Dil Haşlama
S
saat başı: her saat
saat başı galiba: toplantıda herkes konuşurken bir an hep birden susulduğunda söylenen şaka yollu söz
saati çalmak: bir şeyin vakti, en uygun zamanı, sırası gelmek
saati saatine: tam zamanında
saati saatine uymamak (birinin): davranışları, durumu sık sık değişir olmak
saat on bir buçuğu çalmak: yaşamının sonuna yaklaşmış, çok yaşlanmış olmak
saat tutmak: bir işin ne kadar süreceğini iş başladığında ve bittiğinde saate bakarak saptamak
sabaha çıkmamak (hasta): sabaha kadar yaşamamak, sabahtan önce ölmek
sabaha doğru: gecenin sabaha yakın bir zamanında, e.a. sabaha karşı
sabaha karşı: bk. sabaha doğru
sabah akşam: daima, sürekli
sabahı bulmak: geceyi uyumadan geçirmek, e.a. sabahı etmek
sabahı etmek: bk. sabahı bulmak
sabahın köründe en erken saatte, ortalık iyice aydınlanmadan
sabahı şerifler hayrolsun: (sabah-ı şerif) günaydın, hayırlı sabahlar, e.a. sabahlar hayrolsun
sabahlar hayrolsun: bk. sabahı şerifler hayrolsun
sabah sabah: sabahleyin, erkenden, gözünü açar açmaz
sabır taşı: dayanan, katlanan, hemen tepki göstermeyen, duygularını belli etmeyen, çok sabırlı kişi
sabrı taşmak: artık katlanmaz, dayanmaz duruma gelmek, sabrı kalmamak, e.a. sabrı tükenmek
sabrı tükenmek: bk. sabrı kalmamak
sabun köpüğü gibi sönmek: birden kendini belli eden şey, birden de yok olmak, dinmek
saç ağartmak: bk. saç sakal ağartmak
saçı başı ağarmak: yaşlanmak
saçı bitmedik (yetim): doğalı çok olmamış
saçı bitmedik yetim: bk. saçı bitmedik
saçılıp dökülmek: 1) gereğinden ya da kaldırabileceğinden çok harcamak, 2) içindekini söylemek
saçına ak düşmek: saçı ağarmaya başlamak, yaşı ilerlemek
saçına başına bakmadan: ilerlemiş yaşına yakışmayacak biçimde
saçını başını yolmak: üzüntüyle çırpınıp dövünmek
saçın ak mı kara mı, önüne düşünce görürsün: bekle, sonucun ne olduğunu biraz sonra anlarsın, e.a. ak mı kara mı, önüne düşünce görürsün
saçını süpürge etmek (kadın): yakınları için özveriyle çalışmak
saçıp savurmak: düşüncesizce, boşuna para harcamak
saçı uzun aklı kısa: eskilerin kadınları küçümsemek için kullandıkları söz
saçlı sakallı adam: aklı başında olması gereken yaşta
saçma sapan (söz): gereksiz, mantaksız, tutarsız
saç saça baş başa (dövüşmek): genellikle kadınlar, birbirini kıyasıya hırpalayacak biçimde kapışmak
saç sakal ağartmak (bir işte): uzun süre aynı işte çalışmış olmak
saç sakal birbirine karışmak: saçları uzamış, uzun süre tıraş olmamış, kendine özen göstermemiş bir durumda olmak
sadede gelmek: konuyla ilgisiz sözleri bırakarak asıl konuya dönmek
sade suya tirit: gerekli niteliklerden yoksun, öylesine, yavan, b.a. havagazı
sadık kalmak (birine, bir şeye): bağlılığını sürdürmek
sadra şifa vermek: gönül alıcı, yüreği ferahlatıcı, rahatlatıcı olmak
sadrazamın sol taşağı: yaptığı önemsiz göreve karşın büyüklenen kişi, k.
saf bağlamak: bir hizaya gelmek, sıralanmak, sıraya girmek
safra atmak: fazlalık oluşturan, ağırlık veren bir kimseden ya da bir şeyden kurtulmak
safra bastırmak: açlığını yatıştıracak kadar az bir şey yemek
safrası kabarmak: açlık midesini bulandırmak
sağa kaymak: siyasada tutuculuğa yönelmek
sağa sola: gelişigüzel, hedef belirlemeden, rastgele yerlere
sağa sola bakmamak: dikkat etmemek
sağ ayakkabı değil: bk. sağlam ayakkabı değil
sağdıç emeği: karşılığı alınmayan, boşa giden emek, e.a. emeği sağdıç emeğine dönmek
sağ eliyle sol kulağını göstermek: kısa yoldan ve kolayca yapılabilecek bir işi dolambaçlı, çetrefil yöntemlerle yapmaya çalışmak
sağını solunu bilmemek: düşüncesiz olmak
sağır sultan bile duydu: işitmeyen kalmadı
sağı solu olmamak: olumlu ya da olumsuz: nasıl davranacağı kestirilmez biri olmak
sağ kalmak: yaşamasını sürdürmek, hayatta kalmayı başarmak
sağlama bağlamak: bk. işi sağlama bağlamak
sağlam ayakkabı değil: doğruluğuna, namusuna güvenilmez
sağlam kazığa bağlamak: bk. işi sağlama bağlamak
sağlık olsun: canımıza bir şey olmadı ya, gerisi önemli değil
sağlı sollu: 1) her iki yanda, 2) her iki yandan
sağmal inek: aptal yerine konan, sürekli olarak kendisinden çıkar sağlanan, sömürülen kişi
sağ ol: teşekkür ederim
sağ olsun, yerinde olsun: iyiliğini isterim, ama benden uzakta dursun, e.a. var olsun , yerinde olsun
sağ salim: hiçbir zarar görmeden
sağ yapmak: direksiyonu çevirerek taşıtı sağa yöneltmek
sahibi razı olur, tellal razı olmaz: karar verecek kişi uygun görüyor, başkaları engel oluyor
sahip çıkmak (birine, bir şeye): 1) birini, ilgilenip korumak, 2) bir şeyin kendisine ait olduğunu ileri sürmek, sahiplenmek
sahneye çıkmak: belirmek
sakal bırakmak: sakalını tıraş etmeyip uzatmak
sakaldan kesip bıyığa eklemek: bir eksiğini elindeki başka bir şeyden yararlanarak tamamlamak
sakaldan kesip bıyığa ulamak: bk. sakaldan kesip bıyığa eklemek
