Dil Haşlama
O
objektif olmak: olayları nesnel gözle değerlendirmek
ocağı kör kalmak: soyunu sürdürecek çocuğu bulunmamak, soyu tükenmek
ocağına darı ekmek: bk. ocağına incir dikmek
ocağına düşmek (birine): koruması için sığınmak ya da yardım etmesi için yalvarıp yakarmak
ocağına incir dikmek (birinin): evini barkını dağıtmak, bir daha eski coşkusuna dönemeyecek duruma getirmek, e.a. ocağına darı ekmek; ocağını söndürmek
ocağını söndürmek: çoluğunu çocuğunu yok etmek, e.a. ocağı sönmek; b.a. ocağına incir dikmek
ocağı sönmek: çoluk çocuğu yok olmak
odsuz ocaksız: çok yoksul aç ve barınaksız, aç açık, e.a. ne od var ne ocak
odun gibi: anlaşıyışsız, görgüsüz
o duvar senin bu duvar benim: yürürken bir sağa bir sola yalpalayacak kadar sarhoş
od yok ocak yok: bk. ne od var ne ocak
oflayıp puflamak:“of, puf” diyerek sıkıntı, bezginlik, usanç, acı, yorgunluk gibi duygularını belli etmek
o gün bu gün: o zamandan beri, o günden bu yana
oğlan aldı oyuna gitti, çoban aldı koyuna gitti (para, mal, varlık): öylesine kötü yönetildi ki, herkes eline geçeni çarçur etti, dağıtttı, e.a. oğlan yedi oyuna gitti, çoban yedi koyuna gitti
oğlan yedi oyuna gitti, çoban yedi koyuna gitti: bk. oğlan aldı oyuna gitti, çoban aldı koyuna gitti
oğul balı: 1) oğul arılarının yaptığı bal, 2) büyükanneye, büyükbabaya göre: oğuldan olan erkek torun
oğul çıkarmak: 1) bir kovan, yeni bir oğul arı topluluğu oluşturmak, 2) oğul arılarının bir bölüğü kovandan ayrılıp başka bir kovana gitmek, e.a. oğul vermek
oğul uşak: çocuklar ve torunlar
oğul vermek: bk. oğul çıkarmak
o halde: öyleyse, demek oluyor ki, bu durum karşısında
oh çekmek: birinin düştüğü üzüntüye sevinmek, e.a. oh olsun
oh demek: rahata ermek, rahatlamak, rahat bir soluk almak, rahata kavuşmak
oh olsun: çok iyi olmuş, e.a. oh çekmek
o kadar: 1) o denli, o derecede, 2) itiraz istemem, bu iş olacak
o kadar kusur kadı kızında da bulunur: bk. bu kadar kusur kadı kızında da bulunur
o kapı senin, bu kapı benim (dolaşmak): sürekli gezip dolaşmak, kapı kapı gezmek, e.a. o mahalle senin, bu mahalle benim: orası senin, burası benim; doksan kapısının ipini çekmek
ok gibi fırlamak: çok hızlı harekete geçmek
okka çekmek: hacminden umulmayacak ağırlıkta olmak
okkalı kahve: bol kahveyle yapılmış ve büyük fincana konulmuş kahve
okkanın altına gitmek: haksız yere ezilmek: bir zarara uğramak, ceza görmek
oklava yutmuş gibi: bk. baston yutmuş gibi
ok meydanında buhurdan yakmak: 1) geniş bir yeri yetersiz bir gereçle ısıtmaya çalışmak, 2) yetersiz olanaklarla önemli bir işi gerçekleştirmeye çalışmak
okunu atmış, yayını asmış: bk. ununu elemiş eleğini asmış
okur yazar (okuryazar) : öğrenim görmüş
okus pokus: dolap, düzen, hile
okuyup üflemek: din inancına göre, bir duayı okuduktan sonra, üfleyerek ruhlara yollamak
ok yaydan çıkmak: geri dönülemeyecek bir iş yapmak
olacak gibi değil: olacağa benzemiyor, olması kuşkulu, öyle anlaşılıyor ki olmayacak
ola ki: olursa, belki, olabilir ki
olanak sağlamak: bir iş için elverişli ortam hazırlamak
olan biten: 1) ne olduysa, olanın hepsi, 2) meydana gelen olaylar
