafayı çekmek: içki içmek
kafayı değiştirmek: düşüncesinde, kanısında direnmekten vazgeçmek
kafayı dinlemek: sessiz ve sakin kalıp düşünmek
kafayı tütsülemek: sarhoş olmak için içmeye başlamak
kafayı üşütmek: beyni işlemez olmak
kafayı vurmak: uyumak için yatmak
kafayı yemek: hep aynı şeyi düşünmekten aklını yitirmek, b.a. kafayı üşütmek
kafayı yere vurmak: hastalanıp yatağa düşmek
kafa yormak: bir konuyu tüm yönleriyle düşünmek, e.a zihin yormak; b.a. kafa patlatmak
kafese girmek: kendisinden çıkar sağlanmak amacıyla kurulan tuzağa düşmek, k.a. kafese koymak
kafese koymak: birini kendisinden çıkar sağlamak amacıyla tuzağa düşürmek, k.a. kafese girmek
kâğıda dökmek: düşünüleni yazıya geçirmek, yazılı metin haline getirmek
kâğıda kaleme sarılmak: hemen yazmaya koyulmak
kâğıt üzerinde kalmak: tasarlanıp yazıldığı halde, uygulanmamış olmak
kahve dövücünün hınk deyicisi: bk. havan dövücünün hınk deyicisi
kahve parası: bahşiş
kâhya kesilmek: bilir bilmez her işe, her şeye karışır olmak, e.a. kâhyalık etmek
kâhyalık etmek: bk. kâhya kesilmek
kakılıp kalmak< bir yere: beklemek zorunda olmak, hiçbir yere gidememek
kalabalık ağızlı: geveze
kalafata çekmek: azarlamak
kala kala: olup olacağı, bütünü
kalaycı osuruğu gibi araya gitmek: bk. davulcu osuruğu gibi araya gitmek
kalayı basmak: peşpeşe küfürler sıralamak
kalbi ağzına gelmek: bk. yüreği ağzına gelmek
kalbi çarpmak: bk. yüreği çarpmak
kalbi kararmak: inancını yitirmek
kalbine doğmak: bk. içine doğmak
kalbine göre: başkaları için beslediği duygulara uygun biçimde, b.a. gönlüne göre
kalbini açmak (birine): içinden geçenleri söylemek
kalbini çalmak (birinin): sevgisini kazanmak, kendisine âşık etmek
kalbini kırmak (birini): aradaki sevgiyi yok edecek kadar gücendirmek, üzmek, b.a. gönlünü kırmak; hatırını kırmak
kalbi olmamak: acımasız, duygusuz, merhametsiz olmak
kalbi sızlamak: üzüntü duymak, acımak, e.a. yüreği sızlamak; ciğeri sızlamak
kalbura dönmek: her yanı delinmek, delik deşik olmak
kalburla su taşımak: olmayacak bir iş için boşuna emek harcamak
kalbur üstü: seçkin, sivrilmiş
kaldı ki: dahası, bundan başka, bununla birlikte, şu da var ki
kaldırıma düşmek 1) önemini, değerini yitirmek, 2) kitap: ucuz fiyatla sokakta satışa çıkarılmak
kaldırım çiçeği: sokaklarda sevgili arayan kadın, e.a. kaldırım süpürgesi; kaldırım yosması
kaldırım çiğnemek: kentte yaşayarak görgüsü artmak
kaldırımları arşınlamak: sokaklarda işsiz güçsüz dolaşmak
kaldırım mühendisi: sokaklarda dolaşan işsiz güçsüz kimse
kaldırım süpürgesi: bk. kaldırım çiçeği
kaldırım yosması: bk. kaldırım çiçeği
kale almamak: anılmaya değer görmemek, önem vermemek (kale : birinci hece uzun okunur)
kale gibi: çok güçlü, çok sağlam
kaleme almak: yazmak
kalem efendisi: okumuş, bilgili
kaleme gelmemek: yazılacak gibi olmamak
kaleminden kan damlamak: etkileyici yazı yazan kişi olmak
kalemiyle yaşamak: geçimini yazılarıyla sağlamak
kalem kaşlı: kaşları ince ve düzgün (genellikle, kadın)
kalem oynatmak: bir yazılı metin üzerinde değişiklik yapmak
kalem parmaklı: parmakları uzunca, düzgün ve buruşuksuz
kalem sahibi: iyi yazı yazabilen, edebiyatçı
kaleyi içinden fethetmek: sorununu, o sorunu yaratan kişiyle anlaşarak çözümlemek
kalıbı dinlendirmek: ölmek
kalıbı kıyafeti yerinde: bk. kalıp kıyafet yerinde
kalıbını basmak: bir şeyi büyük bir güvenle doğrulamak
kalıbının adamı olmamak: görünüşünden bekleneni yapabilecek niteliği bulunmamak
kalın kafalı: geç anlayan, güç kavrayan, zor öğrenen, e.a. et kafalı; kafası kalın
kalıp kıyafet yerinde: vücut yapısı gösterişli, üstü başı düzgün, b.a. kelle kulak yerinde; kelli felli
kalıptan kalıba girmek: 1) kişi: çıkar sağlamak için her işi denemek,:2) iş: sık sık alan değiştirmek
kalır yeri olmamak (birinden, bir şeyden): hiçbir farkı bulunmamak, her bakımdan aynı nitelikte olmak
kalkıp kalkıp oturmak: bk. hop oturup hop kalkmak
kalp kırmak: bk. gönül kırmak
Kambersiz düğün olur mu... o olmazsa bu işin tadı çıkmaz
kambur kambur üstüne: sıkıntının biri bitmeden diğeri geliyor, yeni bir dert başlıyor, e.a. kambur üstüne kambur
kamburu çıkmak: ihtiyarlamak
kamburunu çıkarmak: sırtını tümsek duruma getirmek
kambur üstüne kambur: bk. kambur kambur üstüne
kambur zambur: eğri büğrü
kamış atmak: yolunda giden işte kuşkulu bir durum yaratmak, a.
kamışı kırmak: belsoğukluğuna yakalanmak, a.
kamış koymak: arabozanlık etmek, a.
kana boyamak (bir yeri): kan içinde bırakmak, e.a. kana bulamak
kana bulamak: bk. kana boyamak
kanadı altına almak (birini): korumak, korumayı üstlenmek, b.a. kanat açmak; kanat germek
kanadı altına sığınmak (birinin): koruyuculuğunu kabul etmek
kan ağlamak: yaşadığı zorluklardan büyük bir üzüntüyle yakınmak
kana kan istemek: öldürmeyle biten bir olayda, öç almak için öldürenin de öldürülmesi gerektiğini savunmak
kan akıtmak: kurban kesmek
kan alacak damarı bilmek: kimden ya da nereden çıkar sağlanabileceğini bilmek
kana susamak: öldürme hırsına kapılmak, k.a. kanına susamak
kanat açmak: bk. kanadı altına almak
kanat germek: bk. kanadı altına almak
kan başına sıçramak: çok öfkelenmek, e.a. kan beynine çıkmak
kan beynine çıkmak: bk. kan başına sıçramak
kancayı takmak (birine): sürekli onunla uğraşmak
kancıklık etmek: kalleşçe davranmak, döneklik yapmak
kan çekmek: akraba olduğunu bilmeden yakınlık duymak
kan çıkmak: kan dökülmek, cinayet işlenmek
kandili nerede söndürdün: sabah oldu, nerelerdeydin
kandilin yağı tükenmek: yaşam sona ermek, ölmek
kandilli küfür: çok ağır sövgü
kandilli temenna: elini yere kadar uzatıp sonra başına götürerek yapılan eski usul selamlama
kan davası: iki ailenin, geçmişte aralarında kan akmış olmaktan kaynaklanan bir düşmanlıkla öç alma yolunu araması
kan dökmek: ölüme yol açmak, cana kıymak ya da yaralamak
kan gövdeyi götürmek (bir olayda): çok kan akıtılmış, çok insan öldürülmüş olmak
kan gütmek: kan dökerek öç almak istemek, kan davası peşinde koşmak, öldürmenin yolunu aramak
kanı ağır: durgun, sevimsiz, can sıkıcı kimse
kanı bozuk: soysuz
kanı donmak: çok şaşırmak, donakalmak
kanı ısınmak: birine karşı çabucak sevgi duymak, e.a. kanı kaynamak (2)
kanı içine akmak: derdini dışa vuramamak
kanı kaynamak: 1) yerinde duramamak, çok hareketli, coşkulu olmak, 2) bk. kanı ısınmak
kanı kurumak: çok usanmak, çok bıkmak, b.a. kanını kurutmak
kanına dokunmak: bir şey birini çok sinirlendirmek
kanına ekmek doğramak: birini felâkete uğratarak bundan çıkar sağlamak
kanına girmek: 1) aklını çelmek,:2) birini öldürmek ya da öldürtmek, 3) bir şeyi bozmak, ziyan etmek, kullanılmaz hale getirmek
kanına susamak: 1) birini: öldürme hırsı içinde olmak. 2) kendisi: öldürülmesine neden olacak aşırı davranışta bulunmak
kanını emmek: insafsızca sömürmek
kanını içine akıtmak: çektiği üzüntüyü kimseye belli etmemek
kanını iliğini kurutmak: bk. kanını kurutmak
kanını kurutmak: birini:verdiği eziyetle canından bezdirmek, e.a. kanını iliğini kurutmak
kanı pahasına: yaralanmayı ya da ölmeyi göze alarak, hayatını tehlikeye atarak
kanı sıcak: kendini herkese çabuk sevdiren, sıcakkanlı, sempatik
kanıyla ödemek: yaptığı hayatına mal olmak
kan kardeşi: birbirinin birer damla kanını yalayıp kardeşlik andı içenlerden her biri
kan kırmızı: 1) çok üstün, yaman, 2) koyu kırmızı
kan kusmak: çok eziyet çekmek, k.a. kan kusturmak
kan kusturmak: çok eziyet çektirmek, k.a. kan kusmak; b.a. kan yutturmak
kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek: çok eziyet çektiği halde durumunu iyi göstermek
kanlı bıçaklı olmak: aralarında birbirini öldürecek kadar düşmanlık doğmak
kanlı canlı: sağlığı yüzünden belli olan, sapasağlam
kanlı katil: 1) çok insan öldürmüş, 2) birini vahşice öldürmüş, 3) cinayet işlemeyi meslek edinmiş