sakalı değirmende ağartmak: bilgi edinemeden, öğrenim görmeden yaşlanmak
sakalı ele vermek: başkası tarafından yönlendirilmek, o ne söylerse yapmak, e.a. sakalı kaptırmak
sakalı kaptırmak: bk. sakalı ele vermek
sakalım yok ki sözüm dinlensin: yaşım küçük olduğu için söylediklerime önem vermiyorlar
sakalına gülmek (birinin): ciddî gibi görünen sözlerle alay etmek
sakalının altına girmek (birinin): yakınlık kurarak, dostluğunu kazanarak ona düşüncesini aşılamak
sakalı saydırmak: saygı gösterilmeyen, alaya alınan bir kişi durumuna düşmek
sakal koyvermek: bk. sakal bırakmak
sakal oynatmaz (yemiş, yiyecek): çiğnenmeyi gerektirmeyecek kadar olgun, yumuşak
sakal salıvermek: bk. sakal bırakmak
sakız gibi: 1) çok beyaz, çok temiz, :) ayrılmak bilmez, yapışkan
sakin sakin: durgun, dingin olarak
sak yatmak: tetikte uyumak, her an uyanmaya hazır olmak
saldım çayıra, Mevlâ kayıra: yönetilmesi gerekeni başı boş, kendi haline bırakma durumu
salık vermek: 1) haber vermek, bir şeyin bulunduğu yeri bildirmek,:2) iyi, uygun bulduğunu belirtmek, önermek
salkım saçak (saç, üst baş, eşya): 1) parça parça dağılmış, 2) her parçası bir yana sarkmış, 3) dağınık, düzensiz
sallantıda kalmak (bir iş): nasıl bir sonuca varacağı belli olmayarak durmak
sallasırt etmek: yüklenmek, kaldırıp omuzuna oturtmak
salma gezmek: başıboş hayvan gibi dolaşmak
saltanat sürmek: söz ve varlık sahibi olarak yaşamak
salt çoğunluk: oylamaya katılan üye sayısının yarıdan bir fazlası
saman altından su yürütmek: kendisini belli etmeden ortalığı karıştıracak işler çevirmek
saman elinse samanlık senin: bedava buldum diye yiyeceklere saldırma, midene yazık
saman senin değilse, samanlık da mı senin değil: bk. saman elinse samanlık senin
samimi olmak: içli dışlı olmak
sana göre hava hoş: bk. bana göre hava hoş
sana pişmişse bana kotarılmış: sana göre azalmış olan sorun bana göre kalmamış demektir
sana yalan, bana gerçek: söylediğime inanmayabilirsin, ama doğru, kesin olarak biliyorum
sandalye kavgası: makam kapmak ya da kaptırmamak çabası
sandık düzmek: çeyiz hazırlamak
sandık sepet: eşya olarak ortada, görünürde ne varsa
sandıktaki sırtında, ambardaki karnında: tutumlu olmayı, artırmayı bilmez, o gün ne kazandıysa yer, ne bulduysa giyer
santim kaçırmamak: çok dikkatli ve hesaplı olmak
sapartayı vermek: azarlamak, terslemek
sapartayı yemek: azarlanmak, terslenmek
sapına kadar (kişi): tam anlamıyla, bütünüyle üstün nitelikte
sapı silik: kişiliksiz, başıboş, serseri, hırpani
sapsız balta: koruyucusu, dayanağı olmayan kimse
sap yiyip saman sıçmak: bir olaya kızıp ateş püskürmek, k.
saraka etmek: biriyle alay etmek, eğlenmek
sarakaya almak (birini): bk. maskaraya almak
sararıp solmak: giderek rengi daha çok uçmak
sardalye istifi olmak: bir yerde çok kalabalık ve birbirine yapışacak kadar sıkışık bulunmak
sarı çizmeli Mehmet Ağa: kim olduğu, nerede oturduğu bilinmeyen kimse
sarıp sarmalamak: sıkıca sarmak, sıkı sıkı sarmak
sarkıntı olmak (birine): sataşmak, takılmak
sarmaş dolaş olmak: birbirine sıkıca sarılıp kucaklaşmak
sarmısak yemedim ki ağzım koksun: kötü bir iş yapmadım ki sonucundan sorumlu olayım, e.a. soğan yemedim ki ağzım koksun
sarpa sarmak: bk. iş sarpa sarmak
sarsak sursak: sarsakça, sarsılarak, sallanarak
satıp savmak: gereken parayı sağlamak için satabileceği neyi varsa yok pahasına elden çıkarmak
satır atmak: 1) uzun bir yazıdan kısaltmak amacıyla bölümler çıkarmak, 2) herkesi öldürmek, kıyım, b.a. kılıçtan geçirmek
savaş açmak: ortadan kaldırmak, yok etmek için uğraşmak
sayesinde sayeban olmak: istenilen bir şeyi başkasının aracılığıyla elde etmek
sayılı sarmısak, dikili soğan: hesabı ortada, sayısı belli
sayım suyum yok: 1) bütün haklarım saklı olarak bir süre oyundan çıkıyorum, 2) kurallara uyulmadı, herkesin sayısı geçersiz, oyuna yeniden başlamak gerek
sayıp dökmek: ne varsa hepsini sırayla anlatmak, her şeyi bir bir söylemek
sayısını Allah bilir: o kadar çok ki, saymak olası değil, b.a. saymakla bitmemek; saymakla tükenmemek
saymakla bitmemek: pek çok olmak, e.a. saymakla tükenmemek
saymakla tükenmemek: bk. saymakla bitmemek
saz benizli: solgun, sarı renkli
sazlı sözlü: müzikli eğlence
saz takımı: Türk müziği çalgılarını çalan sanatçıların oluşturduğu topluluk
sebep olan sebepsiz kalsın: beni bu duruma düşürenin de başına aynı şey gelsin
sebepsiz kalmak: yoksul düşmek
sebil etmek (bir şeyi): herkese bol bol vermek, dağıtmak
sebilhane bardağı gibi dizilmek (birileri): birtakım sıradan insanlar yan yana durmak
sedyelik olmak (hasta): ayakta duramayacak duruma gelmek
sefa bulduk: bk. hoş bulduk
sefa geldiniz: bk. hoş geldiniz
sefahat âlemi: eğlence dünyası
sefalar getirdiniz: gelişiniz bize huzur, mutluluk, neşe verdi
sefalet çekmek: yoksulluk içinde yaşamak
sefa pezevengi: zevk ve eğlence düşkünü, k.