olan oldu: bk. oldu olacak
olay çıkarmak: hoş olmayan bir durum yaratmak
oldubittiye getirmek: bir işi başka yol denemeye olanak tanımadan sonuçlandırmak
oldum bittim: kendimi bildim bileli, e.a. oldum olası
oldum olası: bk. oldum bittim
oldu olacak: gelişen olay böyle bir sonuç meydana getirdi, bunu kabul etmek gerekir, e.a. olan oldu; oldu olanlar
oldu olacak, kırıldı nacak: bk. oldu olacak
oldu olanlar: hiç beklenmeyen olaylar meydana geldi, e.a. oldu olacak
olmasa gerek: olmadığını sanıyorum, olduğunu sanmam
olmayacak duaya âmin demek: sonuç alınamayacak bir işle uğraşmak, tasarlandığı gibi gerçekleşmeyecek bir girişimi uygun görmek
olmuş armut gibi eline düşmek: emeksiz ve zahmetsizce sahiplenmek, elde etmek
olsa olsa: son ihtimal olarak, sonuçta, en son, nihayet
olsun olsun: aşağı yukarı, yaklaşık, tahminen
oluk gibi akmak: çok bol ve arası kesilmeden gelmek
oluk oluk: pek çok
olupbittiye getirmek: bk. oldubittiye getirmek
olup olacağı: 1) hepsi, 2) en son olabileceği
olur a: olabilir diyelim
olur olmaz: 1) olduktan hemen sonra, 2) söz: yerli yersiz,3) şey: gerekli gereksiz, 4) kişi: rastgele, sıradan, kimliği, niteliği belirsiz
olur şey değil (şey, iş): olabileceği düşünülmeyen ya da gerçekleşmesi beklenmeyen
oluruna bağlamak: bk. işi oluruna bırakmak
oluruna bakmak: bir işin yapılabilirliğini araştırmak, yapmaya çalışmak
oluruna bırakmak: bk. işi oluruna bırakmak
o mahalle senin, bu mahalle benim: bk. o kapı senin, bu kapı benim
omuzda taşımak: çok saygı göstermek, yüceltmek, övmek
omuz kaldırmak: bilmez gibi davranmak
omuz omuza: 1) insanlar: yan yana, 2) dayanışarak
omuz öpüşmek (aşama bakımından): ikisi eşit derecede olmak
omuz silkmek: aldırmamak, umursamamak, önemsememek, benimsememek
omuz vermek: 1) desteklemek, yardımcı olmak, 2) omzuyla dayanmak
omzuna binmek (birinin): yük olmak, ağırlık vermek
ona buna dil uzatmak: herkes için ileri geri konuşmak
ona göre hava hoş: bk. bana göre hava hoş
ona ne oluyor: o ne karışıyor
ona sebep: ondan dolayı
on paralık etmek (birini): sözle, davranışla çok küçük düşürmek, e.a. beş paralık etmek
on parasız: hiç parası olmaksızın
on paraya on takla atar: çok küçük de olsa, çıkarı için her türlü onur kırıcı işe katlanır
on parmağında on hüner: yapamayacağı iş yoktur, elinden her iş gelir, çok hünerli, çok becerikli, e.a. on parmağında on marifet
on parmağında on kara: herkese leke sürmeyi, karalamayı huy edinmiştir
on parmağında on marifet: bk. on parmağında on hüner
onu benim külâhıma anlat: bk. külâhıma anlat
onuruna yedirememek: bk. kendine yedirememek
oralarda olmamak: bk. oralı olmamak
oralı olmamak: anlamazdan gelmek, önemsememek, sezmemiş görünmek, e.a. oralarda olmamak
orası senin, burası benim: bk. o kapı senin, bu kapı benim
organ bağışlamak (bir kimse daha hayattayken): öldükten sonra iç organlarının gerekseme duyan hastalara aktarılmasına izin vermek
orospu bohçası: dağınık, düzensiz, aceleye getirilmiş
orospu çocuğu: terbiyesiz, geçimsiz, her türlü kötülüğe hazır, kalleş, dalavereci, k.
