Dil Haşlama

Y

ya Al­lah: ha­di ba­ka­lım, Al­lah yar­dım­cım ol­sun
ya­ba­na at­mak: önem ver­me­mek, önem­siz gör­mek, k.a. ya­ba­na at­ma­mak
ya­ba­na at­ma­mak: önem ver­mek, önem­siz gör­me­mek, k.a. ya­ba­na at­mak
ya­ba­na git­mek: (bir şey): hiç ta­nın­ma­yan, bi­lin­me­yen bi­ri­ne, bir ya­ban­cı­ya ve­ril­mek
ya­ba­na söy­le­mek: ko­nuy­la il­gi­si ol­ma­yan, uy­gun düş­me­yen, saç­ma söz­ler et­mek, saç­ma­la­mak
ya­ban­cı gel­mek: ta­nı­ma­mak, k.a. ya­ban­cı gel­me­mek
ya­ban­cı gel­me­mek: ta­nı­mak, anım­sa­mak, k.a. ya­ban­cı gel­mek
ya­ban­cı gi­bi dur­mak: çe­kin­mek, il­gi gös­ter­me­mek, bir işe ka­rış­ma­mak
ya­ban­cı say­mak: ta­nı­ma­dı­ğı, bil­me­di­ği bi­ri gi­bi dav­ran­mak, e.a. ya­ban­cı tut­mak
ya­ban­cı­sı ol­mak (bir ye­rin): bil­me­mek, ta­nı­ma­mak, k.a. ya­ban­cı­sı ol­ma­mak
ya­ban­cı­sı ol­ma­mak (bir ye­rin): ora­yı bil­mek, ta­nı­mak
ya bu de­ve­yi güt­me­li, ya bu di­yar­dan git­me­li: ya bu­ra­nın ko­şul­la­rı­na uy­ma­lı ya da bu­ra­lar­da dur­ma­ma­lı
ya da­yak ye­me­miş, ya sa­yı bil­mi­yor: or­ta­da iki ola­sı­lık­tan bi­ri­nin ger­çek­leş­me­miş ol­du­ğu­nu gös­te­ren bir du­rum var, bun­lar­dan bi­ri ger­çek­leş­miş ol­say­dı öte­ki de ger­çek­leş­miş ola­cak­tı, e.a. ya so­pa ye­me­miş, ya sa­yı bil­mi­yor
ya de­ve, ya de­ve­ci (ya de­ve üs­tün­de­ki ha­cı): ile­ri­si için ver­di­ğim söz­den kork­mu­yo­rum, çün­kü o za­ma­na de­ğin ko­şul­lar de­ği­şir be­nim de söz ver­miş ol­mam so­run ya­rat­maz
ya dev­let ba­şa, ya kuz­gun le­şe: öy­le bir işe gi­ri­şi­yo­rum ki, ya çok ba­şa­rı­lı olu­rum ya da yok olu­rum, e.a. ya her­rü, ya mer­rü
yağ bağ­la­mak: 1) se­mir­mek, 2) üze­ri­ne kat kat yağ bi­rik­miş ol­mak
yağ bal ol­sun: ye­di­ği şey ona ya­ra­sın, sağ­lık ver­sin
yağ­cı­lık et­mek (bi­ri­ne): bi­ri­ni dal­ka­vuk­ça öv­mek, e.a. yağ çek­mek; yağ yak­mak
yağ çek­mek (bi­ri­ne): bk. yağ­cı­lık et­mek
yağ kü­pü: bk. yağ tu­lu­mu
yağ­lı bal­lı (ol­mak): ara­la­rı çok iyi, iç­li dış­lı, e.a. ara­la­rın­dan su sız­ma­mak
yağ­lı ip: idam seh­pa­sı, da­ra­ğa­cı
yağ­lı ka­pı: yanında ça­lış­tır­dı­ğı ki­şi­ye bol pa­ra, yi­ye­cek, eş­ya ve­ren ai­le, ku­ru­luş
yağ­lı kuy­ruk: ko­lay­ca sö­mü­rü­le­cek iş ya da ki­şi, ko­lay­ca ve bol­ca ya­rar­la­nı­la­bi­le­cek kay­nak
yağ­lı müş­te­ri: çok alış­ve­riş ya­pan., bol pa­ra­lı alı­cı
yağ­lıy­mış it kap­tı (sı­cak­mış ge­ri bı­rak­tı): sö­zü ke­si­len ki­şi lâ­fı ağ­zın­dan ala­nı böy­le ta­nım­lar (o ki­şi lâ­fın ar­ka­sı­nı ge­ti­re­mez­se bu kez de “sı­cak­mış ge­ri bı­rak­tı” tü­me­ce­si­ni hak et­miş olur)
yağ­ma git­mek (bir şey): çok alı­cı bul­mak, ka­pı­şı­lır­ca­sı­na sa­tıl­mak
yağ­ma Ha­san’ın bö­re­ği: ko­ru­ma­sız, sa­hip­siz, her ya­nın­dan sö­mü­rü­len bir ya­rar­lan­ma kay­na­ğı
yağ­ma yok: öy­le şey ol­maz, ko­lay de­ğil, önü­ne ge­len el­de ede­mez
yağ­mur­dan ka­çar­ken do­lu­ya tu­tul­mak: sı­kın­tı­lı bir du­rum­dan kur­tu­la­yım der­ken da­ha be­te­riy­le kar­şı­laş­mak
yağ­mur ol­sa kim­se­nin tar­la­sı­na düş­mez: bk. yağ­mur ol­sa kim­se­nin tar­la­sı­na yağ­maz
yağ­mur ol­sa kim­se­nin tar­la­sı­na yağ­maz: ola­na­ğı ol­du­ğu hal­de baş­ka­sı­na iyi­lik et­mek is­te­mez, e.a. yağ­mur ol­sa kim­se­nin tar­la­sı­na düş­mez
yağ­mur ya­ğar­ken kü­pü­nü dol­dur­mak: fır­sat­tan ya­rar­la­nıp pa­ra ya da mal edin­mek
yağ­mur yağ­sa yaş değ­mez, kav­ga ol­sa taş değ­mez: öy­le­si­ne gü­ven­li du­rum­da ki hiç­bir teh­li­ke­nin ona za­ra­rı do­kun­maz
yağ­mur yağ­sa yaş gör­mez, do­lu ol­sa taş gör­mez: bk. yağ­mur yağ­sa yaş değ­mez, kav­ga ol­sa taş değ­mez
yağ tu­lu­mu: çok se­miz, e.a. yağ kü­pü
ya her­rü, ya mer­rü: bk. ya dev­let ba­şa, ya kuz­gun le­şe
Ya­hu­di pa­zar­lı­ğı: sa­tı­cı­nın yük­sek fi­ya­ta sat­mak, alı­cı­nın da dü­şük fi­ya­ta al­mak için yap­tık­la­rı sı­kı çe­kiş­me
Ya­hu­di yay­ga­ra­sı: önem­siz ko­nu­da yük­sek ses­le ya­pı­lan tar­tış­ma
ya hu­yun­dan, ya su­yun­dan: özel­lik­le­ri­ni ol­du­ğu gi­bi bir yer­den ya da bir kim­se­den al­mış
ya­ka­dan ge­çir­mek: ev­lât­lık ola­rak al­mak
ya­ka ısır­mak: ay­nı du­ru­ma düş­me­mek için Al­lah’a sı­ğın­mak
ya­ka pa­ça: bk. ya­ka pa­ça gö­tür­mek
ya­ka pa­ça gö­tür­mek: giy­si­le­rin­den tu­tup sü­rük­le­mek, e.a. apar to­par; çal­ya­ka et­mek
ya­ka­sı açıl­ma­dık (kü­für, açık sa­çık söz): hiç du­yul­ma­mış, kim­se­nin işit­me­di­ği, bil­me­di­ği
ya­ka­sı­na asıl­mak: bk. ya­ka­sı­na ya­pış­mak
ya­ka­sı­na sa­rıl­mak (bi­ri­nin): is­te­di­ği şe­yi al­mak ya da dö­vüş­mek için onu tu­tup bı­rak­ma­mak
ya­ka­sı­na ya­pış­mak: bez­di­re­cek ka­dar sü­rek­li ola­rak on­dan bir şey is­te­mek, e.a. ya­ka­sı­na asıl­mak; ya­ka­sı­nı bı­rak­ma­mak
ya­ka­sın­dan at­mak: bk. ba­şın­dan at­mak (1)
ya­ka­sı­nı bı­rak­ma­mak: bk. ya­ka­sı­na ya­pış­mak
ya­ka­sı­nı kap­tır­mak: et­ki­sin­de ka­la­rak bağ­lan­dı­ğı ki­şi ya da iş­ten ken­di­ni kur­ta­ra­ma­mak
ya­ka silk­mek (bi­rin­den): bık­mak, usan­mak, ya­kın­mak
ya­ka­yı ele ver­mek (bir şey­den bir yer­den ka­çan kim­se): ya­ka­lan­mak
ya­ka­yı kur­tar­mak: is­te­me­ye­rek bu­lun­du­ğu yer­den ya da bir iş­ten kur­tul­mak, e.a. ya­ka­yı sı­yır­mak