kanlı yaşlar dökmek: büyük üzüntüyle ağlamak
kan olmak: aralarında kan davası bulunmak
kan oturmak: herhangi bir nedenle vücudun bir yerinde, dokular arasına kan sızıp birikmek
kan revan içinde: her yanı kana bulanmış olarak
kantara çekmek: birini sınamak, e.a. kantara vurmak (2)
kantara vurmak: 1) tartmak, 2) bk. kantara çekmek
kantarı belinde: gözü açık, aldatılmaz
kantarın topunu kaçırmak: her zamanki ölçünün dışına taşıp aşırılığa varmak
kantarlıyı atmak: ağır küfürler etmek, e.a. kantarlıyı savurmak
kantarlıyı savurmak: bk. kantarlıyı atmak
kan ter içinde kalmak: sırılsıklam terlemek
kan tutmak:1) kan görünce bayılmak, 2) adam öldüren kişi, suçu işlediği yerden kaçamamak
kan yutturmak: bir iş, bitene değin o işi yapana çok sıkıntı vermek, istemeyerek yapılan iş yapana zor gelmek, b.a. kan kusturmak
kapağı atmak: istemeyerek oturduğu yerden, bulunduğu ortamdan kurtulmak, rahatlamak
kapalı gişe: tiyatro ya da sinemada bütün biletler satılmış olmak
kapalı kutu: 1) sır saklayan, 2) niteliği belli olmayan
kapana düşmek: bir düzenle ele geçirilmek, zor durumda bırakılmak, e.a. kapana kısılmak; kapana tutulmak; kapana yakalanmak
kapana kısılmak: bk. kapana düşmek
kapana tutulmak: bk. kapana düşmek
kapana yakalanmak: bk. kapana düşmek
kapanın elinde kalmak: bir şeye ancak çabuk davrananlar sahip olabilmek
kapı açmak: 1) bir şeyin sözünü etmek, 2) pazarlığa başlamak
kapı aramak: ev ziyareti yapmak istemek
kapı baca açık: korumasız yer
kapı bir komşu: bk. kapı komşu
kapıdan kovulsa bacadan girer: çok arsızdır, yüz vermediğin halde çevrenden ayrılmaz, e.a. kapıdan kovsan bacadan düşer
kapıdan kovsan bacadan düşer: bk. kapıdan kovulsa bacadan girer
kapı dışarı etmek: kovmak, dışarı atmak
kapı duvar: kapı o kadar çalındığı halde içerden ses gelmiyor
kapı gibi: iri vücutlu kimse
kapı kadar: eni boyu çok olan
kapı kapamaca: toptan, hepsi
kapı komşu: evleri bitişik olan komşulardan her biri
... kapının ipini çekmek: işi gereği birçok yere uğramak zorunda kalmak, b.a. doksan kapının ipini çekmek
kapıp koyuvermek: oluruna bırakmak, sonunu düşünmemek
kapısı açık olmak: konuksever, evine serbestçe gidilebilir
kapısına kilit vurmak: 1) çalıştırmaktan vazgeçmek, 2) çalışmasına son vermek
kapısında büyümek: ondan çok şey öğrenmiş, yanında yetişmiş olmak
kapısını aşındırmak: ona çok gidip gelmek
kapısını yapmak: sonrası için: önceden hazırlayacı sözler söylemek, e.a. zemin hazırlamak
kapıya dayanmak: 1) yapılacak işi ertelemeye zaman kalmamak; gelip çatmak, b.a. yumurta kapıya gelmek, 2) elde edeceği şey için bir yeri, bir kimseyi zorlamak, yıldırmak, korkutmak
kapı yapmak: 1) bk. kapısını yapmak, 2) tavla oyununda, bir haneyi rakibin geçişine kapatmak, 3) ziyaret amacıyla şu kadar ev gezmiş olmak
kapıyı açmak: 1) söze başlayarak ya da davranışta bulunarak öncülük etmek, 2) başladığı işle başkalarına örnek olmak
kapıyı büyük açmak: çok masraflı bir işe girişmek
kapıyı göstermek: işine son vermek, kovmak, uzaklaştırmak
kapıyı kırık odun etmek: zor durumu atlatmak için en değerli malını elden çıkarmak
kapı yoldaşı: aynı yerde ve görevde çalışanlardan her biri
karabatak gibi... ortada bir görünüyor bir kayboluyor
kara borsa: bir malın piyasa dışında gizlice ve yüksek fiyatla alınıp satılması
karaborsaya düşmek: gizlice alınıp satılır olmak
kara cahil: hiçbir şey bilmeyen, çok bilgisiz, beyninde en ufak bir aydınlık yok, hiç aydınlanmamış
karaca, kuruca, gönlüme görece: başkaları çirkin bulabilir ama ben seviyorum
kara cümle: aritmetikteki dört temel işlem: artı, eksi, çarpma, bölme
kara çalı: ara bozucu, iki kişinin arasına girerek ilişkilerini soğutan, bozan kimse
kara çalmak: bir kimsenin üstüne suç atmak, lekelemek, iftira etmek
Karadeniz’de gemilerin mi battı: neden öyle derin derin düşünüyorsun, ne oldu, neyin var
Karadeniz fırtına, al pırtını sırtına: buranın huzuru kaçtı, çekip gitmeli
karagöz oynatmak: komik bir durum yaratmak
kara gün dostu: zor zamanlarda da yakınlığını, dostluğunu sürdüren kimse
kara haber: ölüm ve felâket gibi çok üzücü bir durumun duyumu
kara kaplı kitap: tanık ya da dayanak olarak gösterilen din veya yasa kitabı
kara kara düşünmek: kaygı duymak, tasalanmak
karakolluk olmak: bir olayın çözümü karakolu gerektirmek
karalar bağlamak: yas tutmak amacıyla siyahlar örtünmek ya da giyinmek, e.a. karalar giymek
karalar giymek: bk. karalar bağlamak
kara liste: zararlı oldukları bilinen ya da cezalandırılmaları düşünülen kimselerin dökümü
Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu: şimdi doğal görünüyor ama altında neler gizli olduğu sonra anlaşılacak
kara maşa: esmer, ufak tefek, zayıf kadın
karambole getirmek: 1) karışıklıktan, ilgisizlikten yararlanarak birini aldatmak, 2) bir işi aşırı bir çabuklukla yaparak gereken özeni göstermemek
Karamürsel sepeti mi sandın: bk. ufak tefek gördün de Karamürsel sepeti mi sandın
karanlığa gömülmek: 1) çok önem verilen bir kovuşturmanın sonucu aydınlanamamak, 2) büyük bir keder içinde kalmak
karanlığa kurşun sıkmak: ne yapması gerektiğini tam bilmeden rastgele davranışta bulunmak
karanlıkta göz kırpmak: başkalarına belli etmeyecek biçimde anlatmak isterken, söyledikleri anlamasını istediği kimsece de anlaşılamamak
kara para: yasal olmayan yollardan kazanılan varlık, b.a. kayıt dışı ekonomi
kararında bırakmak: duracağı yeri bilmek, ölçüyü aşmamak
karda gezip izini belli etmemek: kimseye sezdirmeden gizli iş çevirmek
kardeş kardeş: dostlukla, dostça, sevgiyle
kardeş kavgası: bir ülkede yurttaşların birbirine karşıt düşüncelerinden doğan silahlı çatışma
karga bokunu yemeden: sabahın çok erken saatlerinde, e.a. kargalar bok yemeden, b.a. sabahın köründe
kargacık burgacık (yazı): okunmaz bir biçimde, kötü
karga derneği: çoğunluğunu bilgisizlerin oluşurduğu toplantı
kargalar bok yemeden: bk. karga bokunu yemeden
kargası çıkmak: çok zayıflamak
karga tulumba etmek: birkaç kişi, birini kollarından, bacaklarından tutup kaldırmak
kargayı bülbül diye satmak: 1) çirkini güzelleştirmeye çalışmak, 2) kaba birini incelikleri bilir diye tanıtmak
karı ağızlı: davranışlarını ayarlamak için karısının ağzına bakan, sözlerine uyan koca
karı gibi: kadınsı davranışları olan, ürkek, çekingen erkek
karın ağrısı: 1) sevimsiz, çekilmez biri, 2) ne olduğu, neye yaradığı bilinmeyen, şey
karınca duası gibi: ufacık, sıkışık, içiçe, okunaksız elyazısı
karınca gibi kaynamak (bir yerde, insanlar): çok kalabalık ve hareketli olmak
karınca kaderince: bk. karınca kararınca
karınca kararınca: küçük, önemsiz olabilir, gücü bu kadara yetiyor
karınca yuvası gibi: çok kalabalık, hareketli
karısı köylü: kendi köyünü, yakınlarını unutup karısının yakınlarını benimseyen erkek
karışanı görüşeni olmamak: hesap vermek zorunda olduğu kimse bulunmamak
karışık ismi fail: (ism-i fail) içinden çıkılamayan, karmaşık iş
karış karış dili var: bk. kürek kadar dili var
karman çorman: karmakarışık, e.a. harman çorman
karnaval maskarası: gülünç, çok süslü, abartmalı giyimli kimse
karnı burnunda (kadın): doğurması çok yakın, b.a. akşama sabaha
karnı geniş: tasasız, b.a. işkembesi geniş, mezhebi geniş
karnı gitmek: ishal olmak, sık sık ve sulu olarak büyük abdestini yapmak
karnı karnına geçmiş: bk. karnı sırtına yapışmış
karnım tok: bu gibi sözleri çok dinledim, bu sözlerin ne anlama geldiğini biliyorum ve dinlemek istemiyorum
karnından konuşmak: 1) işitilemeyecek kadar hafif sesle söylemek, 2) uydurmak
karnından söylemek: bk. karnından konuşmak
karnını şişirmek (kadın): evlilik dışı bir ilişki sonucu gebe kalmak
karnı sırtına yapışmış: açlıktan ya da zayıflıktan, karnı içeriye çökmüş
karnı sürmek: bk. karnı gitmek
karnı tok sırtı pek: hali vakti yerinde, çalışıyor, kazanıyor, geçim sıkıntısı yok
