Dil Haşlama
N
nabız yoklamak: anket ve araştırma yaparak: toplumsal olaylarda kitlelerin eğilimlerini, yargılarını belirlemeye çalışmak, b.a. nabzını yoklamak
nabza göre şerbet vermek (birinin): hoşuna giden, gururunu okşayan davranışlarla sevgisini kazanmaya çalışmak
nabzına girmek: 1) elindeki olanakları kullanarak birinin hoşnutluğunu kazanmak, 2) birine: düşüncelerini benimsetmek, aşılamak
nabzını yoklamak (kişi ya da kişilerin): niyetini, eğilimini anlamaya çalışmak, b.a. nabız yoklamak; e.a. iskandil etmek
naçar kalmak: bir çare, çıkar yol bulamamak
nafile yere: boş yere, boşu boşuna
nahak yere: haksız, gereksiz olarak, boş yere, boşuna
nah kafa: çok akılsızlık ettim, hiç düşünemedim
nakavt olmak: ağır koşullar karşısında dayanma gücünü yitirmek
nalıncı keseri gibi kendine yontmak: yaptığı işlerde hep kendi çıkarını düşünmek
naklen yayın: stüdyo dışındaki olay ya da gösterilerin olduğu sırada radyo veya televizyondan duyurulması, gösterilmesi, e.a. canlı yayın
nalları dikmek (hayvan ya da hayvana benzetilen kişi): ölmek
namaza durmak: namaz kılmak
namazında niyazında olmak: din görevlerini gereği gibi yerine getirmek
namı nişanı kalmamak: adı sanı yok olmak, unutulmak
namlı şanlı: çok ünlü
nam salmak: adını, ününü her yana yaymak, duyurmak
namus belâsı: namusunu ya da halk arasındaki saygınlığını yitirmemek için katlanılan sıkıntı, bu uğurda kabullenilen zarar
namusu iki paralık olmak: onursuz bir duruma düşmek
namusuna dokunmak: namus ve onurunu olumsuz etkilemek
namusunu temizlemek: 1) bir işin içinden saygınlığını yitirmeden çıkmak, 2) ahlâk ve onuruna ters düşen bir durumdan kurtulmak için birini ya da kendini öldürmek
nane molla (kişi): üşengeç, güçsüz, dayanıksız, çok sık hastalanan, sağlıksız, en küçük değişiklikten rahatsız oluveren
nane yemek: yakışıksız bir davranışta bulunmak, uygunsuz bir iş yapmak, e.a. yediği naneye bak
nanik yapmak: başparmağı burun ucuna değdirip öbür parmakları açarak ve sallayarak bir kimseyle alay etmek, sinirlendirmek, kızdırmak, e.a. guguk yapmak
nara atmak: ayık ya da şarhoşken kabadayıca bağırmak
narına yanmak: bk. ateşine yanmak
nasır bağlamak: duyarlığını yitirmek, duygusuzlaşmak
nasibini almak: güzel, hoşa giden bir şeyden kısa bir süre de olsa yararlanmak, sebeplenmek
nasihat yollu: öğüde benzer bir biçimde
nato kafa nato mermer: ne söz dinler ne sözden anlar, akılsız, taş gibi kafa
naza çekmek: istekli olduğu halde yapmacılıklı hallerle isteksiz gibi görünmek
nazara gelmek: bk. göze gelmek
nazar değmek: bk. göz değmek
nazı geçmek (birinin yanında): ona bir dileğini kabul ettirecek kadar hatırı sayılmak
nazını çekmek: her istediğini yerine getirmek
ne akla hizmet ediyor: bk. hangi akla hizmet ediyor
ne âlâ memleket: yersiz işlerin, haksızlıklıkların hoşgörüyle karşılandığı, kurallaştığı bir yeri, bir ortamı onaylarcasına eleştirerek: diyecek yok, ne güzel, ne iyi
ne alandan ne satandan olmamak: hiçbir tarafla ilişkisi bulunmamak
ne âlemde: nasıl, ne durumda
ne alıp veremiyor: niçin askıntı oluyor, ne istiyor, zoru ne
ne arar: yok, kalmadı, e.a. ne gezer
ne arıyor (bir yerde): oraya neden gitmiş, ne işi var orada
ne balını isterim ne belasını: dertlerini de beraberinde getirecek nimet yerinde kalsın
ne benden sana bazlama, ne senden bana gözleme: 1) ilişkilerimiz karşılıklı çıkara dayanmasın,:2) bundan böyle birbirimizden bir şey beklemeyelim, ummayalım
ne biçim: nasıl, ne şekilde
ne bilirim ne gördüm, deveyi yeden ölsün: bk. deve gördün mü?.. yeden ölsün
ne bok yemeye...: niçin, neden, ne düşünerek, k.