ya­ka­yı sı­yır­mak: bk. ya­ka­yı kur­tar­mak
ya­kın­lık duy­mak: bi­ri­ne sev­gi ve il­gi bes­le­mek
ya­kın­lık gös­ter­mek: bi­riy­le il­gi­len­mek, se­ve­cen dav­ran­mak
ya­kıp yık­mak: çok bü­yük za­rar ver­mek, ha­rap et­mek
ya­kı­şık al­ma­mak: dav­ra­nış ya da söz ola­rak: uy­gun düş­me­mek, ye­rin­de bir şey ol­ma­mak
ya­la­ka ol­mak: 1) dal­ka­vuk­laş­mak, 2) ar­sız­laş­mak
ya­la­ma ol­mak: 1) say­gın­lı­ğı­nı yi­tir­mek, 2) aşınmak
ya­lan­cı peh­li­van: ken­di­si­ni önem­li iş­ler ya­par­mış gi­bi gös­ter­di­ği hal­de hiç­bir şey ya­pa­ma­yan
ya­lan­cı­sı ol­mak (bi­ri­nin): doğ­ru­lu­ğu ka­nıt­lan­ma­mış bir sö­zü baş­ka­sın­dan duy­du­ğu bi­çi­miy­le ilet­miş bu­lun­mak
ya­lan çık­mak: 1) bir ha­be­rin doğ­ru ol­ma­dı­ğı an­la­şıl­mak,:2) bir ki­şi ver­di­ği sö­zü tutmamak
ya­lan do­lan: asıl­sız, doğ­ru de­ğil
ya­lan dün­ya: ge­çi­ci, ölüm­lü, acı ger­çek­ler­le do­lu âlem
ya­lan yan­lış: özen­siz, dü­zen­siz; doğ­ru, düz­gün ol­ma­sı­na önem ve­ril­me­ye­rek
ya­lan ye­re: ger­çe­ğe uy­gun ol­ma­ya­rak, doğ­ru ol­ma­dı­ğı­nı bi­le bi­le
yalap şap: baştan savma, yarım yamalak, üstünkörü
ya­la­yıp geç­mek (rüz­gâr, dal­ga vb.): sı­yır­mak
ya­la­yıp yut­mak: 1) önün­de­ki yi­ye­ce­ği bü­yük bir iş­tah­la yi­yip bi­tir­mek, 2) ağır bir söz kar­şı­sın­da tep­ki gös­ter­me­yip ka­bul­len­mek
yal­dız­lı hap: gü­zel gö­rü­nümle giz­le­nen kö­tü bir şey ya da dav­ra­nış
ya­lel­li gi­bi: usanç ve­re­cek bi­çim­de sü­rüp gi­den: ko­nuş­ma ya da iş
ya­lı ka­zı­ğı: uzun boy­lu, iri ke­mik­li kim­se
ya­lı­mı al­çak: ses­siz, yü­zü yer­de
ya­lı­na­yak, ba­şı ka­bak: üs­tü ba­şı pe­ri­şen
yal­lah et­mek: at­mak, yol­la­mak vb. iş­le­ri hız­la yap­mak
yal­nız ba­şı­na: ken­di ken­di­ne, bir ken­di­si
yal­pa vur­mak (tek­ne ya da kişi): iki ya­na sal­la­na­rak git­mek
yal­var ya­kar ol­mak: ken­di­ni acın­dı­ra­rak yal­var­mak
ya­ma gi­bi dur­mak: bu­lun­du­ğu ye­re uyum sağ­la­ma­mak
ya­ma­lı boh­ça: tu­tar­sız, bi­rib­ri­ne uy­ma­yan şey­ler
ya­na­ğın­dan kan dam­la­mak: çok sağ­lık­lı ol­du­ğu yü­zü­nün ren­gin­den an­la­şıl­mak, e.a. yü­zün­den kan fış­kır­mak
ya­nak al­mak: bi­ri­ni ya­na­ğı­nı sı­kış­tı­ra­rak sev­mek
ya­na ya­kı­la: sız­la­na­rak, sı­kın­tı­sı­nı bel­li ede­rek
yan bak­mak: kü­çüm­se­mek, düş­man­lık bes­le­mek
yan bas­mak (bir iş­te): 1) al­dan­mak, 2) kay­pak­lık et­mek, dü­rüst dav­ran­ma­mak
yan çiz­mek: bir iş­ten kaç­mak
yan­dan çark­lı: 1) şe­ke­ri ya­yı­na kon­muş olan çay ya da sa­de kah­ve 2) kol­la­rı­nı dik­ka­ti çe­ke­cek bi­çim­de sal­la­ya sal­la­ya yü­rü­yen
yan­dım Al­lah ça­ğır­mak: bi­ri­nin ver­di­ği ra­hat­sız­lık­tan ya da bir iş­ten çok sı­kı­la­rak im­dat is­te­ye­cek du­ru­ma gel­mek
yan ge­lip yat­mak: işi gü­cü bı­ra­kıp ra­ha­tı­na bak­mak
yan gel Os­man, dört dö­nüm bos­tan : ça­lış­mak­tan ka­çı­nıp key­fin­ce ya­şa­ma­ya ba­kı­yor­sun
yan­gı­na kö­rük­le git­mek: ger­gin­li­ği, uz­laş­maz­lı­ğı ar­tı­ra­cak, bi­ri­ni kış­kır­ta­cak bi­çim­de dav­ran­mak
yan­gın­dan mal ka­çı­rır gi­bi: bk. güm­rük­ten mal ka­çı­rır gi­bi
yan göz­le bak­mak: 1) göz ucuy­la sey­ret­mek, 2) bk. yan bak­mak
ya­nı ba­şın­da: he­men ya­nın­da, çok ya­kı­nın­da
ya­nık ses: duy­gu­lu, do­ku­nak­lı, et­ki­li in­san se­si
ya­nık tür­kü: acı­lı ez­gi
ya­nı­na bı­rak­ma­mak(bi­ri­nin dav­ra­nı­şı­nı): ce­za­lan­dır­mak, yap­tı­ğı­nın kar­şı­lı­ğı­nı da­ha sert bi­çim­de ver­mek, e.a. ya­nı­na ko­ma­mak
ya­nı­na ko­ma­mak: bk. ya­nı­na bı­rak­ma­mak
ya­nı­na kal­mak: bk. ya­nı­na kâr kal­mak
ya­nı­na kâr kal­mak: yap­tı­ğı­nın kar­şı­lı­ğı­nı gör­me­mek, ken­di­sin­den öç alın­ma­mak, e.a. ya­nı­na kal­mak
ya­nı­na sa­lâvat­la va­rı­lır: bk. ya­nı­na va­rıl­maz
ya­nı­na va­rıl­maz (bi­ri­nin, bir şe­yin): 1) çok si­nir­li, kar­şı­sı­na çı­ka­nı ters­ler, 2) çok pa­ha­lı
ya­nın­dan bi­le geç­me­miş (bir şe­yin): o şey­le hiç­bir il­gi­si, ben­zer­li­ği, ya­kın­lı­ğı yok
ya­nıp tu­tuş­mak (bi­ri için, bir şey için): 1) güç­lü bir aşk ile se­vi­yor ol­mak, 2) bir şe­yi el­de et­mek için güç­lü bir is­tek duy­mak ya da el­de ede­me­di­ği bir şey için bü­yük üzün­tü duy­mak
ya­nıp ya­kıl­mak: sız­lan­mak, der­di­ni an­la­tıp ya­kın­mak
ya­rı sı­ra: ya­nın­da, ken­di­siy­le bir­lik­te, be­ra­be­rin­de
yan ka­ba­ğı: bi­ri­nin ya­nın­dan hiç ay­rıl­ma­yıp hep onun­la bir­lik­te do­la­şan ki­şi
yan­lış ka­pı çal­mak: is­te­ği­nin ya­pıl­ma­sı için ken­di­si­ne yar­dım ede­ce­ği yer­de en­gel ola­cak ki­şi ya da ye­re baş­vur­mak
yan öde­me: ay­lık ya da üc­ret­ten ay­rı ola­rak ve­ri­len ek pa­ra
yan ­tut­mak: yan­lar­dan yal­nız­ca bi­ri­ni des­tek­le­mek, yan­sız dav­ran­ma­mak, e.a. ta­raf tut­mak
yan ya­na: bi­ri öte­ki­nin sa­ğın­da ya da so­lun­da ola­rak, bir­bi­ri­nin ya­nın­da, bir­lik­te
yan yan bak­mak: göz ucuy­la iz­le­mek
yan yat­mak: 1) ya­na doğ­ru çok eğil­mek, 2) umu­lan ol­ma­mak
yan yat­tı, ça­mu­ra bat­tı (de­mek): bir işin ne­den ol­ma­dı­ğı­nı açık­la­mak için ba­ha­ne­ler ile­ri sür­mek
yap­ma­dı­ğı kal­ma­mak: 1) ken­di­si için za­rar­lı olan bir­çok iş yap­mak, 2) baş­ka­la­rı­na tür­lü kö­tü­lük­ler yap­mak, sı­kın­tı­lar ver­mek, e.a. yap­ma­dı­ğı­nı bı­rak­ma­mak