karnı zil çalmak: çok acıkmış olmak
karşı çıkmak: 1) yoldan gelen kimseyi karşılamaya gitmek, e.a karşı gitmek. 2) bir görüşe, düşünceye katılmadığını belirtmek
karşıdan bakmak: yapılanlara katılmayarak ne olup bittiğini uzaktan izlemek
karşıdan karşıya: karışmaz görünerek uzaktan ilgilenmek
karşı durmak: güçlüye direnmek, boyun eğmemek
karşı gelmek: başkaldırmak
karşı gitmek: bk. karşı çıkmak (1)
karşı karşıya: biri diğeriyle karşılıklı, biri ötekinin karşısında, b.a. göğüs göğüse; yüz yüze
karşı karşıya gelmek: birbirine karşılıklı yaklaşmak, b.a. karşı karşıya; yüz yüze gelmek
karşı koymak: direnmek, dayanmak, sert davranarak ya da güç kullanarak engel olmaya çalışmak
karşılık vermek: küçük büyüğün sözlerine karşı gelmek
karşısına almak: tutum ve düşüncesine katılmadığı kişiyi kendisine düşman etmek
karşısına çıkmak: 1) rastlamak, bir şeyi, bir kişiyi birden karşısında görüvermek, e.a. önüne çıkmak, 2) bk. karşısına dikilmek (2)
karşısına dikilmek: 1) karşısına gelip kendisini göstermek, 2) sözü ve davranışıyla, karşısındakine engel olduğunu ya da olacağını belli etmek, e.a. önüne dikilmek
karta kaçmak: 1) kişi: gençliği ve körpeliği kalmamak,2) bitki: tazeliği kalmamak
kasaba et borcu mu var... nedir bu şişmanlık
kasıkları çatlamak: 1) idrarını tutamayacak duruma gelmek, 2) çok gülmek
kasıp kavurmak: 1) bir doğal yıkım: ortalığı büyük zarara uğratmak, 2) bir zalim kişi: kıyıcı davranışlarda bulunarak topluluğu korku ve dehşet içinde bırakmak
kaş göz etmek: kaşını gözünü oynatarak bir şeyler anlatmaya çalışmak
kaşık atmak: çabuk çabuk kaşıklayarak, çala kaşık iştahla yemek, e.a. kaşık çalmak
kaşık çalmak: bk. kaşık atmak
kaşık düşmanı: bk. ekmek düşmanı
kaşık kadar: çok ufak (yüz)
kaşıkla verip kepçeyle geri almak: sağladığı yararın çok daha üstünde zarara uğratmak
kaşıkla yedirip sapıyla göz çıkarmak: bir yandan iyilik yapıp bir yandan da o iyiliği hiçe indirecek kötülük yapmak
kaşının altına gözün var dememek: bk. gözün üstünde kaşın var dememek
kaşla göz arasında: kimseye sezdirmeden, çok çabuk, çok az bir zaman içinde
kaşlarını çatmak: öfkesi yüzünden belli olmak
kaşlı gözlü: yüzü güzel olan
kaş yapayım derken göz çıkarmak: bir şeyi düzelteyim derken büsbütün bozmak
katır inadı: bk. keçi inadı
katır kuyruğu gibi kalmak: bk. eşek kuyruğu gibi ne uzar, ne kısalır
katı yürekli: acıması olmayan, acıklı şeylerden üzüntü duymayan, e.a. taş yürekli
katmerli yalan: yalan üstüne söylenmiş yalan
kaval elden, yel Allah’tan: iş başkalarının sağladığı gereçlerle oluyor, sen başarıyı kendine mal ediyorsun
kavanoz dipli dünya: bk. kavanoz götlü dünya
kavanoz götlü dünya: boş dünya, üzülmeye, acınmaya değmez, e.a. kavanoz dipli dünya
kavara çekmek: yellenmek
kavga çıkarmak: kavgaya neden olacak davranışlarda bulunmak, e.a. patırtı çıkarmak
kavga kaşağısı: ara bozup kavga çıkartan, kavga arayan kimse
kavuk sallamak: bir kimseye yaranmak için onun söylediği her sözü ya da davranışı doğru buluyor görünerek dalkavukluk etmek
kayıplara karışmak: ortalarda görünmez olmak
kayıp vermek: ulus, toplum, kuruluş: değerli bireyini, bireylerini yitirmek
kayışa çekmek: aldatmak, kandırmak, para sızdırmak
kayıt dışı ekonomi: belgelenmeyen, vergilendirilemeyen alışverişin döndüğü piyasa, b.a. kara para
kaymağını almak: bir şeyin en büyük payını, kârını ele geçirmek
kaymak tabakası: toplumun zengin ve seçkin kesimi
kaza atlatmak: ölümle sonuçlanabilecek bir kazadan kurtulmak
... kazan, ben kepçe: o yerin dolaşmadığım yanı, bakmadığım, aramadığım köşesi kalmadı
kazanı kapalı kaynamak: içyüzü bilinmemek
kazan kaldırmak: yönetime karşı topluca ayaklanmak
... kazan, o kepçe: o yerin dolaşmadığı, bakmadığı, aramadığı yanı kalmadı
kazığa vurmak: bir kimseyi: ucu sivri kazığa oturtarak öldürmek
kazık atmak: bir kimseye, bir malı değerinden çok pahalıya satmak, aldatmak, kazıklamak, k.a. kazık yemek
kazık dikmek: bir yerde uzun süre kalmak, sürekli kalmak, sonsuz yaşam sürmek, b.a. dünyaya kazık kakmak
kazık kadar: büyük, kocaman, yaşlı başlı adam
kazık kakmak: bk. dünyaya kazık kakmak
kazık kesilmek: kaskatı olmak
kazık marka: çok pahalı
kazı koz anlamak: söylenen şeyden yanlış anlam çıkarmak
kazık yemek: bir malı değerinden çok pahalıya satın almak, kazıklanmak, k.a. kazık atmak
kazık yutmuş gibi: bk. baston yutmuş gibi
kazın ayağı öyle değil: sen yanlış biliyorsun, öyle düşünüyorsun ama yanılıyorsun
kaz kafalı: anlayışsız, aptal
kazma diş: çok iri, kocaman diş
keçe külâh etmek: aldatmak, kandırmak
keçe külâh olmak: ordudan ya da resmi görevden çıkarılmak
keçesini sudan çıkarmak: kötü giden işini yoluna koyup rahatlamak, iyi sonuca ulaşmak
keçeyi suya atmak: ar ve namusu hiçe saymak
keçiboynuzu gibi: işi, uğraştıracak yanı çok, verimi az
keçi inadı: bir türlü yumuşamayan direnme, e.a. eşek inadı; gâvur inadı; katır inadı
keçileri kaçırmak: düşüncesi dağılmak, aklını yitirmiş gibi olmak
kedi ciğere bakar gibi bakmak: imrendiği şeyi çok iştahla seyretmek, tadını bildiği bir şeyi imrenerek seyretmek
kedi gibi dört ayak üstüne düşmek: en zor, en tehlikeli durumlardan zarar görmeden kurtulmak
kedi ile köpek gibi (iki kişi): birbirleriyle hiç anlaşamazlar, sürekli dalaşırlar, tartışılar
kedi ne, budu ne: bk. eti ne, budu ne
kedi olalı bir fare tuttu: geçen bunca zamana karşın bir tek başarılı iş yapabildi, şimdiye değin bir konuda başarılı olabildi, e.a. köpek köpek olalı bir av yakaladı
kediye ciğer ısmarlamak: güvenilmeyecek birine saklaması için bir şey bırakmak
kediyle harara girmek: geçimsiz biriyle işbirliği yapmak
kefekiye dönmek: delik deşik olmak
kefeni boynunda olmak: her an ölümü göze almak
kefenin cebi yok: cimrilik etme, öbür dünyaya giderken yanında para götüremeyeceksin
kefeni yırtmak: ağır bir hastalık geçirip ölüm tehlikesini atlatmak
kel başa şimşir tarak: değeri düşük bir şeyi değerli şeylerle süslemek; birçok gereksinim dururken, gösteriş için para harcamak; parasal durumunu aşan şeyler satın almak
kelepire konmak: bir şeyi çok ucuza almak
keli görünmek: kusuru ortaya çıkmak
keli kızmak (seyrek öfkelenenler için): o bile öfkelenmek
keli körü toplamak: işe yaramaz kimseleri bir araya getirmek
kelime cambazlığı: bk. lâf cambazlığı
kel kâhya: ilgisi olsun olmasın her şeye karışan, herkese iş buyuran
kelle götürür gibi: gereksiz bir aceleyle
kelle kulak yerinde (biri): kanlı canlı, iri yapılı, gösterişli, b.a. kalıp kıyafet yerinde
kellesi koltuğunda olmak: bk. kelleyi koltuğa almak
kellesini uçurmak: başını keserek koparmak
kelleyi koltuğa almak: ölümü göze alarak bir işe girişmek, e.a. başını koltuğunun altına almak
kelleyi vermek: canını feda etmek
kelli felli: kılığı kıyafeti düzgün, olgun yaşlarda ve gösterişli, b.a. kalıp kıyafet yerinde
kemeri dolu olmak: çok paralı, çok zengin olmak
kemerleri sıkmak: bk. kemer sıkmak
kemer sıkmak: bir süre gereksiz harcamalardan kaçınarak, giderlerini kısarak, tutumlu bir yaşayışa katlanmak, e.a. kemerleri sıkmak
kemik atmak: birini susturmak, oyalamak için küçük bir şeyle avutmak
kemiklerine kadar: iyice, içine işleyecek biçimde
kemiklerini kırmak: birini, çok dövmek, hırpalamak ; aşırı dayak atmak
kemikleri sayılmak: çok zayıflamak
kemikleri sızlamak (ölü): mezarında huzursuz, rahatsız olmak
kemik yalayıcı: birinin yanında aşağılık işler yapan, dalkavuk
kem küm etmek: verecek yanıt bulamayarak açık bir anlamı olmayan sözler söylemek, b.a. hık mık etmek
kenara çekilmek: 1) artık hiçbir şeye el sürmemek, karışmamak, 2) emekli olmak
kenarda kalmak: işinde, kendine yakışan yeri tutamayarak önemsiz bir duruma düşmek
kenarda köşede: bk. kıyıda köşede
kenar gezmek: bir şeyden uzaklaşmış olmak
kenarın dilberi: kibarlığa özenen, görgüsü kıt kadın