sefa sürmek: rahat, sakin, eğlence içinde yaşamak
seferber olmak (bir iş, bir amaç uğruna): birçok kimse bütün olanaklarını birleştirerek harekete geçmek
sefertası gibi: her katında bir odası olan, dar ve yüksek yapı
sefilleri oynamak: her yönden büyük bir yoksulluk içinde olmak
sehpaya çekmek: adam asmak, asarak öldürmek
seksen kapının ipini çekmek: bk. doksan kapının ipini çekmek
sekte vermek: kesintiye uğratmak
sekte vurmak: kesilmesine neden olmak
selâma durmak: birini yolu üzerinde ve ayakta selâmlamak
selâm almak: birinin selâmına karşılık vermek
selâm durmak: saygı duyulan bir şeye ayakta selâm vermek
selâmı sabahı kesmek: dostluk ilişkisini koparmak, görüşmez, konuşmaz olmak
selâmsız sabahsız: saygısız bir biçimde, selâm vermeksizin
selâm söylemek: 1) birinden: birine selâmını götürmesini istemek, e.a.sâlam yollamak, :2) birinin selâmını başkasına iletmek
selâmün aleyküm Kör Kadı: işte sana bir Kör Kadı, bk. Kör Kadı
selâm verdik, borçlu çıktık: bir yakınlık, küçük bir ilgi gösterdik, üzerimize iş yükletildi
selâm vermek: 1) birini sözle esenlemek, 2) başını sağa ve sola doğru çevirerek namazı bitirmek
selâm yollamak: bk. selâm söylemek (1)
sele gitmek: gereksiz yere telef olmak
sel gibi akmak: 1) sıvı: bol ve gür akmak, 2) zaman: çabuk ve hızlı geçmek, 3) insan: kalabalık bir yığın halinde gitmek, yürümek
sel götürmek (bir yeri, ortalığı): çok yağmur yağmak
semeri devirmek: eşek gibi kabaca yatmak
sempati beslemek (birine): sevimli, cana yakın bulmak, e.a. sempati duymak
sempati duymak: bk. sempati beslemek
senaryo yazmak: toplumsal ya da siyasal bir olay üzerine varsayımlar yakıştırmak
sen ben kavgası: iki kişi arasında üstünlük yarışı, anlaşmazlık
sende o göz var mı: bk. bende o göz var mı
senetli sepetli: yazılı, belgeli
senet sepet: sözleşme ve benzeri birtakım yazılı belgeler
senetsiz sepetsiz: yazılı bir belge olmadan, k.a. senetli sepetli
senet veririm: bunu kesinlikle biliyorum ve senin de inanman için ne gerekirse yaparım
sen giderken ben geliyordum: bu oyunları senden daha iyi bilirim
seni gidi seni: yaramaz, haylaz, kurnaz, çapkın, e.a. seni seni
senin aradığın kantar, Bursa’da kestane tartar: özlediğin yönetim inceliklerini burada bulamazsın
senin gönlün Döndü ile Döne’de, benim gönlüm inek ile danada: ikimizin eğilim ve istekleri birbirinden çok farklı, uyuşmamıza olanak yok
seninki can da benimki patlıcan mı: sana ağır gelen işi ben neden yapayım, benim canım seninkinden daha mı değersiz, e.a. seninki tatlı can da elinki patlıcan mı
seninki tatlı can da elinki patlıcan mı: bk. seninki can da benimki patlıcan mı
seni seni: bk. seni gidi seni
senli benli olmak: aralarında teklifsizce görüşme ilişkisi bulunmak
sen sağ ben selâmet: iyi ya da kötü işin içinden çıktık, artık yapacak bir şey kalmadı
sepet havası çalmak (birine): işine son vermek, sepetlemek a., e.a. yol vermek (2)
sepet kafalı: edindiği bilgileri aklında tutamayan, akılsız
sepette pamuğu olmamak: bilgisiz, boş kafalı olmak
serde .....’lık var: niçin böyle davranıyorum, çünkü ......’yız ya (ağa, kabadayı, erkek, ağabey, patron vb. ona ayrıcalık katan özelliği)
sere serpe: ferah, rahat, sakınmadan, sıkışmadan, açıla yayıla
serilip serpilmek: 1) kollarını bacaklarını açıp yatmak, 2) enine boyuna büyümek, gelişmek
serilip yatmak: rahatça uzanmak
sermayeyi kediye yüklemek:1) elindeki varlığı yiyip bitirmek, 2) işi batırmak
sersem sepelek: bk. sersem sepet
sersem sepet: uykudan yeni uyandığı sırada, kendine tam gelemeden, e.a. sersem sepelek
ser verip sır vermemek: öldürülse bile ağzından sır alınamamak, dürüst, güvenilir bir kimse olmak, e.a. ağzı pek
servi boylu: ince, uzun boylu
ses çıkarmamak: karşı çıkmamak, itiraz etmemek, bir şey söylememek, e.a. sesi çıkmamak, b.a. çıt çıkarmamak
ses çıkmamak: bk. ses seda çıkmamak
ses etmek: seslenmek, k.a. ses etmemek
ses etmemek: seslenmemek, b.a. sesini çıkarmamak
ses getirmek: tepki uyandırmak
sesi ayyukka çıkmak: çok yüksek sesle bağırmak
sesi çıkmamak: bk. ses çıkarmamak
sesini çıkarmamak: bir şey dememek, düşündüğünü söylememek, b.a. ses etmemek
sesini kesmek (biri , birinin): 1) susmak, 2) susturmak
sesini kısmak (biri, birinin): 1) sesini alçaltmak, 2) bağırıp çağırmamasını sağlamak
sesi sedası çıkmamak: sessiz, uslu oturmak
sesi soluğu çıkmamak: bir şey söylemeyerek susmak
ses seda çıkmamak (birinden, bir yerden): haber ya da tepki gelmemek, e.a. ses çıkmamak
ses seda kesilmek: hiçbir ses duyulmamak
sessiz sedasız: 1) sakin, kendi halinde biri, 2) kimseye duyurmadan, görünmeden