yap­ma­dı­ğı­nı bı­rak­ma­mak: bk. yap­ma­dı­ğı kal­ma­mak
yap­mak var­mış (şöy­le ya da şunu): za­ma­nın­da yap­ma­dık, o fır­sa­tı ka­çır­dık
yap­tı­ğı ha­yır ür­küt­tü­ğü kur­ba­ğa­ya değ­me­mek: iyi­lik ol­sun di­ye kal­kış­tı­ğı iş­ten ya­rar ye­ri­ne za­rar doğ­mak; za­ra­rı ya­ra­rın­dan çok ol­mak
yap­tı­ğı­nı bil­me­mek: ak­lı ba­şın­da ol­ma­mak, bi­linç­siz­ce dav­ran­mak
ya­ra aç­mak: bü­yük üzün­tü ver­mek, dert ya­rat­mak
ya­ra al­mak: ya­ra­lan­mak
ya­ra­da­na kur­ban ola­yım: ma­şal­lah, şu gü­zel­li­ği ya­ra­dan için in­san öle­bi­lir
ya­ra­da­na sı­ğı­nıp (bir iş yap­mak): o işi yap­mak için bü­tün gü­cü­nü kul­la­na­rak
ya­ra­da­na yan bak­mak: göz­le­ri şa­şı­laş­mak
ya­ra iş­le­mek: 1) ka­pan­ma­yan ya­ra­nın akın­tı­sı sür­mek, 2) üzü­cü bir ola­yın et­ki­si geç­me­mek
ya­ra­lı par­ma­ğa işe­me­mek: kim­se­ye bir hay­rı, ya­ra­rı, yar­dı­mı do­kun­ma­mak; öz­ve­ri­de bu­lun­ma­sı­nı ge­rek­tir­me­ye­cek ka­dar kü­çük bir yar­dı­mı bi­le esir­ge­mek
ya­ra­sı­nı deş­mek: bi­ri­nin: acı­sı­nı, üzün­tü­sü­nü ha­tır­lat­mak, ta­ze­le­mek
ya­ra­sız ye­re kurt dü­şür­mek: yok yere so­run ya­rat­mak
ya­ra­ya mer­hem ol­mak: zo­run­lu bir ih­ti­ya­cı kar­şı­la­mak
ya­ra­ya tuz bi­ber ek­mek: bk. tuz bi­ber ek­mek
yar­dan at­mak: bir kim­se­yi teh­li­ke­li bir du­ru­ma dü­şür­mek
yâr­dan mı ge­çer­sin, ser­den mi?: eş­de­ğer­de iki şey­den bi­ri­ni seç­mek ge­rek­ti­ğin­de ka­rar ver­mek çok güç­tür
ya­rı bel: bel hi­za­sı
ya­rı bu­çuk: çok az, ge­li­şi­gü­zel, önem ver­me­den, baş­tan sav­ma, bi­tir­me­den, e.a. ya­rım ya­ma­lak
ya­rım adam: güç­süz, sa­kat, has­ta­lık­lı
ya­rım ağız­la (söy­le­mek): bir şe­yi is­te­me­ye is­te­me­ye, is­tek­siz­ce söy­le­mek
ya­rım el­ma­nın ya­rı­sı o, ya­rı­sı bu: iyi­lik­te, dü­rüst­lük­te bir­bir­le­ri­ne çok ben­zer­ler
ya­rım pa­buç­lu: iş­siz, yok­sul
ya­rım ya­ma­lak: üs­tün­kö­rü, ku­sur­lu, ek­sik, e.a. ya­rı bu­çuk
ya­rın­dan te­zi yok: ge­cik­tir­me­den, ive­di­lik­le, da­ha son­ra­ya bı­rak­ma­dan
ya­rın öbür gün: çok ya­kın bir ge­le­cek­te
ya­rı ya­rı­ya: 1) iki eşit par­ça­ya bö­le­rek; ya­rı­sı bi­ri­ne, ya­rı­sı öbü­rü­ne, 2) ya­rı­sı ka­dar, ya­rı­sı öl­çü­sün­de
ya­rı yol­da bı­rak­mak (bi­ri­ni): yap­tı­ğı yar­dı­mı so­nu­na de­ğin sür­dür­me­me­k
ya­rı yol­da kal­mak (bir şey): bit­me­mek, ta­mam­lan­ma­mak, so­na er­me­mek
yar­ma gi­bi: çok iri ya­rı kim­se
yâr ol­mak: ya­ra­rı do­kun­mak, yar­dım et­mek
ya sa­bır: kat­la­nıl­ma­sı çok güç olan bu du­rum kar­şı­sın­da sen ba­na da­yan­ma gü­cü ver Tan­rı’m, e.a. ya sa­bır çek­mek
ya sa­bır çek­mek: kat­la­nıl­ma­sı güç du­rum­la­ra kar­şı tep­ki gös­ter­me­me­ye ve ken­di­ni tut­ma­ya ça­lış­mak, e.a ya sa­bır; ya sa­bur çek­mek
ya sa­bur çek­mek: bk. ya sa­bır çek­mek
ya­sa gö­mül­mek: çok üzül­mek
ya­sak sav­mak: 1) bir işi ha­tır için, gö­nül­süz ola­rak yap­mak, 2) ge­çi­ci ola­rak işe ya­ra­mak; bir nes­ne, bir ih­ti­ya­cı şöy­le böy­le kar­şı­la­mak
yas tut­mak: acı ve üzün­tü çek­ti­ği­ni dav­ra­nış­la­rıy­la bel­li et­mek
yaş dök­mek: ağ­la­mak
ya­şı ben­ze­me­sin: o çok er­ken öl­dü, kar­şı­laş­tır­dı­ğım bu gen­ci Tan­rı ona ben­zet­me­sin, uzun ömür ver­sin
ya­şı ne, ba­şı ne: söz ko­nu­su iş için hem kü­çük, hem de­ne­yim­siz
ya­şı­nı ba­şı­nı al­mış: ya­şı epey iler­le­miş, ol­gun­laş­mış, e.a. yaş­lı baş­lı
ya­şı­nı içi­ne akıt­mak: duy­du­ğu acı­yı, üzün­tü­yü sez­dir­me­mek
ya­şı top­rak­ta sa­yı­la­sı: öl­sün, e.a. ya­şı yer­de sa­yı­la­sı
ya­şı yer­de sa­yı­la­sı: bk. ya­şı top­rak­ta sa­yı­la­sı
yaş­la­ra bo­ğul­mak: çok ağ­la­mak
yaş­lı baş­lı: bk. ya­şı­nı ba­şı­nı al­mış
yaş tah­ta­ya bas­mak: bir iş­te uya­nık dav­ran­ma­ya­rak al­da­tıl­mak, b.a. çü­rük tah­ta­ya bas­mak
ya­ta­ğa düş­mek: ya­tak­tan kal­ka­ma­ya­cak ka­dar has­ta ol­mak, e.a. ya­tak­la­ra düş­mek
ya­tak çek­mek: çok bit­kin ve hal­siz ol­mak
ya­tak­la­ra düş­mek: bk. ya­ta­ğa düş­mek
ya­tak­la­ra se­ril­mek: yor­gun­luk­tan hal­siz düş­mek
ya­tak­lık et­mek: suç iş­le­yen bi­ri­ni evin­de giz­le­mek
ya­ta­lak ol­mak: ya­tak­tan kal­ka­ma­ya­cak du­rum­da kal­mak
ya­tıp kalk­mak: 1) bi­riy­le: cin­sel iliş­ki­de bu­lun­mak, 2) bir yer­de: ge­ce­le­ri­ni ge­çir­mek
yatı­rım yap­mak: ile­ri­de sağ­la­ya­ca­ğı ya­rar ve çı­kar için şim­di­den or­tam ha­zır­la­mak
ya­vaş gel: çok abar­tı­yor­sun; o ka­dar yük­sek­ten at­ma, e.a. ya­vaş ol
ya­vaş ol: bk. ya­vaş gel
ya­vaş­tan al­mak: 1) ılım­lı dav­ran­mak,:2) işi ge­re­ken sü­re­de yap­ma­mak
ya­ya kal­dın ta­tar ağa­sı: bek­len­ti­nin ger­çek­leş­me­ye­ce­ği an­la­şıl­dı, e.a. şim­di ya­ya kal­dın ta­tar ağa­sı
ya­ya kal­mak: 1) is­te­ği­ni ger­çek­leş­ti­re­me­mek, 2) yar­dım­cı­sın­dan yok­sun ol­mak
ya­yan ya­pıl­dak: ya­lı­na­yak, yü­rü­ye­rek
yay­ga­ra­yı bas­mak: ba­ğı­rıp ça­ğır­mak
ya­yık ağız­lı: ke­li­me­le­ri ya­ya­rak, he­ce­le­ri uza­ta­rak ko­nu­şan
yay­lan ba­ka­lım: bu­ra­dan çe­ki­lip git­me­ni gö­re­lim
yay­lım ateş: ay­nı an­da bir­çok ki­şi­nin eleş­ti­ri­si­ne uğ­ra­ma du­ru­mu
ya­za çık­mak: yaz mev­si­mi­ne ulaş­mak
ya­zar çi­zer: ya­zar­lık­la uğ­ra­şan