kendi ağzıyla tutulmak: bk. diliyle tutulmak
kendi başına: 1) kimseye sormadan, 2) başkasının payı, yardımı olmadan, yalnız, e.a. kendi kendine
kendi çalıp kendi oynuyor: hem konuya ilgi çekiyor, hem de kimseyi işe karıştırmayıp ortalığı telâşa veriyor
kendi çapında: iddiasız
kendi derdine düşmek: kendi sorunu nedeniyle başka bir şeyle ilgilenemez olmak
kendi gelen: bir hazırlık ya da çalışma sonucu olmayan, kendiliğinden yarar sağlayan
kendi gözündeki merteği görmez, elin gözündeki çöpü görür: kendisinin daha büyük kusurları olduğu halde, başkasında gördüğü küçük bir kusuru bağışlamaz
kendi halinde: sessiz, kimsenin işine karışmaz, e.a. eli koynunda
kendi haline bırakmak: ilgilenmemek, karışmamak
kendi havasına gitmek: hoşuna gideni yapmak, dilediğince davranmak, e.a. kendi havasında olmak
kendi havasında olmak: bk. kendi havasına gitmek
kendi kendine: bk. kendi başına
kendi kendine gelin güvey olmak: birlikte yapılması gereken bir işi kendisi olmuş bitmiş sayarak sevinmek
kendi kendini yemek : açığa vurmadan, başkalarına belli etmeden üzüntü çekmek, e.a. kendini yemek; içi içini yemek
kendinden geçmek: 1) bilinci işlemez olmak, düşüp bayılmak,:2) heyecan verici bir durum karşısında aklını, duygularını denetleyemez olmak, e.a. kendini kaybetmek; kendinde olamamak
kendinden paha biçmek: kendi durumuna göre değerlendirmek, e.a. kendinden pay biçmek
kendinden pay biçmek: bk. kendinden paha biçmek
kendinde olmamak: aklı, bilinci yerinde bulunmamak, düşünememek, b.a. kendinden geçmek
kendine gelmek: 1) ayılmak, aklı işler, düşünebilir olmak, 2) durumu düzelmek, toparlanmak
kendine has: ona özgü
kendine kıymak: kendini öldürmek, e.a. canına kıymak (2)
kendine mal etmek: sahiplenmek, benimsemek
kendine .... süsü vermek: kendini ..... gibi göstermek, ..... gibi davranmak
kendine yedirememek: kendisine yapılan işi, onur kırıcı sayarak tepkiyle karşılamak; başkasına yapabileceği işi, kişiliği için onur kırıcı saydığından yapmamak, e.a. onuruna yedirememek
kendine yontmak: başkalarını düşünmeyip, çıkan fırsatı kendi çıkarı için değerlendirmek
kendini adamak: kutsal saydığı bir şey uğruna kendini feda etmeye ant niteliğinde söz vermek
kendini ağır satmak: nazlanmak, istenen işi yapmaya istekli olduğu halde isteksizmiş gibi davranmak, b.a. kendini dirhem dirhem satmak; kendini naza çekmek
kendini alamamak: isteğine engel olmayı başaramamak, istemediği halde bir işi yapmak durumunda kalmak
kendini ateşe atmak: tehlikeli olduğu açıkça görülen bir işe girişmek
kendini atmak: bir yere gidivermek; vakit geçirmeden hemen gitmek
kendini beğenmek: kendini başkalarından üstün görmek
kendini bırakmak: çevresine ilgi, kendisine özen göstermez olmak
kendini bilen: saygınlığına, onuruna gölge düşürecek davranışlarda bulunmayan, e.a. kendini bilir
kendini bilir: bk. kendini bilen
kendini bilmek: 1) aklı başında, muhakemesi yerinde olmak, 2) durum ve onuruna yakışan davranışlarda bulunmak, 3) çocukluktan çıkıp erin çağına girmek, aklı her şeye erer olmak
kendini bulmak: 1) kişiliğini kazanmak, 2) durumunu düzeltmek, 3) bk. kendine gelmek
kendini dar atmak: bir yere koşarcasına gitmek
kendini dev aynasında görmek: kendisinin herkesten üstün, çok büyük bir adam olduğunu sanmak
kendini dinlemek: 1) hastalık kuruntusu içinde bulunmak, 2) yalnız, tek başına, sakin kalmak, e.a. başını dinlemek
kendini dirhem dirhem satmak: çok nazlı davranmak, e.a. kendini ağır satmak; kendini naza çekmek
kendini ele vermek: davranış ya da sözleriyle kendi suçunu ortaya çıkarmak
kendini fasulye gibi nimetten saymak: kendini çok önemli biri gibi görmek
kendini göstermek: 1) birilerini: sindirmek için ortaya çıkmak, görünmek, 2) beğenilecek niteliklerini, becerilerini ortaya sermek
kendini hissettirmek: varlığını belli etmek
kendini kapıp koyvermek: kötümser, karamsar duygulara kapılıp kendine özen göstermemek
kendini kaptırmak: 1) bir şeyin etkisinde kalmak, peşinde koşmak, 2) yoğun biçimde bir işle uğraşmak, başka şeyle ilgilenememek
kendini kaybetmek: 1) bayılmak, 2) öfkesinden ne yaptığını bilememek, e.a. kendinden geçmek
kendini naza çekmek: bir şeye istekli olduğu halde isteksiz gibi davranmak, nazlanmak, b.a. kendini ağır satmak; kendini dirhem dirhem satmak
kendini tartmak: ne durumda olduğunu yoklamak
kendini toparlamak: bk. kendini toplamak
kendini toplamak: 1) ilgilenmesi gereken konu üzerinde dikkatini yoğunlaştırmak, 2) durumunu düzeltmek, kötü giden işlerini yoluna koymak, e.a. kendini toparlamak
kendini tutamamak: bir durum karşısında sessiz kalmayı, heyecanını gizlemeyi başaramayıp bir şeyler söyleyerek rahatlamak
kendini tutmak: dayanmak, sabretmek, davranışlarını denetleyebilmek
kendini vermek: başka şeyleri geriye atıp, ilgisini, sevgisini tek şey üzerinde yoğunlaştırmak, bütün gücünü bir şey yapmaya bağlamak
kendini yemek: bk. kendi kendini yemek
kendini yiyip bitirmek: bk. kendi kendini yemek
kendi payıma: bana göre, bana kalırsa, ben olsam, bana sorarsanız, düşüncemi soracak olursanız
kendisi muhtacı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede: kendisi yardımla, destekle yaşayan birinden yardım beklenir mi
kendi yağıyla kavrulmak: gereksemelerini kendi olanaklarıyla karşılamak, kimseden yardım istememek
kene gibi yapışmak: istenmediği halde birinin peşini bırakmamak, musallat olmak
kenet gibi yapışmak (iki kişi): çok yakın dost olmak, birbirine ayrılmayacak biçimde bağlanmak, kenetlenmek
kepaze etmek: utanılacak bir duruma düşürmek, k.a. kepaze olmak
kepaze olmak: gülünç ve utanılacak bir duruma düşmek, k.a. kepaze etmek
kepçe kulak: öne doğru ve kocaman kulakları olan
kepçe kuyruk: başkalarının sırtından bedava geçinen, asalak
kepçe surat: çok küçük yüzlü olan
kepenk indirmek: toplumsal bir olaya tepki gösterdiğini ya da katıldığını belirtmek amacıyla dükkânını açmamak
kepenkleri indirmek: işi tatil etmek, üretimi durdurmak
kerahet vakti (akşamcılar arasında): içkiye başlama zamanı
kerameti kendinden bilmek: başka bir etkenle kavuştuğu iyi durumu kendi çabasının verimi ya da değerinin karşılığı saymak
keramette bulunmak: doğa üstü durumlar yaratmak
kerem etmek: bağışta, iyilikte bulunmak
Kerem gibi sevmek: büyük aşk yaşamak, aşkından ölmek, e.a. Kerem gibi yanmak
Kerem gibi yanmak: bk. Kerem gibi sevmek
kerpiç gibi: çok sert ve kuru
kertesine gelmek: tam yerini ve zamanını bulmak
kertesine getirmek: tam sırasını, en uygun zamanı seçmek
kervana katılmak: bir topluluğa karışmak
kesenin ağzını açmak: ne gerekiyorsa harcamayı göze almak
kesenin dibi görünmek: para tükenmek
kesenize bereket (parasal katkı, iyilik karşılığı, teşekkür olarak): çok kazan, kazancın bol olsun
kesesi elvermemek: bütçesi elverişli olmamak
kesesine bir şey girmemek: ortada yarar ya da çıkar sağlayabileceği bir durum bulunmamak
kesesine güvenmek: gücünü parasından almak
keseye davranmak: ödemek istemek
kese yol: kısa, kestirme yol
kesintiye uğramak: bir süre için durmak
kesip atmak: uzun uzadıya düşünmeden kesin yargıya varmak, son sözü söyleyip bitirmek, e.a. kestiririp atmak
keskin nişancı: attığını vuran, hedefi hiç ıskalamayan
kestane kabuğundan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş: bk. ceviz kabuğundan çıkmış kabuğunu beğenmemiş
kestiği tırnak olamamak: bir kimse: söz konusu kimseden değerce çok aşağılarda olmak, e.a. attığı tırnak olamamak
kestirip atmak: bk. kesip atmak
kestirme cevap: lâfı uzatmadan verilen kısa ve kesin yanıt
kestirmeden gitmek: en kısa yolu kullanmak
ket vurmak (bir işe): engel olmak, yapılmasını güçleştirmek
keyfi bozuk: hasta, e.a. keyfi yok
keyfi gelmek: neşelenmek
keyfi kaçmak: neşesi bozulmak
keyfimin kâhyası mısın: bana karışmaya ne hakkın var, bk. keyfinin kâhyası olmamak
