Dil Haşlama
Ş
şafak atmak< (birinde): birden, önemli bir durumla karşı karşıya olduğunu anlamak
şafak sökmek: sabaha karşı ortalık aydınlanmaya başlamak, tan ağarmak,
Şafii köpeği gibi titremek: çok titremek
Şafii köpeğine dönmek: yüzü gözü çok kirli, boyalı olmak
şaha kalkmak: 1) at azgınlaşıp arka ayakları üzerine doğrulmak, 2) soylu ve coşkulu biçimde baş kaldırmak
şahımı bu kadar severim: bk. ben şahımı bu kadar severim
şahin bakışlı: gözleri keskin ve sert bakan
şahken şahbaz olmak: zaten çirkin olan şey ya da kötü olan durum daha da çirkinleşmek ya da kötüleşmek
şaka götürmemek (iş): hafife almaya, küçümsemeye, önemsememeye gelir yanı olmamak
şaka iken kaka olmak: el ya da sözle yapılan şakalaşma kavgaya dönüşmek
şaka kaldırmak: şakaya katlanabilir olmak, k.a. şaka kaldırmamak
şaka kaldırmamak: söz ya da davranış şakasına katlanamayıp tepki göstermek, k.a. şaka kaldırmak
şaka maka derken: önden işi hafife aldık (meğer önem vermemiz gerekiyormuş, şimdi anladık)
şakası yok (birinin, bir durumun): 1) hatır gönül tanımaz, gerekeni yapar, 2) önem verilmezse tehlike doğurabilir
şakaya gelmemek (biri, bir iş): 1) bk. şaka kaldırmamak, 2) bk. şaka götürmemek
şakaya getirmek: ciddi bir konuyu şaka yollu dile getirmek, b.a. şakaya vurmak
şaka yapmak: şaka niteliğinde bir davranışta bulunmak ya da bir şey söylemek
şakaya vurmak: ciddî bir davranışı ya da sözü şaka olarak yapılmış ya da söylenmiş kabul etmek, b.a. şakaya getirmek
şallak mallak: 1) çırılçıplak, 2) giyimi çok özensiz olarak
şamar oğlanı: her yanlışın üstüne yıkıldığı, herkesin sürekli suçlu bulduğu, azarladığı, hıncını kendisinden aldığı kişi
şamata etmek: gürültü, patırtı çıkarmak, e.a. şamata koparmak
şamata koparmak: bk. şamata etmek
Şam babası: sorumluluğu olmayan, hayırsız baba
şangır şungur: büyük bir şangırtı çıkarak
şanına yakışmak (bir şey birinin): bk. şanından olmak
şanına yedirememek: yenilgiyi içine sindirememek
şanından olmak (bir şey onun): büyüklüğüne, karakterine uygun, ona yakışır bulunmak
şansa kalmak (bir şey): o şeyin olabilmesi için çok umut bulunmamak
şansı yaver gitmek: talihi yardımcı, bahtı açık olmak
şans tanımak: fırsat vermek
şapa oturmak: içinden çıkılması güç bir duruma düşmek
şapır şupur (yemek yerken, öperken): dudaklarını şapırdatarak
şapka çıkarmak: büyük bir başarı karşısında saygı duymak, selâm durmak
şarj etmek: geç de olsa bir şeyi anlamaya, kavramaya başlamak, b.a. jeton geç düşmek
şart olsun (nikâhım üzerine yemin ederim ki): doğru söylemiyorsam ya da şöyle yapmazsam, karımı boşamış sayılayım (karım boş düşsün. karım boş olsun)
şaşı çakır demektense kör de de kurtul: lâfı döndürüp dolaştıracağına gerçeği olduğu gibi söyle
şaşkına dönmek: beklenmedik bir durum karşısında şaşkınlaşmak, ne yapacağını şaşırmak
şeddeli eşek: çok kaba, çok yeteneksiz
şehit düşmek: ülkesi, ülküsü uğruna savaşırken ölmek
şekerin suyu mu düştü: ne telâşlanıyorsun, ne bu acele
şenlik görmemiş: yol yordam bilgisi kıt, görgüsüz, terbiyesiz
şen olasın Halep şehri: bk. işte geldik gidiyoruz; şen olasın Halep şehri
şeşi beş görmek: yanlış görmek, gördüğünde aldanmak
şeyhimi bu kadar severim: bk. ben şeyhimi bu kadar severim