yaz boz tah­ta­sı­na çe­vir­mek: bir ko­nu­da ar­ka ar­ka­ya bir­bi­ri­ni tut­ma­yan ka­rar­lar al­mak
ya­zı ge­tir­mek: yaz­lık giy­si­ler giy­mek
ya­zık et­mek: bir şey ya da kim­se­ye za­rar ver­mek/ve­ril­mek
ya­zık gü­nah: bk. ya­zık­lar ol­sun
ya­zık­lar ol­sun: çok üzül­düm; bu ola­yı iç­ten­lik­le kı­nı­yo­rum; te­es­süf ede­rim, e.a. ya­zık gü­nah
yaz­lı­ğa çık­mak: ya­zı ge­çi­re­cek bir ye­re git­mek
ye­de­ğe al­mak: 1) bağ­la­ya­rak ar­dın­dan çe­kip gö­tür­mek, 2) bin­di­ği hay­van üze­rin­de bi­ri­ne ar­ka­sın­da yer ver­mek
ye­dek çek­mek: kul­lan­dı­ğı bir şe­yin ben­ze­ri­ni ya­nın­da bu­lun­dur­mak
ye­di be­la: çok ge­çim­siz, şir­ret, küs­tah kim­se
ye­di can­lı: öle­bi­le­ce­ği bir­çok olay­dan sağ ola­rak kur­tu­lan ki­şi ya da hay­van
ye­di de­ni­zin at­tı­ğı: hiç­bir çev­re­de ken­di­si­ne yer ve­ril­me­yen iti­ci, tik­sin­di­ri­ci ki­şi
ye­di­den yet­mi­şe: eli aya­ğı tu­tan kim var­sa, b.a. ye­di­sin­den yet­mi­şi­ne ka­dar
ye­di dü­vel: her­kes, bü­tün dün­ya
ye­di­ği na­ne­ye bak: yap­tı­ğı şu uy­gun­suz, yer­siz işi gö­rü­yor mu­sun
ye­di­ği önün­de, ye­me­di­ği ar­dın­da: öy­le bir bol­luk ve gö­nenç için­de ya­şı­yor ki
ye­di ik­lim dört bu­cak: dün­ya­nın her ya­nı, her kö­şe­si
ye­di kat el: uzak­tan ya­kın­dan hı­sım­lık ve ta­nı­şık­lı­ğı bu­lun­ma­yan, ya­ban­cı, e.a. ye­di kat ya­ban­cı
ye­di kat ya­ban­cı: bk. ye­di kat el
ye­di kub­be­li ha­mam kur­mak: bü­yük ha­yal­ler pe­şin­de koş­mak
ye­di ma­hal­le: bü­tün çev­re, ya­kın çev­re­yi oluş­tu­ran her­kes
ye­di­rip içir­mek: bes­le­mek
ye­di­sin­den yet­mi­şi­ne ka­dar: en kü­çü­ğün­den en bü­yü­ğü­ne de­ğin her­kes, kim varsa
yek at, yek mız­rak: kim­se­nin, hiç­bir şe­yin yar­dı­mı ol­ma­dan, tek ba­şı­na
ye kür­küm ye: bu say­gı be­nim ki­şi­li­ği­me de­ğil, gi­yim ku­şa­mım­da­ki düz­gün­lü­ğe gös­te­ri­li­yor
yel­dir elek, yel­dir saç, elim ha­mur kar­nım aç: bk. elim ha­mur kar­nım aç
ye­ler on­maz: eve gel­mez: boş ve te­lâş­lı ko­şuş­tur­mak in­sa­na bir şey ka­zan­dır­maz
yel ese ey­yam ola: uy­gun or­tam, ko­şul­lar olu­şa­cak da bi­zim de iş­le­ri­miz yo­lu­na gi­re­cek, e.a. ey­yam ola
ye­le ver­mek: sa­vur­gan­lık ya­pa­rak yok et­mek, bo­şu­na har­ca­mak
yel­ken­le­ri su­ya in­dir­mek: di­ren­me­yi, şi­şin­me­yi bı­ra­kıp kar­şı­sın­da­ki­nin de­di­ği­ni ka­bul et­mek
yel üfür­dü sel gö­tür­dü: yok ye­re te­lef olup git­ti
yel ye­pe­lek yel­ken kü­rek: bk. yel ye­pe­rek yel­ken kü­rek
yel ye­pe­rek yel­ken kü­rek: ace­ley­le, te­lâş­la, e.a. yel ye­pe­lek yel­ken kü­rek
yem bo­ru­su: bi­ri­ne çı­kar va­at eden oya­la­yı­cı ve al­da­tı­cı söz, e.a. yem dök­mek
yem dök­mek: bk. yem bo­ru­su
ye­me­den iç­me­den: va­kit ge­çir­me­den
ye­me­den iç­me­den ke­sil­mek: bir üzün­tü ya da he­ye­can ne­de­niy­le yi­ye­mez, içe­mez du­ru­ma gel­mek
ye­me de ya­nın­da yat: çok lez­zet­li, çok hoş
ye­mek çı­kar­mak: ağır­la­mak için ye­mek sun­mak
ye­mek seç­mek: ba­zı ye­mek­le­ri sev­me­mek
ye­min et­sem ba­şım ağ­rı­maz: ger­çek ol­du­ğu­na hiç kork­ma­dan ye­men ede­bi­li­rim
ye­min ver­mek: bk. ant ver­mek
yem is­te­mez, su is­te­mez: onu el­de tut­ma­nın hiç­bir kül­fe­ti yok­tur
yem ol­mak: bi­ri­nin tu­za­ğı­na düş­mek
ye­ne­ne içi­le­ne ba­kıl­ma­mak (bir şey): gi­de­re önem ve­ril­me­den bol bol har­can­mak
ye­ni baş­tan: bir da­ha baş­lan­gı­ça dö­ne­rek, ay­nen bir da­ha
ye­ni­lir yu­tu­lur gi­bi de­ğil: 1) yi­ye­cek: yen­me­ye­cek ni­te­lik­te, 2) çok pa­ha­lı, 3) söz: çok ağır
yer aç­mak: ola­nak ta­nı­mak
ye­r al­mak: 1) ara­la­rın­da bu­lun­mak, 2) adı bir yer­de bu­lun­mak
yer bul­mak: (bi­ri): bir işe, gö­rev ya­pa­ca­ğı bir ye­re yer­leş­mek
yer ­cü­ce­si: ufak te­fek, kur­naz, çok bil­miş ki­şi
yer de­mir, gök ba­kır: hiç­bir yer­den, hiç­bir kim­se­den yar­dım gör­me umu­du ve ola­na­ğı yok, ne se­si­ni du­ya­cak, ne ge­le­cek var
yer­den alıp gök­te ye­mek: ken­di­ni her­kes­ten üs­tün gör­mek, her­ke­se yu­kar­dan bak­mak
yer­den bit­me: çok kı­sa boy­lu, e.a. yer­den yap­ma
yer­den gö­ğe ka­dar: öl­çü­süz, pek çok, an­la­tı­la­ma­ya­cak ka­dar çok
yer­den yap­ma: bk. yer­den bit­me
yer­den ye­re çal­mak (bi­ri­ni): acı­na­cak du­ru­ma ge­le­ne de­ğin hır­pa­la­mak, e.a. yer­den ye­re vur­mak
yer­den ye­re vur­mak: bk. yer­den ye­re çal­mak
ye­re ba­kan yü­rek ya­kan: uy­sal ve us­lu gö­rün­me­si­ne kar­şın sin­si­ce kö­tü­lük­ler ya­pan
ye­re bak­mak (ih­ti­yar­lar için): ölü­mü ya­kın ol­mak
ye­re ba­ta­sı­ca: yok ol­sun, e.a. ye­re bat­sın
ye­re bat­mak: 1) yok ol­mak, 2) çok utan­mak, e.a. ye­rin di­bi­ne geç­mek; yer ya­rıl­sa içi­ne gi­re­ce­ği gel­mek
ye­re bat­sın: bk. ye­re ba­ta­sı­ca
ye­re çal­mak: fır­la­tıp at­mak
ye­re gö­ğe ko­ya­ma­mak: bk. ye­re gö­ğe koy­ma­mak
ye­re gö­ğe koy­ma­mak: çok önem ver­mek, na­sıl ağır­la­ya­ca­ğı­nı, na­sıl hoş­nut ede­ce­ği­ni bil­me­mek, e.a. ye­re gö­ğe ko­ya­ma­mak
ye­re ser­mek (bi­ri­ni): bk. alt et­mek
yer et­mek: 1) yer­le­şip kal­mak, 2) iz bı­rak­mak
ye­rin­de du­ra­ma­mak: sa­bır­sız­lan­mak, te­laş­lan­mak
ye­rin­den et­mek: işi­nin, ye­ri­nin elin­den git­me­sin­de et­ken ol­mak, b.a. ye­rin­den ol­mak
ye­rin­den ol­mak: işi, ye­ri elin­den git­mek, b.a. ye­rin­den et­mek