ses vermemek: sesi çıkmamak, yanıt vermemek
set çekmek: engel olmak, önlemek, durdurmak
sevap işlemek: bk. sevap kazanmak
sevap kazanmak: hayırlı, iyiliksever bir davranışta bulunmak, e.a. sevap işlemek
sevda çekmek: aşk tutkusu içinde olmak
sevdasına düşmek (bir şeyin): amaç edinmek, başarmaya çalışmak
sevgi beslemek: sevmek, sevgi duymak
sevinci kursağında kalmak: bir engel nedeniyle coşkusu yok olmak
sevincinden ağzı kulaklarına varmak: bk. ağzı kulaklarına varmak
sevinçten uçmak: çok sevinmek
seyre dalmak (bir şeyi): kendini vererek izlemek
seyret bak: beklemediğin, ummadığın bir şey olacak
sıcağı sıcağına: hemen, anında, taze taze, bayatlamadan, unutulmadan, zaman geçirmeden
sıcak yüz göstermek: içten davranarak karşılamak
sıçana dönmek: üstü başı çok ıslanmak
sıçan deliğe sığmamış, bir de kuyruğuna kabak bağlamış: 1) elindeki işi başaracağı belli değilken ikinci bir işi üstleniyor, 2) kendisinin istenmediği yere yanına bir kişi daha alarak gelmiş
sıçan deliği bin akçe: kaçıp saklanacak yer yok
sıçan düşse başı yarılır (mutfakta, evde): yiyecek, kullanacak bir şeyler yok
sıçan olmadan çuval delmek: tam öğrenmediği konuda kendini kanıtlamaya çalışmak, b.a. dün cin olmuş, bugün adam çarpıyor
sıçıp sıvamak: öfkelenip önüne gelene küfürlerle dolu sözler söylemek
sıçtı Cafer bez getir: öyle pot kırdı, öyle berbat bir iş yaptı ki, durumun hemen düzeltilmesi gerek
sıdkı sıyrılmak (birinden): ona olan inancı, güveni sarsılmak, ondan soğumak
sıfıra sıfır, elde var sıfır: bütün çalışmalar boşuna, hiçbir şey kazanılamadı
sıfırı tüketmek: 1) dayanacak, harcayacak gücü kalmamak, 2) yoksullaşmak, parasız pulsuz kalmak
sıhhatler olsun (hamamdan çıkana, tıraş olana): sağlık içinde yeniden kirlen; saçın sakalın sağlıklı olarak tekrar uzasın
sıkar biraz: o kadar kolay değil, yapmaya cesaret edemez, k.
sıkboğaz etmek (düşünmesine, davranmasına olanak tanımadan): bir şey yaptırmak için birini sıkıştırmak, zorlamak
sıkı ağızlı: ağzı sıkı, bk. ağzı pek
sıkı basmak: direnmek
sıkı durmak: gücünü ya da güçlü görünümünü korumak
sıkı fıkı: (sıkıfıkı) birbirine içtenlikle bağlı, çok yakın, sıkıfıkı
sıkıntı basmak: bk. içi daralmak
sıkıntı çekmek: 1) ruhsal gerginlik, tedirginlik duymak, 2) geçim darlığı içinde olmak, e.a. sıkıntıda olmak; sıkıntıya düşmek
sıkıntıda olmak: bk. sıkıntı çekmek (2)
sıkıntıya düşmek: bk. sıkıntı çekmek (2)
sıkıntıya gelememek: 1) zor, güç işleri sevmemek, 2) ruhsal yapısı sıkıcı işler yapmasına uygun bulunmamak
sıkı sıkıya: 1) çok sıkı, sımsıkı, 2) adamakıllı, iyice
sıra dayağı: birçok kişiyi birbiri ardına dövmek
sıralı sırasız: yerin ve zamanın uygun olup olmadığına bakmaksızın
sıra malı: değeri ve özelliği olmayan şey
sırası düşmek: en uygun zamanı gelmek, ortam uygun olmak
sırasına geçmek (adam, insan, şu nitelikte kişi): öyle olmadığı halde öyle sayılmak
sırasına getirmek: uygun zamanını bulmak
sırasına göre: gerekirse, durum gerektirirse, yeri gelirse
sırasını kaybetmek (bebek, çocuk): herhangi bir nedenle uyku ve meme zamanını şaşırmak
sırasını savmak: kendisine düşen görevi yerine getirmek
sırılsıklam âşık olmak: delicesine sevmek
sır kâtibi: bir kimsenin bütün gizli yazışmalarını yapan, gizli işlerini gören, bilen, yürüten kimse
sır küpü: bildiği birçok şey olduğu halde hiçbirini açığa vurmayan, başkasına söylemeyen kişi
sırra kadem basmak: bir kimse: ortalıkta görünmez olmak, yok oluvermek
sırt çevirmek: bk. arka çevirmek
sırtı kaşınmak: dayak yemeği hak edecek davranışlarda bulunmak
sırtından atmak: birinin, bir şeyin sorumluluğunu, yükünü üzerine almamak, başınan savmak
sırtından çıkarmak (birinin): ödemeyi ona yüklemek
sırtından geçinmek (birinin): geçimini o kimseden sağlamak, onun asalağı olarak yaşamak
sırtında yumurta küfesi yok ya: eski düşünce ve yönünü kolayca değiştirir, sözünden caymakta sakınca görmez
sırtını dayamak (birine): onun gücüne, koruyuculuğuna güvenmek, ondan güç almak, her işte ondan yardım görmek
sırtını sıvazlamak: gönlünü hoş etmek, bir konuda direncini, çekingenliğini kırmak için okşayıcı sözler söylemek
sırtı pek: kalın giyinmiş
sırtı yere gelmemek: bk. arkası yere gelmemek
sırtı yufka: ince giyinmiş
sırt sırta vermek (biriyle): işbirliği yapmak
sırt üstü: bk. arka üstü
sırt üstü yatmak: çalışmadan, rahat bir yaşam sürmek
sıtma görmemiş: gür, kalın ses
sidik yarışına çıkmak: önemsiz ve değersiz konularda inatlaşarak birbirinden üstün gelmeye, birbirini geçmeye çalışmak
sigarayı tellendirmek: keyifle sigara içmek
siktir et: 1) önem verme, 2) yüz verme, defet, kov gitsin, k.