keyfinden bayılmak: bk. keyfinden dört köşe olmak
keyfinden dört köşe olmak: bir şeyden çok keyiflenmek, çok kıvanç duymak
keyfine bakmak: olup bitenle ilgilenmemek, dilediğince yaşamak, güzel vakit geçirmek
keyfini bozmak (kendi): hastalanmak
keyfini çıkarmak: bir şeyin: olanaklarından, zevkinden bol bol yararlanmak
keyfini kaçırmak (birini): üzmek
keyfinin kâhyası olmamak (birisi başkasının): davranışlarına, yapacağı işe karışmaya hakkı bulunmamak
keyfi oluncaya kadar: razı olduğunu söyleyinceye değin
keyfi yok: tatsız, bozuk, hasta
keyif çatmak: keyfetmek
keyif hali: içkili, çakırkeyf, sarhoşluk durumu
keyif sormak (birinin): sağlığına ilgi göstermek, e.a. hal hatır sormak
keyif sürmek: dertsiz, tasasız, sıkıntısız rahat yaşamak
kıç atmak: 1) çok istekli olmak, çok istemek, e.a. göt atmak, 2) hayvan: çifte atmak
kıç attırmak: 1) bir şeyden: üstün olmak; 2) bir şeyi: geride bırakmak
kıçı kırık (şey ya da kimse): önemsiz, değersiz
kıçımın kenarı... kendini bir şey sanıyor
kıçına baka baka: başvurduğu yerden olumlu sonuç alamayarak, e.a. kıçına bakarak
kıçına bakarak: bk. kıçına baka baka
kıçına batmak: sanki kıçına batan bir şey varmış gibi, oturduğu rahat yeri, ortamı bırakmak, e.a. götüne batmak, k.
kıçına kına yaksın: onun istediği şeydi bu kötü duruma düşmemiz, şimdi sevinsin, düğün bayram etsin, e.a. götüne kına yaksın
kıçına tekme atmak: kovmak, işten çıkarmak, e.a. kıçına tekme vurmak, götüne tekme atmak; götüne tekme vurmak
kıçına tekme vurmak: bk. kıçına tekme atmak
kıçına tekmeyi yemek: kovulmak, e.a. götüne tekmeyi yemek
kıçını devirmek: bk. göt büyütmek
kıçını paralamak: bk. kıçını yırtmak
kıçını yalamak (birinin): çıkarı uğruna peşinden ayrılmamak, en aşağılık isteklerini yerine getirmek, yaltaklanmak, e.a. götünü yalamak, k.
kıçını yırtmak: 1) ille yapacağım diye bütün gücüyle uğraşmak, 2) bağırıp çağırmak, e.a. götünü yırtmak
kıçın kıçın gitmek: 1) işler ters gitmek, 2) yürümeye çabalayan bebek kıç üstü gitmek
kıç üstü oturmak: apışıp kalmak, umudunu keserek uğraşmayı bırakmak, başaramayacağını anlayarak pes etmek
kılçık atmak: bir kimsenin işini karıştıracak davranışta bulunmak
kıldan nem kapmak: bk. buluttan nem kapmak; e.a. osuruktan nem kapmak
kılıcı arşa asmak: yarıştığı kimselere karşı kazandığı büyük başarıdan aşırı övünç duymak
kılıcı kınına koymak: savaşı bırakmak, savaştan vazgeçmek
kılıç artığı: savaşta ele geçirilen tutsak
kılıç oynatmak: egemen olarak yaşamak
kılıçtan geçirmek: savaşta çok sayıda insanı kılıçla öldürmek; hepsini öldürmek
kılıç üşürmek: topluca kılıçları çekerek saldırmak
kılıf hazırlamak (yaptığına): bir gerekçe tasarlamak
kılıfına uydurmak: aykırı bir davranışa ya da duruma yöntemine uygun biçim vermek
kılığına girmek (birinin): onun gibi giyinmek, onun gibi görünmek, onun gibi davranmak
kılı kıpırdamamak: aldırış etmemek, oralı olmamak
kılı kırk yarmak: titizlenmek, en küçük ayrıntısına kadar dikkatle incelemek
kılık kıyafet: üst baş, dış görünüş
kılık kıyafet düşkünü: giyecekleri eskimiş olan
kılık kıyafet, köpeklere ziyafet: üstü başı hem eski, hem pis
kılıktan kılığa girmek: sık sık düşünce değiştirmek
kılına dokundurmamak (birine): en küçük bir zarar bile verdirtmemek
kılına dokunmamak (birine): zarar verecek en ufak bir davranışta bile bulunmamak
kılına hata gelmemek: en ufak bir değişime uğramamak, zarar görmemek
kılını bile kıpırdatmamak: bk. kılını kıpırdatmamak, b.a. kılı kıpırdamamak
kılını kıpırdatmamak: bir olay karşısında en küçük bir tepki göstermemek, e.a. kılını bile kıpırdatmamak; kılını oynatmamak
kılını oynatmamak: bk. kılını kıpırdatmamak
kıllık yapmak: sorun yaratmak, zora sürmek
kıl payı: olmaya, bitmeye, tamamlanmaya çok az kalmak
kına gibi un olmak (kişi, nesne): tam istenen duruma gelmek
kınalar yakmak: birinin uğradığı kötü duruma çok sevinmek
kıran girmek: 1) daha önce çok bol olan şey bulunmaz olmak, 2) canlılar özellikle hayvanlar arasına ölümcül bir hastalık yayılmak
kıran kırana: öldüresiye
kırba gibi içmek: içmeye doyamamak
kırdığı ceviz bini aşmak: yaptığı yakışıksız işlerin, davranışların sayısı sürekli çoğalmak, e.a. kırdığı koz kırkı aşmak
kırdığı koz kırkı aşmak: bk. kırdığı ceviz bini aşmak
kır düşmek (saçına ya da sakalına): kılları kırlaşmak
kırık dökük: 1) eşya: eski, çürük, değersiz, 2) söz: düzgün olmayan, parça parça
kırık dölü: piç
kırılıp bükülmek: kırıtarak, kibarlığa özenerek konuşmak
kırılıp dökülmek: 1) bk. kırılıp bükülmek, 2) çok eskimek, hurdalaşmak,:3) vücudunda hafif ağrılar, kırıklık duymak
kırıp geçirmek: 1) yakıp yıkarak, cana kıyarak, baskı yaparak halka zarar vermek, 2) çok sert davranarak darıltmak, 3) herkesi gülmekten katıltmak
kırıp sarmak (belli bir amaç için): şurdan burdan para bularak bir araya getirmek, her türlü olanaktan yararlanmak
kırk bir buçuk maşallah: biraz fazlasıyla kırk bir kere maşallah, bk. kırk bir kere maşallah
kırk bir kere maşallah: nazar değmesin, Tanrı defalarca korusun, esirgesin
kırk dereden su getirmek: bk. bin dereden su getirmek
kırkı çıkmak (doğumundan ya da ölümünden sonra): üzerinden kırk gün geçmek
kırkından sonra azmak: yaşlandıktan sonra yaşına uymayan davranışlarda bulunmak, eğlence peşinde koşar olmak
kırkından sonra saz çalmak: geç sayılacak bir yaşta, uzun çalışmayı gerektiren bir işe kalkışmak, girişmek
kırk kapının ipini çekmek: bk. doksan kapının ipini çekmek
Kırklar’a karışmak: bir kimse artık ortalarda görünmez olmak
kırkları karışmak (çocuklar için): doğumları aynı kırk güne rastlamak
kırk öksüzle bir mağarada mı kaldı: bk. dokuz öksüzle bir mağarada mı kaldı
kırk tarakta bezi olmak: birbiriyle ilgisi olmayan birçok işle uğraşmak
kırk yıl: çok uzun süre
kırk yılda bir: çok seyrek olarak
kırk yılın başı: bunca zaman içinde bir kez, bunca zamandır ilk olarak, ilk defa
kırk yıllık: çok eski, deneyimli, köklü
kırmızı dipli mumla davet etmek (birinden): bir yere gelmesini yalvarırcasına dilemek, e.a. kırmızı götlü mumla davet etmek
kırmızı fener: genelev
kırmızı gömlek: ne kadar çalışılırsa çalışılsın saklanamayan şey
kırmızı götlü mumla davet etmek: bk. kırmızı dipli mumla davet etmek
kısa görüşlü: bk dar kafalı
kısa günün kârı... hiç olmamaktansa bu kadarı da iyi
kısa kesmek: sözü uzatmamak
kısa tutmak: 1) bir şeyi: gerektiği uzunlukta yapmamak, 2) bir konuyu: ayrıntılı ve geniş olarak işlememek
kısa yoldan: 1) uzatmadan, 2) kesin bir biçimde
kısır döngü: aynı sonucu veren ya da çözüm getirmeyen durumların yinelenerek sürmesi
kısmeti açılmak: 1) kazancı artmak, bolluğa ermek, 2) kendisiyle evlenmek isteyen biri çıkmak
kısmeti ayağına gelmek: yararlanacağı bir şeye zahmetsizce sahip olmak, e.a. kısmeti ayağına kadar gelmek
kısmeti ayağına kadar gelmek: bk. kısmeti ayağına gelmek
kısmeti bağlanmak (kadın ya da erkek): istediği halde evlenememek
kısmeti çıkmak (bir kadın ya da kız): evlenme teklifi almak, bir erkek tarafından evlenmek üzere istenmek
kısmetini ayağıyla tepmek: yararlanacağı bir durumu değerini bilmeyerek geri çevirmek
kısmet olmak: talih yardım etmek
kıssadan hisse: anlatılan olaydan alınacak ders
kış kıyamet: çok zorlu kış, kar, fırtına, soğuk hepsi bir arada
kış uykusu: durgun, hareketsiz geçirilen dönem
kış yapmak: hava çok soğuk ve karlı geçmek
kıtı kıtına: ancak yetecek kadar
kıtır atmak: yalan söylemek
kıt kanaat (geçinmek): yokluğa katlanarak, güçlükle, yoksulluk içinde, olanla yetinerek
kıtlığına kıran girmek: bir şey hiç bulunmaz olmak, e.a. kıran girmek (2)
kıtlıktan çıkmış gibi: yemek: doymak bilmezcesine
kıvrım kıvrım kıvranmak: 1) çok acı içinde olmak, 2) birinin kurtarması için yalvaracak kadar sıkıntı içinde olmak
kıyak kaçmak: çok uygun düşmek, yakışık almak, a.