orman kibarı: (alay yollu insanı benzeterek): ayı
ortada fol yok yumurta yok: bk. fol yok, yumrta yok
ortada kalmak: 1) kişi: iki şey arasında kalmak, 2) barınacak yer bulamamak, 3) bir şeyi: kimse üzerine almamak
ortadan kaldırmak: 1) bir şeyi: saklamak, 2) yok etmek, 3) kişi: öldürmek
ortadan kalkmak (bir nesne): bulunmaz olmak
ortadan kaybolmak (biri): nerede olduğu bilinmemek, kimseye sezdirmeden gitmek
ortadan söylemek: herkesin içinde, belli bir kimseyi amaçlamadan, ad belirtmeden fakat kimi kişilere dokunacak biçimde konuşmak
orta halli: ne zengin, ne yoksul
ortalığa düşmek: bk. ortaya düşmek
ortalığı birbirine katmak: herkesi birbirine düşürmek
ortalığı çorbaya çevirmek: bk. ortalığı birbirine katmak
ortalık ağarmak: sabah aydınlığı başlamak
ortalık düzelmek: toplum içindeki gerilim sona ermek, b.a. ortalık yatışmak
ortalık kararmak: güneş batıp akşam olmak
ortalık karışmak: toplum içinde ya da devletler arasında düzensizlik baş göstermek
ortalık yatışmak: toplum içindeki düzensizlik ve kargaşa sona erip düzenli yaşayış başlamak, b.a. ortalık düzelmek
orta malı: 1) herkesin yararlandığı şey, 2) her isteyenle ilişkide bulunan kadın
ortasını bulmak: uzlaştırmak
ortaya atılmak: bk. meydana atılmak
ortaya atmak: bir düşüncesini herkesin bilgi ve tartışmasına sunmak, e.a. meydana atmak, b.a. ileri sürmek (1)
ortaya çıkarmak: kanıtlamak
ortaya çıkmak: bk. meydana çıkmak
ortaya dökmek: bk. meydana dökmek
ortaya düşmek: 1) bk. meydana düşmek, 2) her isteyenin cinsel ilişkide bulunabileceği bir kadın durumuna gelmek, e.a. sokağa düşmek, b.a. orta malı
ortaya koymak: bk. meydana koymak
oruç yemek: oruç tutmamak
osur osur ipe diz: kalıcı, iz bırakıcı değer taşımayan, anlamsız söz kalabalığı, b.a. osuruktan terane
osuruğu cinli: çabuk kızan, en önemsiz şeylere bile çok sinirlenip kavga çıkaran
osuruk çok, bok yok: herkes konuşuyor ama ortaya bir iş çıkmıyor
osuruktan nem kapmak: bk. buluttan nem kapmak
osuruktan terane: kulağa hoş gelmeyen ezgi ya da söz, b.a. osur osur ipe diz
o taraflı olmamak: konuyla ilgisi yokmuş gibi davranmak, ilgi göstermemek, b.a. oralarda olmamak; kulak asmamak
o tarakta bezi olmamak: o şeyle ilişiği bulunmamak, o şeyle uğraşmamak
ot tutunmak: vücuttaki fazla kılları düşürmek için ilaç sürünmek
oturduğu dalı kesmek: bk. bindiği dalı kesmek
oy birliği: oylamaya katılan herkesin aynı düşüncede birleşmesi
oynaya oynaya: büyük bir istekle, sevine sevine
o yolun yolcusu (o da): söz konusu kötü gidişin içinde, b.a. aynı yolun yolcusu
oyuna gelmek: aldatılmak, hileyle kötü bir duruma düşürülmek, k.a. oyuna getirmek, b.a. dolaba gelmek; tuzağa düşmek
oyuna getirmek: aldatmak, hileyle kötü bir duruma düşürmek
oyunbozanlık etmek: birlikte yapılması kararlaştırılan bir işten tek taraflı caymak, arkadaşlarından ayrılmak, e.a. mızıkçılık etmek
oyun çıkarmak: 1) spor: maçta başarılı olmak, 2) yeni bir oyun bulmak
oyun etmek: (birini): kurnazlıkla aldatmak, e.a. oyun yapmak; oyun oynamak; b.a. oyuna getirmek; tuzağa düşürmek
oyun oynamak: bk. oyun etmek
oyun yapmak: bk. oyun etmek