ye­rin­den oy­na­mak: bu­lun­du­ğu yer­den ay­rıl­mak
ye­rin­de say­mak: bu­lun­du­ğu dü­zey­den ile­ri gi­de­me­mek, iler­le­ye­me­mek
ye­rin­de su mu çık­tı: hak­lı hiç­bir ne­de­ni yok, ye­ri­ni ni­çin bı­ra­kı­yor, ne­den ay­rı­lı­yor
ye­rin­de yel­ler es­mek: bu­lu­na­ma­mak, gö­rül­mez ol­mak
ye­rin di­bi­ne geç­mek: çok utan­mak ve o du­ru­mu­nu kim­se­nin gör­me­si­ni is­te­me­mek, e.a. ye­re bat­mak; yer ya­rıl­sa içi­ne gi­re­ce­ği gel­mek
ye­ri­ne geç­mek: 1) bi­ri: gö­re­vin­den ay­rı­lan bi­ri­nin ye­ri­ni al­mak, 2) bir şey: bu­lun­ma­yan bir nes­ne­nin ye­ri­ne kul­la­nı­la­bil­mek, e.a. ye­ri­ni tut­mak
ye­ri­ne ge­tir­mek: is­te­ni­le­ni, ge­re­ke­ni yap­mak
ye­ri­ne koy­mak (onu.....): onu ..... gi­bi gör­mek; onu ..... say­mak
ye­ri­ne otur­mak: 1) iyi­ce yer­leş­mek,:2) bir du­rum, bir dü­şün­ce be­nim­sen­mek, yay­gın du­ru­ma gel­mek, yer­leş­mek
ye­ri­ni dol­dur­mak: 1) gö­re­vi­ni ba­şa­rıy­la ya­par ol­mak, 2) gö­re­vin­den ay­rı­lan bi­ri­nin ye­ri­ne ge­len ki­şi, ön­ce­ki gö­rev­li ka­dar ba­şa­rı­lı ol­mak
ye­ri­ni tut­mak: bk. ye­ri­ne geç­mek
ye­ri ol­mak: 1) uy­gun bu­lun­mak, 2) sı­ra­sı, za­ma­nı bu­lun­mak
ye­ri yur­du be­lir­siz: ser­se­ri
yer ka­bul et­mez: çok gü­nah­kâr
yer­le bir ol­mak: bk. yer­le bir et­mek
yer­le bir et­mek: he­def se­çi­len ya­pı­yı yok eder­ce­si­ne yık­mak, e.a. hâk ile yek­san et­mek; taş taş üs­tün­de bı­rak­ma­mak; yer­le bir ol­mak
yer­li ye­rin­de: her şey bu­lun­ma­sı ge­re­ken ya da uy­gun yer­de
yer­li yer­siz: uy­gun mu, sı­ra­lı mı de­me­den; ye­ri, za­ma­nı olup ol­ma­dı­ğı­nı dü­şün­me­den
yer öp­mek: (es­ki­den) say­gı gös­te­ri­si ola­rak bir bü­yü­ğün önün­de ye­re ka­dar eğil­mek
yer tut­mak (bi­ri, bir nes­ne): 1) ken­di­ne öz­gü ol­du­ğu ka­nı­sı­nı sağ­la­mak, önem ka­zan­mak, 2) bel­li bir ala­nı kap­la­mak
yer ver­mek: 1) öne­mi­ni vur­gu­la­mak, be­lirt­mek, 2) önem­li gö­rev­ler üst­le­nen­ler ara­sı­na kat­mak, 3) bir ola­ya yol aç­mak
yer ya­rı­lıp içi­ne gir­mek: kay­be­di­len bir şey bü­tün ara­ma­la­ra kar­şın bu­lu­na­ma­mak
yer ya­rıl­sa içi­ne gi­re­ce­ği gel­mek: bk. ye­rin di­bi­ne geç­mek
yer yer: ki­mi yer­de
yer­ye­rin­den oy­na­mak: 1) bir iş çok gürültülü ve te­lâş­lı ya­pıl­mak, 2) bir olay top­lum­da bü­yük yan­kı­lar uyan­dı­ra­rak te­dir­gin­lik ya­rat­mak
ye­şil­den ye­mek: tar­la­da­ki ürü­nü kar­şı­lık gös­te­re­rek borç pa­ra al­mak
ye­şil ışık yak­mak: en­gel ola­bi­le­ce­ği bir ko­nu­da göz yum­mak, kar­şı koy­ma­ya­ca­ğı­nı bel­li et­mek
ye­te­ri ka­dar: ge­re­ken öl­çü­de
ye­ter ki: an­cak, şu ko­şul­la
yı­ğı­lıp kal­mak: ken­di­ni tu­ta­ma­yıp ol­du­ğu ye­re düş­mek, yı­kıl­mak
yı­kı­la yı­kı­la (yü­rür­ken): dü­şe­cek gi­bi ola­rak, iki ya­na sal­la­na­rak
yı­kım ol­mak (bir iş bi­ri­si için): bü­yük za­ra­ra, fe­lâ­ke­te yol aç­mak
yı­kın­tı ol­mak: bi­ri­ni çok za­ra­ra sok­mak
yı­la­na ağı ve­ren: kö­tü­lük ya­pa­cak ki­şi­ye yol gös­te­ren, onu kış­kır­tan, yüreklendiren, azdıran
yı­lan gi­bi sok­mak: bir kim­se­ye sin­si­ce kö­tü­lük et­mek
yı­lan hi­kâ­ye­si: uza­yıp gi­den, bir tür­lü so­nuç­lan­dı­rı­la­ma­yan so­run
yı­lan ke­mi­ği: iş­le­yen kim­se­yi sü­rek­li hu­zur­suz eden suç
yı­la­nın kuy­ru­ğu­na bas­mak: bk. uyu­yan yı­la­nın kuy­ru­ğu­na bas­mak
yıl­dı­rım­la­rı üs­tü­ne çek­mek: dav­ra­nış­la­rı ya da söz­le­riy­le ki­mi ki­şi­le­ri kız­dı­ra­rak ken­di­si­ne sal­dır­ma­la­rı­na, eleş­ti­ri­ler­de bu­lun­ma­la­rı­na yol aç­mak
yıl­dı­rım­la vu­rul­mu­şa dön­mek: bek­le­me­di­ği bir ha­ber ya da kar­şı­laş­tı­ğı kö­tü bir du­rum­la bit­kin, şaş­kın, ne ya­pa­ca­ğı­nı bi­le­mez du­ru­ma gel­mek
yıl­dı­za ke­ment at­mak: çe­vik­li­ği, gi­riş­ken­li­ğiy­le çok kim­se­nin üs­te­sin­den ge­le­me­ye­ce­ği işi ba­şar­mak
yıl­dı­zı di­şi: her­kes­ce se­vi­len, se­vim­li, sem­pa­tik
yı­ldı­zı dü­şük: say­gın­lı­ğı­nı yi­tir­miş, şans­sız, ta­lih­siz
yıl­dı­zı par­la­mak: ken­di­ni ka­nıt­la­ya­rak ba­şa­rı­ya ulaş­mak, ün­len­mek, ta­li­hi açıl­mak
yıl­dı­zı sön­mek: ünü­nü, say­gın­lı­ğı­nı yi­tir­mek; göz­den düş­mek
yıl­dız­la­rı ba­rı­şık ol­mak: her ba­kım­dan bir­bi­riy­le iyi an­laş­mak
yıl­dız­la­rı say­dır­mak: kav­ga­da kar­şı­sın­da­ki­nin gö­zü­ne yum­ruk vur­mak
yıl­dız­la­rı say­mak (ge­ce): uy­ku uyu­ya­ma­mak
yıl­lar yı­lı: yıl­lar­dır, yıl­lar­dan be­ri
yıl on iki ay: sü­rek­li ola­rak, yıl bo­yun­ca
yır­tık bü­yük, ya­ma kü­çük: bk. de­lik bü­yük, ya­ma kü­çük
yır­tık pır­tık: es­ki­yip par­ça­lan­mış, sağ­lam ye­ri kal­ma­mış
yi­ğit hoş, yan­cık boş: iyi de­li­kan­lı, ama ce­bin­de pa­ra­sı yok
yi­ğit­lik sen­de kal­sın: kar­şın­da­ki an­la­ma­sa bi­le sen hoş­gö­rü­lü ol, ılım­lı dav­ran, sa­na bu ya­kı­şır
yi­yim ye­ri et­mek: bk. yi­yim ye­ri yap­mak
yi­yim ye­ri yap­mak (bir ye­ri, bi­ri­ni): bir yer­den, bir kim­se­den sü­rek­li ola­rak ken­di­ne çı­kar sağ­la­mak, sö­mür­mek, e.a. yi­yim ye­ri et­mek
yi­yip bi­tir­mek (bi­ri­ni): sü­rek­li ola­rak te­dir­gin edip hır­pa­la­mak, üz­mek
yi­yip iç­mek: ka­rın do­yur­mak, bes­len­mek
yo­ğurt çal­mak: yo­ğurt yap­mak için sü­te ma­ya kat­mak