kıyamete kadar: dünya durdukça, dünya var oldukça
kıyamete kalmak: bir sorunun çözümüne dünyanın ömrü yetmeyecek olmak
kıyamet gibi: pek çok, sayısız, istediğin kadar, e.a. kıyamet kadar
kıyamet kadar: bk. kıyamet gibi
kıyameti koparmak: kızarak bağırıp çağırmak; gürültülere, ağız kavgalarına yol açmak, e.a. kıyametleri koparmak; kızılca kıyameti koparmak; kızıl kıyameti koparmak
kıyametleri koparmak: bk. kıyameti koparmak
kıyıda bucakta: bk. kıyıda köşede
kıyıda köşede: göze çarpmayan, dikkati çekmeyen yerlerde, e.a. kıyıda bucakta; kenarda köşede
kıyıya atmak (deniz): karaya sürüklemek
kızağa çekmek (bir kimseyi): hareketli bir işten alıp, hareketsiz bir işe vermek
kız almak: bir ailenin kızını gelin olarak almak
kızana gelmek (dişi kedi ya da köpek): erkek istemek
kızarıp bozarmak: utancından ya da sıkılganlığından yüzü renkten renge girmek
kız gibi (bir şey): yepyeni, el değmemiş, hiç kullanılmamış, pırıl pırıl
kızı kısrağı (birinin): ailesindeki kızlar, kadınlar, çoluk çocuğu
kızılca kıyameti koparmak: bk. kıyameti koparmak
kızıl divane: zırdeli
kızıl iblis (kişi): çok kötü ruhlu
kızıl kıyamet: büyük ve aşırı gürültü, kavga
kızıl kıyameti koparmak: bk. kıyameti koparmak
kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla: bir yakınıma söylediğim ve senin de işittiğin bu sözler, aslında sana söylemek istediğim düşüncelerimdir
kız kaçırmak: bir kızı kendisinin ya da ailesinin rızası olmadan alıp götürmek
kız kızan: ev halkı, çoluk çocuk
kız kurusu: evlenmemiş yaşlı kız
kızlığını bozmak: 1) bir kızla: kızlık zarını bozacak biçimde cinsel ilişkide bulunmak, 2) yeni alınmış olan bir şeyi ilk kez kullanmak
kız oğlan kız: kızlığını koruyan, kızlığı giderilmemiş kız
kız tarafı: evlenen kızın ana, baba ve öbür yakınları, ailesi
kız vermek: kendi kızını bir aileye gelin etmek
kibar düşkünü (kişi): varlığını, saygınlığını yitirmiş
kifafı nefs etmek: ancak yaşayacak kadar yemek
kilise direği gibi: çok kalın ense
kilidi küreği olmamak: açıkta durmak, kilitli yere saklanmamış bulunmak
kilit noktası: bütün işleri sonuçlandıran en önemli yer ya da kişi
kilit olmak: birbirine çok bağlanmak
kilo almak: şişmanlamak
kilometre taşı: bir oluşumda, bir değişimde etkin olan nokta, üzerinde durulması gereken durum
kilo vermek: zayıflamak
kim bilir: bilen yok, belli değil, bilinmez, bilinmiyor
kime niyet, kime kısmet: kimin için hazırladık, hiç akılda olmayan biri yararlandı
kimi kimsesi olmamak: yakını, hısımı, akrabası, tanıyanı, koruyucusu bulunmamak
kimin arabasına binerse onun düdüğünü çalmak: kimden bir çıkarı varsa ona yaranacak, hoşuna gidecek davranışlarda bulunmak, döneklik, dalkavukluk yapmak, e.a. kimin arabasına binerse onun türküsünü çağırmak
kimin arabasına binerse onun türküsünü çağırmak: bk. kimin arabasına binerse onun düdüğünü çalmak
kimin nesi, kimin fesi.: yakını kim, kime, ne akla hizmet ediyor
kim kime, dum duma: çok karışık bir durum, kimse kimseyle ilgilenmiyor, kimse kimseye önem vermiyor
kim oluyor : kendini ne sanıyor, ne hakkı var
kim vurduya gitmek: bir kalabalık arasında öldürülen ya da vurulan kimseyi kimin vurduğu belli olmamak
kimya olmak (bir şey): bulunmamak, ortadan kalkmak
kin gütmek: öcünü alıncaya değin kininden vazgeçmemek
kip gelmek: tıpatıp uymak
kir götürmek: kirini belli etmeyecek bir renkte olmak
kirişi kırmak: kaçmak, bulunduğu yerden uzaklaşmak, a.
kirli çamaşırlarını ortaya dökmek (birinin): bilinmesini istemediği ayıp, kusur, suç gibi şeylerini herkese söylemek
kirli çıkı: cimrilikle zengin olmuş, çok para biriktirmiş olan
kirliye atmak: yıkanmak için bir kenara konanların arasına katmak
kir pas içinde olmak: çok kirlenmek
kişi oğlu: soylu
kitaba el basmak: kutsal kitap üzerine elini koyarak ant içmek
kitaba uydurmak: bk. kitabına uydurmak
kitabı kapamak: o konuyla ilgisini kesmek
kitabına uydurmak: yasal olmayan bir işi yasaya uygunmuş gibi göstermenin yolunu bulmak, e.a. kitaba uydurmak
kitapta yeri olmak (konu): din ya da yasa kitaplarında bulunmak, geçmek
koca bulmak (kız ya da kadın): evleneceği erkeğe aklı yatmak
kocakarı ilâcı: hekim olmayan kimselerin yaptıkları ya da salık verdikleri, hekimlikte kullanılmayan madde
kocakarı soğuğu: mart ortalarına rastlayan soğuk havalar
kocaya kaçmak (kız ya da kadın): ailesinin izni olmadan ve nikâh yapmadan bir erkekle birlikte yaşamaya başlamak
kocaya varmak (kız ya da kadın): evlenmek
kocaya vermek (kızı ya da kadını): evlendirmek
koç yiğit: güçlü ve yakışıklı genç
kof çıkmak (birinin): boş kafalı, işi yaramaz olduğu anlaşılmak
kokona gibi: çok süslü yaşlı kadın
kokusu çıkmak: gizli tutulan bir iş, herkesçe anlaşılmaya başlamak
kokusunu almak: 1) kendisi için bir çıkarın varlığını sezinlemek, 2) gizli tutulan bir şeyi sezmek
kolaçan etmek: çevrede olup biteni görüp anlamak amacıyla dolaşmak
kolayına bakmak: bir işi en az yorularak yapmanın yolunu bulmaya çalışmak
kolayına gelmek: uyguladığı biçimi: daha rahat bulmak
kolayına kaçmak (bir işin): en az yoracak yolunu seçmek
kolayını bulmak (işin): yorgunluğunu en aza indirmeyi başarmak
kol kanat germek (birini): koruyuculuğu altına almak, yardım etmek, e.a. kanadı altına almak, kanat germek, kol kanat olmak
kol kanat olmak: bk. kol kanat germek
kolları kopmak: ağır bir şey taşımaktan ya da çok iş yapmaktan yorulmak
kollarını açmak: yardıma, korumaya, kucaklamaya hazır olduğunu belirtmek
kolları sıvamak: bk. paçaları sıvamak
koltuğuna sığınmak: birinin koruyuculuğu altına girmek
koltuk değneğiyle: başkalarının yardımıyla
koltukları kabarmak: böbürlenmek, kendine ya da yakınlarına yapılan övgüden kıvanç duymak
koltuk meyhanesi: az mezeyle, ayak üstü içki içilen ucuz yer
koltukta olmak: konuk ya da bir büyüğüyle birlikte olduğundan kendisi para harcamamak
koltuk vermek (birini): yüzüne karşı överek pohpohlamak
kolu kanadı kırılmak: parasız ya da yardımcısız kalarak, bir şey yapamayacak duruma gelmek, çaresiz kalmak
koluna girmek: kolunu birinin koltuğu altından geçirerek ona tutunmak
kolunda altın bileziği olmak (birinin): kendisine kazanç sağladığı bir mesleği, zanaatı bulunmak
komşu kapısı: pek yakın sayılan yer, b.a. kapı komşu
konu komşu: bütün komşular, birbirine yakın evlerde oturanlar
korktuğu başına gelmek: başkaları için çekindiği, olmamasını istediği kötü duruma kendisi uğramak, e.a. korktuğuna uğramak
korktuğuna uğramak: bk. korktuğu başına gelmek
koro halinde (konuşmak): hep bir ağızdan, gürültülü biçimde
koyduğum yerde otluyor: ilerlemeye, gelişmeye niyeti yok
koydunsa bul: burada olması gerekirdi, burada olacaktı, yok
koynuna almak: biriyle sevişmek için yatmak
koynunda yılan beslemek: en yakın bildiği kişiden kötülük, hayınlık görmek