silâh çekmek: karşısındakini silâhla vurmaya davranmak
sil baştan: tekrar, bir daha,
silinip gitmek (bir şey): birden bire yok olmak ya da unutulmak
silip süpürmek: 1) ne var ne yoksa hepsini yemek,:2) ne var ne yoksa hepsini alıp götürmek
sinameki gibi: mızmız, sevimsiz, kimseyle ilişki kuramayan kimse
sinek avlamak: işsiz ya da müşterisiz boş oturmak
sinekkaydı tıraş: yüzü parlatılmışcasına, özenle yapılmış sakal tıraşı
sinekten yağ çıkarmak: olmayacak yerlerden, şeylerden çıkar sağlamaya, yararlanmaya çalışmak
sineye çekmek: kötü bir söz, davranış ya da olaya ister istemez katlanmak, bir zararı kabullenme zorunda kalmak
sinir etmek (birini bir şey): aşırı öfkelenmesine neden olmak
sinir harbi: söz ve davranışlarıyla birbirini sinirlendirme
sinir hastası: titiz, alıngan, çabuk öfkelenen, geçimi zor kişi
sinirine dokunmak (bir durum birinin): hoşuna gitmemek
siniri oynamak: öfkelenmek, sinirlenmek
siniri tutmak: birdenbire sinirlenip davranışlarını denetleyemez olmak
sinir kesilmek: çok sinirlenmek
sinirleri altüst olmak: öfkesinden ne yapacağını bilememek
sinirleri ayakta olmak: çok öfkelenmiş bulunmak, e.a. cinleri ayağa kalkmak
sinirleri boşanmak: kendini tutamayıp gülmek, ağlamak, bağırmak
sinirleri gergin olmak: bir olay daha çıkarsa tepki gösterecek boyutta sinirlenmiş bulunmak
sinirleri gerilmek: sinirlenmeye hazır bir durumda bulunmak
sinirleri gevşemek: sinirli durumu geçmek, sakinleşmek, e.a. sinirleri yatışmak
sinirleri kuvvetli: kolay ve çabuk heyecanlanmayan
sinirlerine hâkim olamamak: davranışlarını ve söylediği sözleri denetleyememek, k.a. sinirlerine hâkim olmak
sinirlerini bozmak (birinin): kızdırmak
sinirleri yatışmak: bk. sinirleri gevşemek
sinir olmak: bk. siniri oynamak
sinir törpüsü: ruhsal durumu zayıflatan, yıpratan şey
siper almak: bir şeyden yararlanarak ya da bir şeyi kullanarak gizlenmek
siper etmek (kendini): bir şey ya da bir kimseyi korumak için canını tehlikeye atmak
sipsivri kalmak: herkes ilgisini, desteğini çekip yalnız bırakılmak ya da ortada bırakılmak
sis perdesi: herhangi bir olayın gizli, karanlık kalmasındaki neden
sittin sene: sonu gelmeyecek kadar uzun bir zaman, ömür boyu, sonsuza değin
sivil dolaşmak (erkek çocuk): donsuz, çükü ortada gezmek, a.
sivri akıllı: sıra dışı görüşleri olan, başkalarının düşüncelerini beğenmeyen
sizden iyi olmasın: çok iyi bir kimsedir, kuşkusuz siz de öylesiniz
size doyum olmaz: birlikte çok iyi vakit geçiriyoruz ama, artık gitmem gerek
sizlere ömür: o öldü, e.a. sizler sağ olun
sizler sağ olun: bk. sizlere ömür
siz sağ olun: ne yapalım, ziyanı yok, oldu bir kere
slogan atmak: savunduğu düşünceyi simgeleyen kısa ve çarpıcı sözlerle propaganda yapmak, etkinliğe katılmak
sofra donatmak: sofraya çok çeşitli ve bol yiyecekler koymak
sofrası açık: sofrasında konuk eksik olmayan, konuklarını yemekli ağırlamayı seven, e.a. ekmeğine koç
sofrayı kaldırmak (yemek yendikten sonra): 1) yerdeki siniyi almak, 2) masayı temizlemek, e.a. sofrayı toplamak
sofrayı toplamak: bk. sofrayı kaldırmak (2)
soğan yemedim ki ağzım koksun: bk. sarmısak yemedim ki ağzım koksun
soğuk almak: üşüyerek hastalanmak, üşütmek
soğuk çalmak (bitkiyi): ısı düşmesi zarar vermek
soğuk davranmak: güler yüz, ilgi, yakınlık göstermemek, e.a. soğuk durmak
soğuk durmak: bk. soğuk davranmak
soğuk duş: ansızın bildirilen tatsız bir haber
soğuk düşmek: bk. soğuk kaçmak
soğuk kaçmak: bir söz ya da davranış yersiz, sevimsiz, gereksiz bulunmak
soğuk neva: insanlara yakınlık kurmaktan kaçınan, konuşmaları, davranışları sevimsiz olan kişi, e.a. soğuk nevale
soğuk nevale: bk. soğuk neva
soğuktan gelmek: yabancısı olduğu bir konunun tartışıldığı ortama ilk kez katılmak
sokağa atsan: en düşük fiyata satsan bile (şu kadar eder)
sokağa düşmek: bk. ortaya düşmek (2)
sokak karısı: evde sıkılan, gezmeyi seven, sürtük, e.a. sokak süpürgesi
sokak kızı: kötü yola düşmüş kız
sokak süpürgesi: evinde oturmayıp zamanını dışarda, gezmede geçiren, sürtük kadın
sola kaymak: sol görüşü benimsemek
solda sıfır: hiçbir önemi olmayan, benzerleriyle karşılaştırılınca değersizliği daha da iyi anlaşılan
sol eli beklemek: saygı duyulan kişi henüz sofraya oturmadığından yemeğe tam başlamamak
sol tarafından kalkmak: bk. ters tarafından kalkmak
soluğu (bir yerde) almak: vakit geçirmeden, hemen oraya gitmek