ne buyurulur: buna ne dersiniz, buna ne diyorsunuz
ne çaldın yüzüme, ne çalayım yüzüne: senden ne gördüm ki karşılık bekliyorsun
ne çare: çaresi yok, elden ne gelir
ne çıkar: 1) ne olmuş, yararı da zararı da yok, 2) bir sonuç vermez, 3) nasıl bir yarar umulur
ne çiçektir biliriz: bk. ne mal olduğunu biliriz
ne dağda bağım var, ne çakaldan davam: tuttuğum bir yan yok ki ona saldıranların karşısında olayım
ne dedim de... (yaptığıma pişmanım): neden, o an ne düşündüm de, e.a. ne demeye; ne diye
ne demek: o nasıl şey, hiç öyle şey olur mu, e.a. ne demek olsun
ne demek olsun: bk. ne demek
ne demeye: niçin, ne düşünerek, ne amaçla, e.a. ne dedim de; ne diye
ne denir: söylenecek bir şey yok, buna bir şey söylenemez
neden sonra: bir süre geçince, epey zaman geçince
ne de olsa: ne denli eksiği, kusuru varsa da, böyle olmakla birlikte
ne dese beğenirsin: hiç ummazsın ne söyledi biliyor musun
nedir ki: bk. ne var ki
ne diye: bk. ne demeye
ne fayda: iş işten geçtikten sonra önlem almışsın: neye yarar
nefes aldırmamak: durup dinlenmesine fırsat vermemek, soluksuz çalıştırmak
nefes etmek: boş bir inançla: okuyup üfleyerek hastalığı geçirmek
nefesi kesilmek: soluk alamayacak kadar yorulmak
nefesi tükenmek: bk. nefes tüketmek
nefes nefese: hızlı hızlı soluyarak
nefes nefese gelmek: soluk soluğa kalınan bir durumda olmak
nefes tüketmek: aynı konu üzerine konuşmaktan yorgun düşmek, e.a. yürek tüketmek
nefsine yedirememek (bir şeyi, bir şey yapmayı): kendisi için ağır, onur kırıcı bulmak
nefsini körletmek: bedensel isteklerinden herhangi birini bir oranda gidermek
ne gezer: bk. ne arar
ne güne duruyor (bir kişi ya da şey): 1) ... var ya, başka şey gerekmez, başka kimseyi aratmaz, 2) şimdi yapmazsa/ kullanılmazsa ne zaman yapacak /kullanılacak
ne günlere kaldık (yakınma): eskiden bir saygı, düzen, kural, yöntem vardı, şimdi her şey çok değişti, çok kötü oldu
ne hacet: gereksiz, gereği yok
ne hali varsa görsün: öğüt, uyarı dinlemiyor, ne biliyorsa onu yapsın, artık hiçbir şeyiyle ilgilenmeyeceğim
ne idiği belirsiz: nasıl biridir, neyin nesidir, kimlerdendir, soyunu sopunu bilen yok
ne karın ağrısı (kişi, şey): sevimsiz, sıkıcı
ne kızı veriyor, ne dünürü küstürüyor: olumuz yanıtını o kimseyi gücendirmeyecek biçimde veriyor
ne ki: bk. ne var ki
ne kokar ne bulaşır: iyilik yapabilecek durumda olmasına karşın: kimseye bir iyiliği dokunmaz, ama kötülük de yapmaz, e.a. tavşan boku gibi, ne kokar ne bulaşır
neler de neler, maydanozlu köfteler: akla, hayale gelmeyecek, değişik, çok farklı şeyler
ne mal olduğunu biliriz: pek işe yarar, iyi bir kimse değildir, e.a. ne çiçektir biliriz, b.a. hırlı ayakkabı değildir
neme lâzım (iş’e, konuya): ben karışmam, beni ilgilendirmez, e.a. ne üstüme elzem; ne üstüme gerek
ne mene: nasıl bir şey, ne türlü
ne münasebet: hiç öyle şey olur mu, hiç ilgisi yok, olmaz öyle şey, ne ilgisi var
ne od var, ne ocak: mutfağında pişirilecek bir şeyi olmayacak kadar yoksul, e.a. od yok ocak yok, b.a. odsuz ocaksız
ne olacak: önemi yok, ne değeri var
ne oldum delisi olmak: ummadığı bir duruma gelen bir kimse çok şımarmak
ne olur: lütfen, rica ederim, yalvarırım, yalvarıyorum, e.a. ne olursunuz
ne olur ne olmaz: her olasılığa karşı, ne olacağı belli değil
ne olursunuz: bk. ne olur
ne oluyor: ne var
ne pahasına olursa olsun: ne büyük özveri isterse istesin, her türlü sıkıntı ve tehlikeyi göze alarak, karşılığında ne ödemek gerekiyorsa, e.a. her ne pahasına olursa olsun
nerede akşam orada sabah (bir kimse): gece kalacağı belli bir yeri yok, neresi rast gelirse orada yatar, geceyi orada geçirir
nerede bu bolluk: bu işi yapmak sanıldığı kadar kolay değil, olanaklar sınırlı, e.a. nerede bu yoğurdun bolluğu
nerede bu yoğurdun bolluğu: bk. nerede bu bolluk
nerede çokluk, orada bokluk: bir işe gereğinden fazla insan karışırsa, anlaşmazlık çıkar, sonuç kötü olur, k., b.a. her kafadan bir ses