yok ana­nın öre­ke­si: alay, çı­kış­ma sö­zü ola­rak: böy­le saç­ma­lık ol­maz, öy­le saç­ma şey ol­maz
yok ca­nım: 1) inan­mı­yo­rum, inan­mam, inan­ma­yın, doğ­ru de­ğil, 2) sa­hi mi, doğ­ru mu, öy­le mi, ya
yok da­ha ne­ler: am­ma da abart­tın, e.a. yok de­ve­nin ba­şı
yok de­ve­nin ba­şı: çok abar­tı­yor­sun, o ka­da­rı da faz­la, da­ha ne­ler, e.a. yok da­ha ne­ler
yok oğ­lu yok: her yer aran­dı bu­lu­na­ma­dı; hiç­bir yer­de bu­lun­mu­yor
yok pa­ha­sı­na: bk. ölü fi­ya­tı­na
yok sat­mak: bir ma­lı yok­lu­ğu yü­zün­den sa­ta­ma­mak
yo­ku­şa sür­mek: bk. işi yo­ku­şa sür­mek
yo­kuş aşa­ğı: iniş yö­nün­de
yok ye­re: hiç­bir ne­den ol­ma­dı­ğı hal­de, ge­re­ği yok­ken, b.a. hiç yok­tan
yo­la çık­mak: bir ye­re git­mek için bu­lun­du­ğu yer­den ay­rıl­mak, e.a. yo­la düş­mek
yol aç­mak (iyi ya da kö­tü bir şe­ye): dav­ra­nış­la­rı­ya o işin ya­pıl­ma­sı­na ör­nek ol­mak, ön­cü­lük et­mek, b.a. yol ol­mak
yo­la düş­mek: bk. yo­la çık­mak
yo­la dü­zül­mek: gi­di­le­cek ye­re doğ­ru yü­rü­me­ye baş­la­mak
yo­la gel­mek: us­lan­mak, ho­şa git­me­yen dav­ra­nış­la­rın­dan vaz­geç­mek, ters tu­tu­mu dü­zel­mek, k.a. yo­la ge­tir­mek; e.a. yo­la yat­mak
yo­la ge­tir­mek: (bi­ri­ni): is­ten­me­yen dav­ra­nış­la­rın­dan vaz­ge­çirt­mek, ters tu­tu­mu­nu dü­zelt­mek
yol al­mak: yol­da iler­le­mek
yol ara­mak: is­te­nen ama­ca ulaş­tı­ra­cak bir ola­nak, ça­re bul­ma­ya ça­lış­mak
yo­la vur­mak: bk. yol­cu et­mek
yo­la yat­mak: uya­rı­la­rı din­le­mek, öğüt­le­nen doğ­ru dav­ra­nış bi­çi­mi­ni ka­bu­let­mek, e.a. yo­la gel­mek
yol ay­rı­mı: bk. yol­la­rı ay­rıl­mak
yol­cu et­mek: yo­la çı­kan kim­se­yi uğur­la­mak, e.a. yo­la vur­mak
yol­dan çık­mak: 1) doğ­ru­luk­tan ay­rıl­mak, az­gın­lı­ğa sap­mak, 2) bk. kö­tü yo­la düş­mek
yol­dan kal­mak: ya­pa­ca­ğı yol­cu­luk bir en­gel ne­de­niy­le ge­cik­mek
yol et­mek (bir ye­ri): bir ye­re sık sık, sü­rek­li ola­rak git­mek
yol­ge­çen ha­nı: ge­lip ge­çen her­ke­sin çe­kin­me­den uğ­ra­dı­ğı, gi­rip çı­ka­nı çok ve be­lir­siz yer
yol gö­rün­mek: bir ye­re git­mek ge­rek­ti­ği an­la­şıl­mak
yol gös­ter­mek: kı­la­vuz­luk et­mek; ne ya­pı­la­ca­ğı­nı, na­sıl dav­ra­nı­la­ca­ğı­nı öğ­ret­mek
yol göz­le­mek: bir şe­yin ol­ma­sı­nı um­mak, bek­le­mek
yol iz bil­mek: gör­gü­lü dav­ran­mak
yol kes­mek: soy­gun­cu­luk yap­mak
yol­la­ra dö­kül­mek: ka­la­ba­lık hal­de yol­da ol­mak
yol­la­ra düş­mek: bir amaç uğ­ru­na ya da önem­li bir du­rum ge­re­ği zo­run­lu ola­rak do­la­şıp dur­mak
yol­lar­da kal­mak: gi­de­ce­ği ye­re vak­tin­de ula­şa­ma­mak
yol­la­rı ay­rıl­mak: 1) ki­şi­ler: bir­lik­te ol­ma du­rum­la­rı so­na er­mek, 2) ki­şi ya da top­lu­luk: gö­rüş, dü­şün­ce ay­rı­lı­ğı be­lir­mek; ay­rı gö­rüş ve dü­şün­ce­le­ri be­nim­se­mek, e.a. yol ay­rı­mı
yol ol­mak: bi­ri­nin bir dav­ra­nı­şı baş­ka­la­rın­ca da tek­rar­la­na­rak yay­gın bir du­ru­ma gel­mek, âdet ha­li­ne dö­nüş­mek, e.a. yol aç­mak
yol­suz yön­tem­siz: ku­ral­la­ra uy­ma­yan, bel­li bir sis­te­me bağ­lı bu­lun­ma­yan
yol tep­mek: çok uzun bir sü­re yü­rü­mek
yol tut­mak (bir): ya­şa­yış ve dav­ra­nı­şı­nı ken­di­ne öz­gü bir dü­zen­de sür­dür­mek
yo­lu düş­mek (bir ye­re): o yer yo­lu üze­rin­de ol­mak; o yer­den geç­me­si ge­rek­mek, e.a. aya­ğı düş­mek
yo­lu­na baş koy­mak: bk. baş ko­mak
yo­lu­na can ver­mek: bi­ri­nin uğ­ru­na öl­mek
yo­lu­na çık­mak: kar­şı­la­ma­ya git­mek, kar­şı­laş­mak
yo­lun açık ol­sun: yol­da hiç­bir en­gel­le kar­şı­laş­ma­ma­nı, yol­cu­lu­ğu­nu ka­za­sız be­la­sız bi­tir­me­ni di­le­rim
yo­lu­na gel­mek: bk. aya­ğı­na do­laş­mak (1)
yo­lu­na gir­mek (iş): ge­rek­li olan bi­çi­mi al­mak, is­te­ni­len yön­de ge­liş­mek, e.a. ra­yı­na gir­mek; ra­yı­na otur­mak
yo­lu­na koy­mak (işi): is­te­ni­len yön­de ge­liş­tir­mek
yo­lun­da git­mek (iş): olum­lu ge­liş­me gös­ter­mek
yo­lun­dan kal­mak: gi­de­me­mek
yo­lu­nu bek­le­mek: gel­me­si­ni bek­le­mek, e.a. yo­lu­nu göz­le­mek
yo­lu­nu bil­mek: yön­te­mi­ni öğ­ren­mek
yo­lu­nu bul­mak: 1) ya­sal ol­ma­yan iş­ler­le ka­zanç sağ­la­mak, 2) ken­din­ce bir ça­lış­ma bi­çi­mi ge­liş­tir­miş, işi ko­lay yap­ma­nın ça­re­si­ni bul­muş ol­mak
yo­lu­nu göz­le­mek: bk. yo­lu­nu bek­le­mek
yo­lu­nu kes­mek: gi­de­ce­ği yo­lu ka­pat­mak, yü­rü­me­si­ni en­gel­le­mek
yo­lu­nu sa­pıt­mak: doğ­ru yol­dan ay­rıl­mak, kö­tü yo­la sap­mak, e.a. kö­tü yo­la düş­mek; yo­lu­nu şa­şır­mak
yo­lu­nu şa­şır­mak: bk. yo­lu­nu sa­pıt­mak
yo­lu­nu yap­mak< bir işin: ola­bi­lir­li­ği­ni, iş­le­yi­şi­ni sağ­la­ya­cak, olum­lu so­nu­ca ulaş­tı­ra­cak ha­zır­lık­la­rı ta­mam­la­mak
yo­lu tut­mak: 1) bir ye­re doğ­ru git­me­ye baş­la­mak, 2) yol­dan ge­çil­me­si­ne en­gel ola­cak bir dü­zen­le­me yap­mak
yol üs­tü: ya­nın­dan yol ge­çen, uğ­rak
yol ver­mek: 1) geç­me­si­ne en­gel ol­ma­mak, 2) bir ale­tin, ara­çın, ta­şı­tın hı­zı­nı ar­tır­mak, 3) iş­ten çı­kar­mak
yol vur­mak: bk. yol kes­mek
yol ya­kın­ken: be­li­ren ya da se­zi­len kö­tü du­ru­ma düş­me­den
yol yor­dam: dav­ra­nış ku­ral­la­rı
yol yü­rü­mek: yol­da ya­ya ola­rak git­mek
yor­gan dö­şek yat­mak: ağır has­ta ol­mak
yor­gan git­ti, kav­ga bit­ti: an­laş­maz­lı­ğa ne­den olan şey or­ta­dan kal­kın­ca çe­kiş­me de so­na er­di