soluğu kesilmek: 1) nefes alamaz olmak, 2) gücü tükenmek
soluk aldırmamak: vakit tanımamak, dinlendirmeden, aralıksız çalıştırmak
soluk kesmek (bir şey): çok heyecan ya da korku vermek
soluk soluğa: koşmaktan yorgun, sık sık soluyarak
sol yapmak: direksiyonu çevirerek taşıtı sola yöneltmek
sondaj yapmak: bir durum ya da düşüncenin etkilerini etraflıca araştırmak, yoklamak
son derece: pek çok, çok fazla
son görev: bir akraba ya da dostun ölümünde gerekli olan saygıyı göstermek, töreleri yerine getirmek
son gürlüğü: bir kimsenin yaşlılığında kavuştuğu bolluk ve rahat yaşam
son kozunu oynamak: elinde kalan tek olanağı da kullanmak
son nefes: ölüm
sonradan görme: önceleri yoksulken yaşam düzeyi yükselip zenginleşen, bu değişimle övünen, kibarlık taslayan
son turfanda: mevsim sonu alınan ürün
sonu gelmek: bitmek, tükenmek, yok olmak, ölmek
sonunu almak: bir işi bitirmek ya da bir durumun bittiğini görmek
sonunu getirememek: iyi başladığı bir işi başarıyla bitirememek
son vermek: sona erdirmek
sopa atmak: bk. dayak atmak
sopa çekmek: bk. dayak atmak
sopa yemek: bk. dayak yemek
sorgusuz sualsiz: dinleyip anlamadan, sorup soruşturmadan, gereken araştırmayı yapmadan
sorguya çekmek: alınacak yanıtları değerlendirmek amacıyla, bir suçla ilgili olarak sorular sormak
sorma gitsin: nasıl anlatmalı, anlatması çok güç, nesini anlatayım, tahminlerin çok üstünde
sormak ayıp olmasın: içtenliğime verir bağışlarsanız bir şey sorabilir miyim, yanlış anlamazsanız, kabalık saymazsanız bir şey sormak istiyorum
soy sop: hısım akraba
soylu soplu: eski, köklü ve tanınmış bir aileden
soyunup dökünmek: eve dönünce dışarıda giydiklerini çıkarıp rahatlamak
soyup soğana çevirmek: 1) birini: ödeme gücü kalmayıncaya dek sömürmek, 2) hırsız: bir yerde ya da kişinin üzerinde ne varsa alıp götürmek
sökün etmek: birçok kişi ya da şey, birbiri ardına gelmek
söküp atmak: feda etmek, kıymak, gözden çıkarmak
sönük kalmak: benzerleri yanında: göze çarpmamak, dikkat çekmemek, ilgi uyandırmamak
sövüp saymak: uzun uzun yermek, küfürler sıralamak
söylemediğini bırakmamak (bir konu ya da kimseyle ilgili olarak): iyice düşünmeden aklına geleni söylemek, gelişigüzel konuşmak
söyleyeceği olmak: o konuda onun da diyecekleri bulunmak
söz açmak (bir şeyden): bir konu üzerinde konuşmaya başlamak
söz ağzından dirhemle çıkmak: isteksiz konuşmak
söz almak: 1) konuşmak için toplantı başkanından izin almak, konuşmaya başlamak, 2) çocuklarını evlendirecek iki aile arasında, erkek tarafı kız tarafından olumlu yanıt almak, e.a. söz kesmek, 3) birinin bir işi yapacağını kesin olarak bildirmesini sağlamak
söz altında kalmamak: bk. lâf altında kalmamak
söz anlayan beri gelsin: hiçbiriniz lâf anlamıyorsunuz
söz aramızda: bk. lâf aramızda
söz arasında: konuşma sırasında
söz atmak: bk. lâf atmak (2,3)
söz ayağa düşmek: bir sorun, yetkisiz ve sorumsuz kimselerin görüş bildirdikleri duruma gelmek
söz bir Allah bir: Allah’ın birliğine nasıl inanıyorsanız sözümü yerine getireceğime de öyle inanın
söz birliği etmek: bk. ağız birliği etmek
söz çıkmak: ortalığa bir söylenti yayılmak
sözde kalmak: yapılacağı söylenmiş olan iş, gerçekleştirilmemek
söz dinlemek: söylenen bir söze, verilen öğüde uymak, e.a. laf dinlemek; söz tutmak; söze yatmak
söz düellosu: iki kişi arasındaki sözlü atışma, tartışma
söz düşmemek( birine): bk. lâf düşmemek
söz ebesi: bk. lâf ebesi
söze yatmak: bk. söz dinlemek
söz geçirmek (birine): söylediğini yaptırmak, k.a. söz geçirememek
söz geçirememek (birine): söylediğini yaptıramamak, sözünü dinletememek
söz gelmek (birine): bir kimse, davranışından dolayı eleştiriye uğramak, kınanmak, büyüğü kendisine darıltmak
söz getirmek (birine): bir kimseye söz gelmesine neden olmak
söz götürmez: doğruluğu ve gerçekliği tartışılamayacak kadar açık olan, e.a. su götürmez
söz işitmek: azarlanmak, birisi kendisine darılmak, e.a. laf işitmek
söz kaldırmamak: kendisine dokunan söze dayanamayıp karşılık verir yaradılışta olmak, e.a. laf kaldırmamak
söz kesmek: çocuklarını evlendirecek olan aileler arasında kesin anlaşma sağlanmak
söz konusu: üzerinde konuşulan konu
söz olmak: hoş karşılanmamak, üzerinde konuşulmak, dedikodusu yapılmak
söz sahibi olmak: bir konuda konuşma yetkisi bulunmak
söz tutmak: bk. söz dinlemek
sözü açılmak: bir şey ya da bir konu üzerinde konuşulmaya başlanmak
sözü ağzına tıkamak: bk. lâfı ağzına tıkamak