nerede Ese (İsa), orada köse: 1) o arkadaşından ayrılmaz, her zaman onun bulunduğu yerde olur,:2) bu konuda uzman olan, işi bilen ne yapıyorsa ben de onu yaparım, e.a. nerede İsa, orada köse
nerede hareket, orada bereket: canlı, çalışkan olan yerde bolluk olur; verim, çalışarak elde edilir
nerede İsa, orada köse: bk. nerede Ese, orada köse
nerede ise: hemen hemen, kısa bir süre sonra, birazdan, b.a. az kalsın
nerede kaldı ki:: daha kendisi onu bilmiyor, nasıl öğretecek
nereden esti: nasıl akıl ettin, nereden aklına geldi
nereden nereye: 1) olacak şey değil, olasılığı çok az bir durum, 2) uzak, dolambaçlı bir ilişkiyle
ne sakala minnet, ne bıyığa: bir iş yaparken: en yakınlarından bile yardım istemeyerek kendi olanaklarını kullanma durumu
ne selâm, ne sabah: iki kişi ya da taraf arasında: birbirinin halini hatırını sormayacak, birbiriyle konuşmayacak kadar dostluğun bozulması durumu
ne sihirdir ne keramet, el çabukluğu marifet: yaptığı iş için bir gözbağcı kadar becerikli olmak gerekiyor
ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü: bana yararı dokunacak olsa bile onunla karşılaşmak istemem, e.a. ne Şam’ın şekeri, ne Arabın zekeri
ne Şam’ın şekeri, ne Arabın zekeri: bk. ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü
ne şap oldu, ne şeker: ne olumlu sonuçlandı, ne de olumsuz, bir sonuca varmadı, sürüncemede kaldı
ne şeker çiğnedi: tersi, alay yollu soru: “ne tatsız şeyler anlattı”, “ne saçma sapan konuştu”
ne şiş yansın, ne kebap: iki taraf da korunsun, gözetilsin, birini zarardan koruyayım derken öteki zarara uğratılmasın
ne tadı var, ne tuzu: beğenilecek bir yanı yok
ne üstüme elzem: bk. neme lazım
ne üstüme gerek: bk. neme lazım
nevaleyi düzmek: gerekli yiyecek ve içeceği sağlamak, sofrayı kurmak
ne var ki: ama, fakat, lâkin
ne var, ne yok: haberler nasıl
nevi şahsına münhasır: davranışları, niteliği, bilgisi, kişiliği kendine özgü, kendisinden başka kimseye benzemez, kendi türünde benzeri yok
nevri dönmek: öfkelendiği bağırıp çağırmasından değil, yüzünün renginin değişmesinden anlaşılmak
ne yapıp yapıp: her ne durumda olursa olsun bir çözüm yolu bularak, her çareye başvurarak
ne yârdan geçer, ne serden: elde etmek istediği şey, özveri gerektirir: oysa o, hem özveriye katlanmıyor, hem isteğinde direniyor
neyin nesi, kimin fesi: bilinmiyor: kimdir, nasıl biridir
neye uğradığını bilememek: ansızın üzücü bir durum karşısında kalarak ne yapacağını şaşırmak
nikâh düşmemek (biriyle): evlenmeleri törelere ya da yasaya aykırı olmak
nikâh kıymak: evlendirme görevlisi, çiftlerin karı koca olabilmeleri için gerekli işlemleri gerçekleştirmek
nikâh tazelemek: boşandığı kişiyle yeniden evlenmek
nimeti ayağıyla tepmek: bk. kısmetini ayağıyla tepmek
nispet vermek: kıskanacağı ya da istemediği işi yaparak karşısındakini üzmek, kızdırmak, e.a. nispet yapmak
nispet yapmak: bk. nispet vermek
nişan almak: kendisine nişan verilmek
nişanı atmak: kadın ya da erkek: nişandan vazgeçmek
niyeti bozuk: kötü bir şey yapmayı düşündüğü belli oluyor
niyet tutmak: 1) fala bakılırken olup olmayacağını merak ettiği şeyi aklından geçirmek, 2) kendi kendine olumlu ya da olumsuz çıkacak iki olasılık üzerine bir düşünce kurmak
nohut oda, bakla sofa: çok dar, çok küçük bir ev
noktası noktasına: aynen, tıpatıp aynı, hiç fark yok
notunu kırmak: az not vermek
notunu vermek (birinin): nasıl bir kişi olduğu, değeri, niteliği üzerine bir kanıya varmak, e.a. numarasını vermek
Nuh der, peygamber demez: kanı ve düşüncelerini kolay kolay değiştirmez, söylediklerinde direnir, düşündüğünü inatla savunur
Nuh Nebi’den kalma (eşya, bina): çok eski, köhne, modası çoktan geçmiş, e.a. Hazreti Nuh’tan kalma
numarasını vermek: bk. notunu vermek
numara yapmak: bir hareketi yalandan yapmak ya da yapar gibi görünmek, olmamış şeyi olmuş gibi göstererek ya da söyleyerek karşısındakini aldatmak
nutku kurumak: korkudan, şaşkınlıktan, heyecandan, öfkeden konuşamaz olmak, e.a. nutku tutulmak
nutku tutulmak: bk. nutku kurumak