yor­ga­nı­na gö­re ayak uzat­mak: bk. aya­ğı­nı yor­ga­nı­na gö­re uzat­mak
yor­gun ar­gın: çok yor­gun, gü­cü tü­ken­miş ola­rak
yor­gun düş­mek: çok yo­rul­mak
yor­gun­lu­ğu­nu al­mak: 1) ken­di: din­len­mek, 2) bi­ri­ni: din­len­dir­mek
yor­gun­lu­ğu­nu çı­kar­mak: yap­tı­ğı yo­ru­cu bir iş­ten, çek­ti­ği sı­kın­tı­la­rı unut­tu­ran se­vin­di­ri­ci bir so­nuç al­mak
yor­gu­nu yo­ku­şa sür­mek: güç bir işin, onu da­ha da güç­leş­ti­re­cek ko­şul­lar­da ya­pıl­ma­sı­nı is­te­mek
yö­rün­ge­si­ne otur­mak (iş): bk. ra­yı­na otur­mak
yu­dum yu­dum: azar azar, ya­vaş ya­vaş
yuf bo­ru­su çal­mak: kı­na­mak, tep­ki­si­ni, üzün­tü­sü­nü bil­dir­mek
yuf er­va­hı­na: lâ­net ol­sun, ya­zık­lar ol­sun
yuf­ka yü­rek­li: acık­lı olay­lar­dan ça­buk et­ki­le­nen, çok üzün­tü du­yan
yu­ha çek­mek: kı­na­mak, tep­ki gös­ter­mek, ha­ka­ret et­mek ama­cıy­la “yu­ha” di­ye ba­ğır­mak
yu­kar­dan al­mak: kar­şı­sın­da­ki­ne yu­mu­şak dav­ran­ma­mak, ağır öne­ri­ler­de bu­lu­na­rak zor­luk çı­kar­mak
yu­kar­dan aşa­ğı süz­mek (bi­ri­ni): eleş­ti­ri­le­cek bir ya­nı­nı ara­yan göz­le in­ce­le­mek
yu­kar­dan bak­mak (bi­ri­ne): bk. te­pe­den bak­mak
yu­ka­rı tü­kür­sem bı­yık, aşa­ğı tü­kür­sem sa­kal: bk. aşa­ğı tü­kür­sem sa­kal, yu­ka­rı tü­kür­sem bı­yık
yu­la­rı bi­ri­nin elin­de ol­mak: bk. yu­la­rı kap­tır­mak
yu­la­rı ele ver­mek: bk. yu­la­rı kap­tır­mak
yu­la­rı kap­tır­mak:baş­ka­sı ta­ra­fın­dan yön­len­di­ril­mek, yö­ne­til­mek, ken­di ira­de­siy­le dav­ra­na­ma­mak, b.a. yu­la­rı bi­ri­nin elin­de ol­mak; yu­la­rı ele ver­mek
yum­ru­ğu­na gü­ven­mek: is­tek­le­ri­ni yap­tır­ma­da gü­cü­nü ka­ba kuv­vet­ten al­mak
yum­ruk gös­ter­mek: kor­kut­mak, göz­da­ğı ver­mek
yum­ruk hak­kı: zor­ba­lık­la sağ­la­nan, el­de edi­len şey
yum­ruk in­dir­mek: yum­ruk­la­mak, yum­ruk­la vur­mak
yum­ruk ka­dar (ço­cuk, nes­ne): 1) ço­cuk: çok kü­çük, 2) kü­çük ol­ma­sı ge­re­ken şey­ler için: iri, bü­yük (örneğin, erik), 3) bü­yük ol­ma­sı ge­re­ken şey­ler için: kü­çü­cük, ufa­cık (örneğin, kar­puz)
yum­ruk me­ze­si: iç­ki yu­dum­lan­dık­tan son­ra yum­ru­ğun ter­siy­le ağ­zın si­lin­me­si
yum­ruk yum­ru­ğa gel­mek: yum­ruk­la­şa­rak kav­ga et­mek
yu­muk göz­lü: göz ka­pak­la­rı et­li­ce ve şiş olan
yu­muk yu­muk: tom­bul tom­bul
yu­mur­ta­dan da­ha dün çık­mış: bil­giç­lik tas­la­yan toy kim­se
yu­mur­ta ka­pı­ya da­yan­mak: ya­pı­la­cak iş için çok az za­man kal­mış ol­mak, za­man da­ral­mak, e.a. yu­mur­ta ka­pı­ya gel­mek
yu­mur­ta ka­pı­ya gel­mek: bk. yu­mur­ta ka­pı­ya da­yan­mak
yu­mur­ta kü­fe­si yok ya: bk. sır­tın­da yu­mur­ta kü­fe­si yok ya; e.a. ar­ka­sın­da yu­mur­ta kü­fe­si yok ya
yu­mur­ta­ya kulp tak­mak: eleş­tir­mek için ol­ma­dık yan­lar bul­mak, her şe­ye bir ba­ha­ne bul­mak­ta us­ta ol­mak
yu­mu­şak atın çif­te­si: uy­sal bi­li­nen ki­şi­nin, umul­ma­dık, bek­len­me­dik sert tep­ki­si
yu­mu­şak baş­lı: uy­sal
yu­mu­şak iniş: bü­yük hız­la uçan uzay araç­la­rı­nın iniş sı­ra­sın­da ya­vaş­la­ma­sı, ye­re ko­nar gi­bi in­me­si
yu­mu­şak yüz­lü: kim­se­yi gü­cen­dir­me­me­ye özen gös­te­ren, is­tek­le­ri ge­ri çe­vir­me­ye yü­zü tut­ma­yan, e.a. yü­zü yu­mu­şak
yurt tut­mak: bir ye­ri ken­di­ne yurt edin­mek, yer­leş­mek
yu­var­lak he­sap: kü­çük tu­tar­lar atıl­dık­tan son­ra, bir bü­tün sa­yı­ya ta­mam­la­na­bi­len he­sap, e.a. to­par­lak he­sap
yu­var­lak ko­nuş­mak: sö­zü­nü et­ti­ği ko­nu­da ay­rın­tı­la­ra gir­me­mek
yu­var­lak sa­yı: kü­çük tu­tar­lar atıl­dık­tan son­ra bir bü­tü­ne ta­mam­lan­mış sa­yı, e.a. to­par­lak sa­yı
yu­var­la­nıp git­mek: el­de­ki ge­çim ola­nak­la­rı­yla ya­şam sür­mek
yu­va­sı­nı boz­mak: bk. yu­va­sı­nı da­ğıt­mak
yu­va­sı­nı da­ğıt­mak: ku­ru­lu ev ve ai­le dü­ze­ni­ni boz­mak, e.a. yu­va­sı­nı boz­mak
yu­va­sı­nı yap­mak (bi­ri­nin): bk. hak­kın­dan gel­mek (2)
yu­va­sı­nı yık­mak (bi­ri­nin, bi­ri): 1) bi­ri­nin eşin­den bo­şan­ma­sı­na ne­den ol­mak, 2) bi­ri, eşin­den ay­rı­la­rak ken­di ai­le dü­ze­ni­ni yok et­mek
yük al­tı­na gir­mek: ağır bir gö­rev üst­len­mek
yük kal­dır­mak: en ağır iş­le­ri ken­di­si üst­le­ne­rek, o iş­le­ri yap­ma­sı ge­re­ken ki­şi­le­rin üze­rin­de­ki yü­kü ha­fif­let­mek
yük ol­mak (bi­ri­ne): can sı­kı­cı bir işi­ni baş­ka­sı­na yap­tır­mak, 2) ken­di pa­yı­na ­dü­şen bir har­ca­ma­yı baş­ka­sı­nın öde­me­si­ne bı­rak­mak
yük­sek­ler­de do­laş­mak: el­de edil­me­si ko­lay ol­ma­yan şey­ler is­te­mek, e.a. yük­sek­ten uç­mak
yük­sek per­de­den ko­nuş­mak: 1) ko­nu­şur­ken se­si­ni yük­selt­mek, 2) kar­şı­sın­da­ki­le­ri kü­çüm­se­yen bir tu­tum­la ko­nuş­mak, 3) ya­pıl­ma­sı güç şey­le­ri ko­lay­ca ger­çek­leş­ti­re­bi­le­cek­miş iz­le­ni­mi uyan­dı­ra­cak bi­çim­de ko­nuş­mak
yük­sek­ten at­mak: ya­pa­ma­ya­ca­ğı şey­le­ri ya­pa­bi­lir­miş gi­bi söy­le­mek, b.a. man­gal­da kül bı­rak­ma­mak; taf­ra sat­mak
yük­sek­ten bak­mak (bi­ri­ne): bk. te­pe­den bak­mak
yük­sek­ten uç­mak: bk. yük­sek­ler­de do­laş­mak
yük­te ha­fif pa­ha­da ağır (eş­ya): ta­şın­ma­sı ko­lay ve de­ğer­li
yü­kün al­tın­dan kalk­mak: 1) üst­len­di­ği ağır bir işi ba­şar­mak, 2) gör­dü­ğü iyi­li­ğin kar­şı­lı­ğı sa­yı­la­bi­le­cek bir şey­ler yap­mak