sözü ağzında bırakmak (birinin): söylemekte olduğu şeyi bitirtmemek
sözü ağzında gevelemek: bk. lâfı ağzında gevelemek
sözü ağzında kalmak: konuşmasını bitirememek
sözü bağlamak: konuşmayı, konuyu bir sonuca vardırmak, konuşmayı tamamlamak, bitirmek
sözü çevirmek: bk. lâfı çevirmek
sözü çiğnemek: bk. lâfı çiğnemek
sözü dağıtmak: konuşurken asıl konudan uzaklaşmak
sözü getirmek: sözlerini, açıkça belirtmek istemediği bir düşünceyi çağrıştıracak biçimde söylemek
sözü kesmek: 1) konuşmasını bitirmeden susmak, 2) başkasının konuşmasına engel olmak, susturmak
sözüm meclisten dışarı: karşınızda ağza alınması doğru olmayan, kaba sözcükler kullanacağım, önceden özür dilerim, e.a. sözüm yabana
sözüm ona : sanki, güya, sözde
sözü mü olur: bk. lâfı mı olur
sözüm yabana: bk. sözüm meclisten dışarı
sözünde durmak: verdiği sözü yerine getirmek
sözünden çıkmamak (birinin): onun söylediklerine, istediklerine uyacak biçimde davranmak
sözüne gelmek (birinin): sonunda onun söylediklerini kabul etmek
sözünü balla kestim: bir tatsızlık çıkmasın, sözünüzü kesmemi hoş görün
sözünü bilmek: bk. lâfını bilmek
sözünü esirgememek: dokunsa, kırsa da düşündüğünü söylemekten çekinmemek, e.a. sözünü sakınmamak
sözünü etmek: bk. lâfını etmek
sözünü geri almak: söylediği sözün doğru olmadığını kabul edip söylenmemiş sayılmasını bildirmek
sözünün eri olmak: verdiği sözü ne pahasına ve hangi koşul altında olursa olsun yerine getiren bir kişi olmak
sözünü sakınmamak: bk. sözünü esirgememek
sözünü tutmak (kendisinin, birisinin): 1) verdiği sözü yerine getirmek, b.a. sözünün eri olmak, :2) söylenilene, öğüde uymak
sözü yere düşmek: söylediklerine uyulmamak
söz vermek: bir işi, bir şeyi yapacağını kesin olarak bildirmek
söz yok: bk. lâf yok
stop etmek: duruvermek, birden durmak
sucuk gibi ıslanmak: bk. sucuk gibi olmak
sucuk gibi olmak: üzerindekiler ter ya da suyla iyice ıslanmak, e.a. sucuk gibi ıslanmak, b.a. su içinde kalmak
sudan bahane: bk. sudan cevap
sudan cevap: baştan savma, sözüm ona, sözde, inandırıcı olmaktan uzak yanıt (bahane)
sudan sebep: gerçek dışı, yakıştırma, uydurma neden
sudan ucuz: çok ucuz, neredeyse bedava
su dökmek: işemek
su dökünmek: serinlemek için çabucak yıkanıp çıkmak
su gibi akmak (para, zaman): 1) para: bir yere, bir kişiye bol bol gelmek, 2) zaman: hızla geçmek
su gibi aziz ol: bana su getirdiğin, susuzluğumu giderdiğin için, sen de su kadar değer taşı
su gibi bilmek: duraksamadan ve yanlışsız okumayı ya da anlatmayı öğrenmiş olmak
su gibi ezberlemek: hızlı ve yanlışsız okuyabilecek ölçüde ezber etmek
su gibi gitmek (para): sürekli ve çok harcanmak
su götürmez: başka bir yoruma elverişli olmayan, e.a. söz götürmez
su götürür yeri olmamak: başka biçimde yorumlanacak bir yanı bulunmamak
su içinde: en azından, kolaylıkla (şu kadar eder, şu kadara satılır)
su içinde kalmak: çok terlemek, çok ıslanmak, e.a. sucuk gibi olmak
su iktiza etmek: boy abdesti gerekmek
su kaçırmak: 1) sızdırmak, 2) baş ağrıtmak, can sıkmak
su katılmadık: kendine özgü durumunu koruyan, herhangi bir etkenle bozulmamış, değişmemiş olan, e.a. su katılmamış
su katılmamış: bk. su katılmadık
su koyuvermek: 1) et, sebze, meyve gibi yarı katı nesneler, pişerken ya da başka bir işlem sırasında suyunu salıvermek, 2) sözünde durmamak, cıvıtmak
sular çekilmek: taşkına uğrayan ırmak ya da nehir yeniden yatağına dönmek
sular kararmak: akşam çökmeye başlamak
sular seller gibi: hiç aksamadan, duraksamdan
sultanî tembel: iş görmekten aşırı ölçüde hoşlanmayan
Sultanahmet’te dilenip Ayasofya’da sadaka vermek: bk. Ayasofya’da dilenip Sultanahmet’te sadaka vermek
sulu göz: gözyaşını tutamayan, ağlamaya hazır
sululuk etmek: yersiz şakalar yapmak, kadınlara tatsız sözlerle ilgi göstermek
sulu zırtlak: oyun bozan, mızıkçı, zoru görünce ağlayıp kaçan
surata bak, süngüye davran: bakışları öyle sert, suratı öyle asık ki, kendini düşmanla karşılaşmış sanırsın
surat asmak: kaşlarını çatıp yüzüne gergin ya da dargın bir anlam vermek, e.a. surat etmek
surat bağlamak: kilo aldığı, şişmanladığı yüzünden anlaşılır olmak
surat bir karış: çok öfkeli, dargın, kızgın, üzgün
surat düşkünü: bk. çehre züğürdü
surat etmek: bk. surat asmak
suratı davul derisi: bk. yüzü eşek derisi
suratı eşek derisi: bk. yüzü eşek derisi
suratı kasap süngeriyle silinmiş: bk. yüzü kasap süngeriyle silinmiş