şeyhin kerameti kendinden menkul: büyük şeyler başardığını kendisi söylüyor, ortada bir kanıt yok
şeytan aldatmak: 1) kendisini tutması gereken davranışlarda nefsine uymak, iradesini kullanamamak, 2) düş azmak, uykuda boşalmak
şeytana pabucu ters giydirmek: bk. külâhı ters giydirmek, e.a. şeytana külâhı ters giydirmek
şeytana külâhı ters giydirmek: bk. külâhı ters giydirmek, b.a. şeytana pabucu ters giydirmek
şeytana parmak ısırtmak: en kötü insanın bile aklına gelmeyecek çok kötü ve çirkin bir şey yapmak
şeytana uymak: kötü bir iş yapmak
şeytan diyor ki: yapmamam gerektiği halde içimde o kötü işi yapma isteği var
şeytan dürtmek: durup dururken, hiç gereği yokken, kötü bir iş yapıvermek
şeytan elini çekmiş (birinden): çok yaşlanmış, artık onun kötülük düşünecek, yapacak gücü kalmamış
şeytan görsün yüzünü: öylesine sevmiyorum ki, yüz yüze gelmek bile istemiyorum
şeytanın art ayağı: çok akıllı, afacan çocuk
şeytanın ayağını kırmak: bk. şeytanın bacağını kırmak
şeytanın bacağını kırmak: 1) bir türlü başlanamayan bir işe başlamak, 2) bir türlü gidememiş olduğu yere giderek, tersliği ortadan kaldırmış, gitme yolunu açmış olmak
şeytanın yattığı yeri bilmek: kimsenin aklına gelmeyecek şeyleri bilmek, çok kurnaz ve açıkgöz olmak
şeytan kulağına kurşun: işler aksamadan yürüyor, aman nazar değmesin, bu söylediğimi şeytan duyup da işimi bozmaz inşallah
şıpın işi: kolayca, çabucak yapılan
şifayı bulmak: bk. şifayı kapmak
şifayı kapmak: 1) hastalanmak, hastalığı artmak, 2) herhangi bir şey iyice bozulmak
şimdiden tezi yok: hemen, hiç oyalanmadan, hiç vakit geçirmeden
şimdi şimdi: ancak, çok yakın bir zamandan beri, yeni yeni
şimdi yaya kaldın tatar ağası: bk. yaya kaldın tatar ağası
şimşekleri üzerine çekmek: bk. yıldırımları üstüne çekmek
şirazeden çıkmak: bk. iş çığırından çıkmak
şirk koşmak (Tanrı’ya): Tanrı’nın birden çok olduğunu söylemek, Tanrı’ya ortak tanımak, eş tutmak
şişe çekmek: bu işe özgü şişe ya da boynuzu, havasını alevle seyrelterek sırta yapıştırmak, e.a. boynuz çekmek
şoke etmek (birini): birdenbire şaşırtmak, hoşa gitmeyecek bir şey yapmak, k.a. şoke olmak
şoke olmak: birdenbire şaşırmak, k.a. şoke etmek
şom ağızlı: sürekli kötü şeylerden söz eden, her olayı kötüye yoran ve sözlerinin uğursuzluk getireceğinden korkulan kişi
şöhreti dünyayı tutmak: çok tanınmak, ünü ülkelere yayılmak
şöyle bir: üzerinde fazlaca durmadan, gelişigüzel, rastgele
şöyle böyle: 1) orta karar, âdeta, ne iyi ne kötü, 2) aşağı yukarı, yaklaşık olarak, hemen hemen
şöyle dursun: onu bir yana bırakalım (bunu bile bitiremedi)
şöyle ki: açıklamak gerekirse
şu bu: birtakım kimseler, nesneler
şu halde: öyleyse, bu durum karşısında, sonuç olarak, buna göre
şu kadar ki: bk. ne var ki
şundan bundan konuşmak: bk. dereden tepeden konuşmak
şunu bunu anlamam: bk. şunu bunu bilmem
şunu bunu bilmem: araya başka lâflar katma, itirazını dinlemem, mazeretini kabul etmem
şunun şurası: ne kadarlık yol, yakıncacık
şunun şurasında: çoğu gitti azı kaldı, kaç gün kaldı ki, ne kaldı ki
şurada burada: belirli olmayan yerlerde, rastgele bir yerlerde, birçok yerde
şuradan buradan: 1) değişik, farklı, rastgele yerlerden, 2) her konuda, e.a. havadan sudan
şüphe kurdu: iç kemiren, insanı tedirgin eden kuşku