koyun kaval dinler gibi dinlemek: dinlediğinden hiçbir şey anlamamak
koz kabuğundan çıkmış da kabuğunu beğenmemiş: bk. ceviz kabuğundan çıkmış da kabuğunu beğenmemiş
kozunu kaybetmek: biri karşısındaki en etkin olanağını yitirmek
kozunu oynamak: elindeki en üstün ve etkin olanağı kullanmak
kozunu paylaşmak (biriyle): aralarındaki anlaşmazlığı güç savaşını kazanarak sona erdirmek
kök salmak: bir yere iyice yerleşmek, oradan ayrılmamak
kök sökmek: çok çetin bir iş görmek, çok zorlanmak
kök söktürmek (birine): bir işte güçlük çıkarmak, uğraştırmak
kökten sürme: niteliğini soyundan alan, meslekten yetişme
kökü kazınmak: bir daha ortaya çıkmayacak biçimde yok edilmek
köküne kibrit suyu: yok olsun
köküne kibrit suyu dökmek: bir daha ortaya çıkmayacak biçimde yok etmek, e.a. kökünü kazımak; kökünü kurutmak
kökünü kazımak: bk. köküne kibrit suyu dökmek
kökünü kurutmak: bk. köküne kibrit suyu dökmek
kömür başa vurmak: kömür yanarken çıkan karbon gazıyla zehirlenmekten baş ağrımak
kömürcü çırağına dönmek (bir iş yaparken): yüzü gözü, üstü başı kirlenmek
köpeğe atsan yemez (yiyecek) çok kötü, berbat
köpeğe hoşt, kediye pist dememek: kendisine zarar verenlerden korunmak için en küçük bir tepkide bulunmamak
köpeğin ağzına kemik atmak: sorun yaratacak birini susturmak için ona bir çıkar sağlamak
köpek köpek olalı bir av avladı: bk. kedi olalı bir fare tuttu
köpeksiz köy bulmuş da çomaksız geziyor: kendisine karşı çıkacak kimse olmadığı için dilediğini rahatça, korkusuzca yapıyor
köpek yese kudurur: çok ağır ve onur kırıcı söz
köprü başı: ilerisi için temel, dayanak oluşturacak yer, kişi, şey
köprü başını tutmak: önemli bir mevkii ele geçirmek, e.a. köprü başlarını tutmak
köprü başlarını tutmak: bk. köprü başını tutmak
köprüleri atmak (yaratılan bir durumla): vazgeçmeyi, geri dönmeyi, caymayı olanaksız kılmak
köprülerin altından çok sular aktı: bk. köprünün altından çok su geçti
köprünün altından çok su geçti: eski durumu arama, o zamandan bu zamana koşullar çok değişti
kör değneğini beller gibi: hep aynı şeyi yapıyor, tutumunda hiçbir yenilik, değişiklik yok, alışkanlıklarını bırakamıyor
kör dövüşü: aynı işe kalkışan kimselerin birbirinden habersiz ve birbirine uymaz çabaları
kör kadı (kimse): hatıra gönüle bakmadan doğru bildiğini herkesin yüzüne karşı çekinmeden, sakınmadan, açık açık söyleyen, b.a. selâmün aleyküm kör kadı
kör kandil: kendini bilmeyecek derecede sarhoş, e.a. kör kütük; kör kütük sarhoş
kör kör parmağım gözüne: bunu ancak kör olan görmeyebilir, apaçık ortada, besbelli
kör kurşun: bir başkasına ya da amaçsız atıldığı halde bir kimsenin yaralanmasına veya ölmesine neden olan kurşun, b.a. serseri kurşun
kör kurttan bile vazgeçmemek: en küçük varlığı bile değerli sayarak korumak
kör kuruş: bir kenarda unutulmuş, alım gücü kalmamış ufak para
kör kütük: bk. kör kandil
kör kütük sarhoş: bk. kör kandil
körler mahallesinde ayna satmak: bir şeyi, ona hiç gereksinim duyulmayan çevreye götürmek
kör topal: tam olmasa da, iyi kötü, yarım yamalak
körü körüne: davranışının nedenini, ne sonuç doğuracağını düşünmeden, bilmeden, öylesine
körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz: dilediğinden fazlasına kavuştu
körünü kırmak: inadından vazgeçmek, durumunu kabul etmek
körünü öldürmek: hevesini almak, bir kez tatmış olmak
kös dinlemiş: çok gürültü patırtı gördüğünden, bunlara benzer şeylere kulak asmayan
kösele suratlı: utanmaz, sıkılmaz, yüzü kızarmaz
kös kös: başı önde, yorgun, üzgün, düşünceli bir durumda
kösteği kırmak: 1) çocuk: yürümeye başlamak, 2) bağlı bulunduğu yerden ayrılmak isteğini gerçekleştirmek, ilişiğini kesmek
köstek olmak: engellemek
köşe bucak: göz önünde olmayan, sürekli girilip çıkılmayan, dikkati çekmeyen yerler, b.a. kıyıda köşede; kıyıda bucakta; kenarda köşede
köşe kapmaca oynamak: o gittiği sırada öbürü gelerek aynı yerlerde birbirini arayıp durmak
kötü gözle bakmak: 1) bir kimse hakkında iyi olmayan düşünceler beslemek, bunu belli edercesine davranmak, 2) cinsel duyguyla, istekle bakmak
kötü kişi olmak: davranışları olumsuz değerlendirilerek, söyledikleri yanlış anlaşılarak: kimilerinin düşmanlığını kazanmak
kötü kötü düşünmek: bk. pis pis düşünmek; b.a. kara kara düşünmek
kötüye çekmek: yanlış, beğenilmeyen bir anlam vermek
kötü yola düşmek: kadın orospuluğa başlamak, b.a. yoldan çıkmak; yolunu sapıtmak; yolunu şaşırmak
kötü yola sapmak: doğruluktan ayrılıp istenilmeyen ve uygunsuz işler yapar olmak
kraldan çok kralcı olmak: aşırı yan tutmak, birinin davasını, ondan çok savunur olmak
krallara layık: çok üstün nitelikte
kredisi düşmek:güvenilirliği, saygınlığı yok olmak
kucağına düşmek: kötülük göreceği biriyle ya da sefalet, felaket gibi şeylerle karşılaşmak, kendisini kurtaramayacak, içinden çıkamayacak durumda kalmak, b.a. ele geçmek; eline düşmek
kucak açmak (birine): sevgisini belli etmek, onu korumaya, kayırmaya hazır olduğunu göstermek
kucak dolusu: pek çok, bol bol
kucaktan kucağa dolaşmak (kadın): pek çok kişiyle ilişkisi olmak
kukla gibi oynatmak: 1) birine: her istediğini yaptırmak, 2) birinin: istediğini yapıyor görünerek onu oyalamak
kukumav gibi: tek başına
kulağı delik: olup bitenleri çabuk haber alan
kulağı düşük: 1) güçsüz, 2) neşesiz, keyifsiz
kulağı kirişte: söylenecek sözü, her an gelebilecek haberi bekler durumda
kulağına çalınmak: başkasına söyleneni kendisi de duymuş olmak, e.a. kulağına çarpmak; kulağına gelmek
kulağına çarpmak: bk. kulağına çalınmak
kulağına gelmek: bk. kulağına çalınmak
kulağına girmek: söylenenler kulağında yer etmek, söylenenlere önem vermek
kulağına kar suyu kaçmak: kuşkulandıran bir haber işitmek
kulağına koymak (birine): yeri gelince yapması gerekeni önceden hatırlatmak, e.a. kulağına sokmak
kulağına küpe olmak: yaşadığı ya da tanık olduğu bir olaydan, unutamayacağı bir ders almak
kulağına sokmak: bk. kulağına koymak
kulağına söylemek: söylenileni başkasının anlayamayacağı yavaşlıkta birine bir şey anlatmak
kulağını açmak: söylenenleri dikkatle dinlemek
kulağını bükmek (birine): dikkatli davranması için uyarıda bulunmak
kulağını çekmek (birinin): yaptığı bir kabahati yinelememesini öğüt yoluyla sağlamak
kulağını çınlatmak (birinin): anmak, sözünü etmek
kulağını doldurmak (birinin): bir konu üzerinde bilgi verirken kendi düşüncesini aşılamak
kulak asma: aldırma, önemseme
kulak asmamak: önem vermemek, ilgi göstermemek, dinlememek, e.a. aldırış etmemek
kulak dolgunluğu: şundan bundan işiterek edinilmiş bilgi, e.a. kulaktan dolma; b.a. kulaktan kapmak
kulak kabartmak: belli etmemeye çalışarak dinlemek
kulak kesilmek: dikkatle, ilgiyle dinlemek
kulakları çınlasın: onu iyilikle anıyoruz, bu anışımızı sezmesini dileriz.