suratına bakanın kırk yıl işi rast gitmez: yüzünden uğursuzluk akıyor
suratından düşen bin parça: bk. yüzünden düşen bin parça
suratını ekşitmek: bk. yüzünü ekşitmek
surat değil mahkeme duvarı: asık suratlı, kimseye gülümsemeyen, b.a. yüz surat hak getire
suret almak: kopyasını çıkarmak
sureti haktan görünmek: kendini iyi niyetliymiş gibi göstermek ya da birinin iyiliği için çalışıyor izlenimi uyandırmak
sus payı: bildiği şeyi söylememesi için birine sağlanan çıkar, susmalık, e.a. hakkı sükut (hakk-ı sükut)
suspus olmak: sinmek, susmak, ses çıkaramamak
susta durmak: 1) köpek: arka ayakları üzerine kalkmak,:2) insan: saygı duyduğu bir kimsenin karşısında korkak ve çekingen davranmak
sustalı çakı (gibi): hizmetinde olduğu kişinin buyruğunu anında yerine getirmeye hazır
sustaya kalkmak (köpek): arka ayakları üzerinde durmak
suya düşmek (bir iş): gerçekleştirilememek, ya da birtakım nedenlerle o işten vazgeçilmek
suya götürüp susuz getirmek (biri, başkasını): ondan çok daha akıllı, onu aldatabilecek kadar kurnaz olmak
suya sabuna dokunmamak: davranışlarında kimseyi incitmemeye özen göstermek, sakıncalı konularla ilgilenmemek
suyu başından kesmek: bk. suyu baştan kesmek
suyu baştan kesmek: işin aslını çözümleyip ayrıntıları gereksiz kılmak, e.a. suyu başından kesmek
suyu bulandırmak: yolunda giden bir işi kötü niyetle karıştırmak
suyu görmeden paçaları sıvamak: bk. dereyi görmeden paçaları sıvamak
suyu kaynamak (birinin): yönetimden, işin başından uzaklaştırılması yakın olmak
suyu kesilmiş değirmene dönmek (ortalık, iş): canlılığını yitirmek, durulmak
suyu kesiyor (çakı, bıçak): çok körleşmiş
suyu mu çıktı (bir yerin): niçin beğenmiyorsun, beğenilmeyecek nesi var
suyuna gitmek: bk. suyunca gitmek
suyuna pirinç haşlanmaz: bk. ipiyle kuyuya inilmez
suyuna tirit: daha özenli olabilecekken baştan savma yapılmış
suyun başı: 1) suyun çıktığı yer, kaynak, 2) yarar ve kazancın en çok sağlanacağı yer, 3) bir işi bitirecek olan asıl yetkili kat ya da kişi
suyunca gitmek (birinin): davranışlarını onu sinirlendirmeyecek, ona ters düşmeyecek biçimde ayarlamak, e.a. suyuna gitmek
suyu nereden geliyor (bu işin): bu işi yürütmek için harcanan para hangi kaynaktan sağlanıyor
suyunu çekmek: 1) bk. suyu seli kalmamak, 2) kullanılan olanaklar, özellikle para tükenmek
suyunun suyu: bir şeyle çok uzaktan ilgisi olan şey, e.a. tavşanın suyunun suyu
suyun yüzüne çıkmak: karışık bir işten zarar görmeden sıyrılmak
suyu seli kalmamak: sulu yemeğin kaynaya kaynaya suyu çok azalmak
suyu yokuşa akıtmak: bir işin gerçekleşebilmesi için olmayacak koşullar öne sürmek
su yürümek: ilkbahara doğru ağaçlar tomurcuklanmaya başlamak
su yüzü görmemiş: çok kirli, uzun süredir yıkanmamış
su yüzüne çıkmak: bir süredir belli edilmemeye, gizlenmeye çalışılmış bir düşünce, bir tutum belli olmak
süklüm püklüm: suçlu gibi, utanıp sıkılarak, korkup sinerek
sünger çekmek (bir işin üzerinden): olmamış saymak, unutmak
süngüsü depreşmesin: rahmetlinin anlatacağım şeyden ruhu incinmesin, e.a. toprağına ağır gelmesin
süngüsü düşük: neşesi, canlılığı kalmamış
sünnet etmek: erkeklik organının ucunu örten deriyi çepeçevre kesmek
sürçü lisan: sözü yanlış söylemek, dil sürçmesi, yanılması
sürek avı: bk. sürgün avı
sürgit yapmak: uzatıp durmak, sürdürmek
sürgün avı: birçok avcının aynı av peşinde gitmeleri, e.a. sürek avı
sürmeyi gözden çekmek: bk. gözden sürmeyi çekmek
sürt Allah sürt: boşu boşuna vakit öldür, dolaş dur
sürüncemede kalmak (bir iş): uzamak, boş yere geciktirilmek
sürü sepet: birçok kimse ya da şey hep birlikte, bir arada
sürüsüne bereket: yararı olmayan çokluk, çok var
süsleyip püslemek: özenle süslemek, gereğinden çok göze çarpacak kadar süslemek, e.a. telleyip pullamak
süslü kokana: göze batacak kadar süslenmiş yaşlı kadın
süslü püslü: göze çarpacak derecede süslü
... süsü vermek: kendisinde ya da herhangi bir şeyde gerçekte olmayan üstün bir niteliği varmış gibi göstermek
süt çalmak (çocuğu): bozuk süt çocuğu hasta etmek
süt dökmüş kedi gibi: suçlu olduğunu bilen ve bundan utananların çekingenliği içinde
süt kuzusu: çok küçük, korunması gereken çocuk
sütliman olmak (ortalık): çekişme, gürültü, olay yatışmak, dinginleşmek
sütü bozuk: bk. mayası bozuk
sütüne havale etmek (bir işi birinin): işi, beklenen biçimde yapıp yapmamasını o kişinin vicdanına, insanlık duygusuna bırakmak