kulakları dolmak: aynı şeyi dinlemekten usanç gelmek
kulaklarını dikmek (hayvan): dikkat kesilmek
kulaklarını tıkamak: dinlemek istememek, b.a. kulak tıkamak
kulakları paslanmak: uzun zamandır müzik dinlememiş olmak
kulak misafiri olmak: yakınında konuşulanları dinlemek
kulaktan âşık olmak: görmeden, sadece kendisine anlatılanlarla birine ya da bir şeye karşı büyük sevgi beslemek
kulaktan dolma: bk. kulak dolgunluğu
kulaktan kapmak: söylenenleri dinleyerek bilgi edinmek
kulaktan kulağa: birbirinden duyarak, anlatıla anlatıla
kulak tıkamak: duymazdan gelmek, b.a. kulaklarını tıkamak
kulak tırmalamak (ses): kulağı rahatsız etmek
kulak tırmalayıcı: kulağı rahatsız eden
kulak tutmak: bk. kulak vermek
kulak vermek: iyi anlamak amacıyla dinlemek, e.a. kulak tutmak
kul köle olmak (birine): tam bir özveriyle bağlanarak, bütün isteklerini yerine getirmek
kul kurban olmak: bk. kul köle olmak
kulp takmak: bir kimseyi, bir şeyi: kusurlu göstermek için bahane bulmak
kulpunu bulmak: yapılacak uygunsuz bir iş için, yasallığı tartışılabilecek bir çözüm yolu önermek
kumda oynayıp götüne çöp batmamak: bir fırsat kaçırarak umulanı elde edememek, k.
kumpas kurmak: birini: zor duruma düşürecek gizli bir iş düzenlemek
kundak sokmak: bir düzeni sarsmak için yasadışı davranışta bulunmak
kurbağa ağaca çıkınca: bk. balık kavağa çıkınca
kurban olayım: 1) uğruna canım feda, 2) ne olursun
kurdu koyunla barıştırmak: adaletli bir yönetim kurarak düşmanlıkları ortadan kaldırmak
kurdunu kırmak: bk. kurtlarını dökmek
kursağında ekmeği bulunmak: onun bakımını üstlendiği, yedirip içirerek yetiştirdiği bir kişi olmak
kurşuna dizmek: ölüm cezasını ateşli silâhlarla yerine getirmek
kurşun dökmek: eritilmiş kurşunu başının üstünde tutulan su dolu kabın içine dökerek, hastayı nazar ya da büyünün etkisinden kurtarmaya çalışmak
kurtlarını dökmek: çoktan beri özlediği şeyi bol bol yaparak hevesini almak, e.a. kurdunu kırmak
kurtlu kaşar: gezmeyi çok seven
kurt masalı okumak: kendini suçsuz göstermek için: uzun uzadıya özürler ve inandırıcı olmayan bahaneler ileri sürmek
kuru başına kalmak: hayatında ya da yanında kimsesi bulunmamak, yalnız, kimsesiz olmak
kuru gürültü: gereksiz, önemsiz, bir sonuç alınmayacak söz ya da davranış
kuru gürültüye pabuç bırakmamak: yapacağını korkuya, telaşa kapılmadan yapmak
kuru hasır üstünde kalmak: aç, parasız, barınaksız kalmak, e.a. kuru kilim üstünde kalmak, b. a. kuru tahtada kalmak
kuru iftira: gerçekle hiçbir ilişiği, hiçbir dayanağı olmayan kara çalma
kuru kafa kalmak: bk. kuru başına kalmak
kuru kalabalık: 1) yapılan işe olumlu katkısı bulunmayan kişi topluluğu, 2) bir işe yaramayan kırık dökük eşya
kuru kemik: çok zayıf
kuru kilim üstünde kalmak: bk. kuru hasır üstünde kalmak
kuru kuruya: yararsız yere, boşuna, e.a. boşu boşuna
kuru sıkı: 1) yalnız barutla sıkılanmış tüfek ya da fişek ve bu dolduruş biçimiyle yapılan atış, 2) korku vermek ya da yıldırmak için söylenmiş, arkasında korkulacak bir durum bulunmayan söz, davranış, blöf
kuru soğuk: yağışsız havadaki sert soğuk
kuruşu kuruşuna: hesap tam çıkarılmak
kuru tahtada kalmak: eşyası elinden gitmek, eşyasız çıplak evde oturma zorunda bulunmak, b.a. kuru hasır üstünde kalmak, kuru kilim üstünde kalmak
kuşa benzetmek (bir şey): silerek, keserek, atarak düzeltilirken küçülüp güdük, biçimsiz bir durum almak, e.a. kuşa çevirmek
kuşa çevirmek: bk. kuşa benzetmek
kuş beyinli: aklı kıt, akılsız, kafası az çalışan
kuş gibi çırpınmak: çaresizlikle, telaşla ne yapacağını bilememek
kuş gibi uçup gitmek: 1) çok kısa süren bir hastalıkla ölmek, 2) çabucak geçip bitmek, kısa sürmek
kuş kanadıyla gitmek: çok hızlı davranmak
kuş kadar canı olmak (herhangi bir canlı): küçük, cılız, güçsüz
kuş kadar yemek: çok az yemek yemek
kuş kafesi (yapı): ufak ve güzel
kuş mu konduracak: yapacağı şey, görülmemiş bir sanat eseri mi olacak
kuş sütü kuru üzüm (sofrada): en akla gelmeyecek yiyecekler bile var
kuş sütünden başka her şey var (sofrada): her türlü yiyecek bulunuyor
kuş sütüyle beslemek: en az bulunur, en değerli besinleri vererek, beslenmesine büyük özen göstermek
kuş uçmaz kervan geçmez: ıssız, sarp, sapa yer
kuş uçurmamak: kimsenin geçmesine olanak bırakmayan sıkı önlem almak
kuş uykusu: kuşku içinde uyunan hafif uyku, b.a. tavşan uykusu; tilki uykusu
....’e kuvvet: o şey: .... olmasaydı bu sonuç alınmazdı
kuyruğa girmek: bk. kuyruk olmak
kuyruğu dikmek (insan): adam sırasına girip bulunduğu yerden uzaklaşmaya; hayvan: palazlanıp koşmaya başlamak
kuyruğu kapana kısılmak: kendini kolay kolay çekemeyeceği zor bir durum içine düşmek
kuyruğuna basmak (birini): incitip saldırgan bir durum almasına neden olmak, b.a. dalına basmak; damarına basmak
kuyruğuna teneke bağlamak: 1) biriyle dikkati çekecek boyutta alay etmek, 2) birini: herkesin alay edeceği biçimde kovarak aşağısamak
kuyruğunu kısmak (biri): korkup pusmak
kuyruğunu kıstırmak (aşağısanan birini): yaptığını gizleyemeyecek bir duruma getirmek
kuyruğu titremek: ölmek
kuyruk acısı: daha önceki sataşmadan doğan öç alma duygusu, hınç
kuyruklu yalan: yalanın büyüğü, çok abartılı olanı
kuyruk olmak: işlerinin sırayla görülmesini sağlamak için arka arkaya dizilmek
kuyruk sallamak: yaltaklanmak
kuyusunu kazmak: birinin kötü duruma düşmesi için tuzak tasarlamak
kuzu çevirmek: şişe geçirilmiş bütün kuzuyu ateş üzerinde döndüre döndüre pişirmek
kuzu postuna bürünmek: karşısındaki aldatmak için gerçek kişiliğini saklamak
küçük abdest: çiş, çişi gelme
küçük dağları ben yarattım demek: bk. alçak dağları ben yarattım
küçük dilini yutmak: büyük şaşkınlık geçirmek, donakalmak
küçük düşmek: bir söz ya da davranış nedeniyle onuru zedelenmek, saygınlığı sarsılmak
küçük köyün büyük ağası: büyüklük taslayan, kasıntı
küfelik olmak: yürüyemecek derecede sarhoş olmak
külâh giydirmek (birine): oyun etmek, aldatmak
külâhıma anlat: beni kandıramazsın, söylediklerine inanmıyorum
külâhını havaya atmak: pek sevinmek, e.a. fesini havaya atmak
külâhını önüne koyup düşünmek: derin derin düşünerek olup bitenlerden ders çıkarmaya çalışmak
külâhı ters giydirmek (biri): çok kurnaz olarak bilinenlerden daha kurnaz olmak, b.a. pabucu ters giydirmek; şeytana külâhı ters giydirmek; şeytana pabucu ters giydirmek
külâh kapmak: açıkgözlük yaparak önemli bir işin başına geçmek
külâhları değişmek: araları bozulmak, bozuşmak
kül kedisi: 1) çok üşüyen, ateş başından ayrılmayan, 2) sokulgan, 3) uyuşuk, cansız, miskin
kül kesilmek: heyecandan yüzü, rengi, benzi solmak
kül olmak: 1) varını yoğunu yitirmek, 2) bir acı nedeniyle derin üzüntü çekmek
külünü göğe savurmak: bk. külünü savurmak
külünü savurmak (elindeki bir değeri): tümüyle bitirip yok etmek, geriye bir şey bırakmamak
kül yutmamak: kurnazca yapılan oyunlara gelmemek, aldanmamak
kündeden atmak (birini): oyun ederek, tuzağa düşürerek ağır biçimde zarara sokmak, yıkılmasına neden olmak
küplere binmek: aşırı sinirlenmek, çok öfkelenmek, b.a. ateş püskürmek; ateş saçmak
küpünü doldurmak: eline geçen fırsatı değerlendirerek bol bol para biriktirmek
kürek kadar dili var: büyüklerine ardı ardına ve saygısızca karşılık verir, e.a. pabuç kadar dili var
kütük gibi: 1) çok şişmiş, 2) çok sağır, 3) çok sarhoş