yü­kü­nü al­mak: ta­şı­ya­bi­le­ce­ği en ağır yü­kü yük­len­miş ol­mak
yü­kü­nü tut­mak: çok zen­gin ol­mak, mal mülk edinmek
yük vur­mak (hay­va­na): yük yük­le­mek
yü­re­ği ağ­zı­na gel­mek: bir­den­bi­re çok kork­mak
yü­re­ği ba­yıl­mak: çok acık­mak
yü­re­ği bur­kul­mak: çok üzül­mek, çok acı duy­mak
yü­re­ği cız et­mek: çok acı­mak, içi sız­la­mak, e.a. yü­re­ği cız­la­mak
yü­re­ği cız­la­mak: bk. yü­re­ği cız et­mek
yü­re­ği çarp­mak: he­ye­can­lan­ma so­nu­cu yü­re­ği hız­lı hız­lı ça­lış­mak, b.a. yü­re­ği hop et­mek; yü­re­ği kalk­mak; yü­re­ği oy­na­mak
yü­re­ği da­yan­ma­mak: duy­du­ğu acı­ya kat­la­na­ma­mak
yü­re­ği ezil­mek: bk. içi ezil­mek
yü­re­ği fe­rah­la­mak: kay­gı­dan kur­tul­mak, e.a. yü­re­ği ha­fif­le­mek
yü­re­ği ha­fif­le­mek: bk. yü­re­ği fe­rah­la­mak
yü­re­ği hop et­mek: bir­den­bi­re kor­kup he­ye­can­lan­mak, e.a. yü­re­ği hop­la­mak; b.a. yü­re­ği çarp­mak; yü­re­ği kalk­mak; yü­re­ği oy­na­mak
yü­re­ği hop­la­mak: bk. yü­re­ği hop et­mek
yü­re­ği ka­bar­mak: 1) içi sı­kın­tıy­la do­lup de­rin so­luk al­ma ge­re­ği­ni duy­mak, 2) mi­de­si bu­lan­mak
yü­re­ği kalk­mak: kor­kup he­ye­can­lan­mak, e.a. yü­re­ği çarp­mak; yü­re­ği hop et­mek; yü­re­ği oy­na­mak
yü­re­ği ka­rar­mak: içi­ne sı­kın­tı ve ka­ram­sar­lık çök­mek
yü­re­ği ka­tı: bk. ka­tı yü­rek­li
yü­re­ğin­den geç­mek: dü­şün­mek
yü­re­ğin­den gel­mek: bir şe­yi is­te­ye­rek, se­ve­rek yap­mak
yü­re­ğin­den kan git­mek: için­de pek de­rin bir acı duy­mak
yü­re­ği­ne ateş düş­mek: bk. içi­ne ateş düş­mek
yü­re­ği­ne dert ol­mak: bk. içi­ne dert ol­mak
yü­re­ği­ne do­kun­mak: üzül­mek
yü­re­ği­ne in­mek: 1) an­sı­zın öl­mek, 2) üzün­tü­den öle­cek gi­bi ol­mak
yü­re­ği­ne iş­le­mek: bk. içi­ne iş­le­mek
yü­re­ği­ne so­ğuk su ser­pil­mek: bk. yü­re­ği­ne su ser­pil­mek
yü­re­ği­ne su ser­pil­mek: fe­rah­la­tı­cı bir ha­ber ya da du­rum do­la­yı­sıy­la, duy­du­ğu kay­gı ha­fif­le­mek
yü­re­ği­nin ya­ğı eri­mek: bk. içi­nin ya­ğı eri­mek
yü­re­ği oy­na­mak: bir­den he­ye­can­lan­mak, se­vin­mek, coş­mak, e.a. yü­re­ği çarp­mak; yü­re­ği hop et­mek; yü­re­ği kalk­mak
yü­re­ği par­ça­lan­mak: bi­ri­nin düş­tü­ğü üzü­cü du­ru­ma pek çok acı­mak, e.a. yü­re­ği par­ça par­ça ol­mak
yü­re­ği par­ça par­ça ol­mak: bk. yü­re­ği par­ça­lan­mak
yü­re­ği par­la­mak: coş­mak, he­ye­can­lan­mak
yü­re­ği pek: ka­tı yü­rek­li
yü­re­ği ra­hat­la­mak: üzün­tü ve kay­gı­dan kur­tul­mak
yü­re­ği se­rin­le­mek: üzün­tü­sü, kay­gı­sı ha­fif­le­mek
yü­re­ği sız­la­mak: bk. ci­ğe­ri sız­la­mak; kal­bi sız­la­mak
yü­re­ği so­ğu­mak: düş­man­dan öç ala­rak ya da onun bir fe­lâ­ke­te uğ­ra­ma­sı do­la­yı­sıy­la içi fe­rah­la­mak
yü­re­ği şiş­mek: can sı­kı­cı şey­ler din­le­mek­ten bu­nal­mak, e.a. içi şiş­mek
yü­re­ği tit­re­mek: duy­gu­lan­mak
yü­re­ği tü­ken­mek: bk. ne­fes tü­ket­mek
yü­re­ği ür­per­mek: çok kork­mak
yü­re­ği yağ bağ­la­mak: is­te­ği­nin ye­ri­ne gel­me­sin­den bü­yük fe­rah­lık duy­mak
yü­re­ği yan­mak: 1) pek çok acı­mak, 2) fe­lâ­ke­te uğ­ra­mak, b.a. içi­ne ateş düş­mek
yü­re­ği ya­ra­lı: uğ­ra­dı­ğı acı­nın üzün­tü­sü­nü için­de ta­şı­yan
yü­re­ği yuf­ka: bk. yuf­ka yü­rek­li
yü­rek ka­ra­sı: iş­le­nen bir gü­nah­tan son­ra du­yu­lan sü­rek­li ve üzü­cü piş­man­lık
yü­rek­ler acı­sı: bk. iç­ler acı­sı
yü­rek Se­lânik< bi­rin­de: çok kor­kak, çok ürkek
yü­rek tü­ket­mek: bk. ne­fes tü­ket­mek
yü­rek ver­mek: ce­sa­ret­len­dir­mek, yü­rek­len­dir­mek
yü­rek ya­ra­sı: bü­yük ke­der
yü­rür­lü­ğe gir­mek: ya­sal hü­küm­ler uy­gu­lan­ma­ya baş­lan­mak
yü­rü ya ku­lum de­miş (Al­lah ona): bk. Al­lah yü­rü ya ku­lum de­miş
yü­rü­yüş yap­mak: 1) spor ama­cıy­la yü­rü­mek, 2) bir ola­yı pro­tes­to et­mek ya da bir ko­nu­ya dik­ka­ti çek­mek ama­cıy­la top­lu­ca yü­rü­mek
yüz akıy­la: utan­ma­yı ge­rek­ti­ren bir du­ru­ma düş­me­den, onur­la
yüz ak­lı­ğıy­la çık­mak (bir iş­ten): bk. yü­zü­nün akıy­la çık­mak
yüz­ba­şı­nın atı mı osu­ru­yor: hepimizi ilgilendiren çok önem­li şey­ler söy­lü­yo­rum, ni­çin din­le­mi­yor­su­nuz, k.
yüz bul­mak (bi­ri): il­gi ve ya­kın­lık gör­mek
yüz bu­lun­ca as­tar is­te­mek: bk. yüz ve­rin­ce as­tar is­te­mek
yüz çe­vir­mek (bir kim­se­den): il­gi­si­ni kes­mek, onun­la il­gi­len­me­mek, b.a. dir­sek çe­vir­mek
yü­ze çık­mak: şı­mar­mak, yüz­süz­leş­mek
yü­ze du­ra­ma­mak: bi­ri­nin ha­tı­rı­nı kı­ra­ma­mak, is­te­ği­ne kar­şı ge­le­me­mek
yü­ze gül­mek (bi­ri­si, bir nes­ne): 1) ri­ya­kâr­lık yap­mak, ya­lan­dan dost gö­rün­mek, 2) göz ok­şa­yan bir gö­rü­nü­şü ol­mak
yü­ze gü­lü­cü: iki­yüz­lü, ri­ya­kâr
yüz et­mek: bir so­ru­nun çö­zü­mü­nü baş­ka­la­rı­nın üze­ri­ne yık­mak
yü­ze yü­ze kuy­ru­ğu­na gel­mek: ço­ğu ya­pı­lan bir işin bit­me­si­ne çok az kal­mak
yüz ge­ri et­mek: ge­ri dön­mek
yüz gö­rüm­lü­ğü: gü­ve­yin, dü­ğün gü­nü du­va­ğı­nı açar­ken ge­li­ne ver­di­ği ar­ma­ğan
yüz gös­ter­mek: bk. baş gös­ter­mek
yüz göz ol­mak: ara­da­ki say­gıyı, özeni ve dik­ka­ti kal­dı­rıp bir­bi­ri­ne kar­şı la­uba­li, sen­li­ben­li dav­ran­mak
yüz kı­zar­tı­cı: şey, durum: utan­dı­rı­cı, uta­nı­la­cak
yüz kız­dır­mak: utan­ma­yı gö­ze al­mak
yüz su­rat da­vul de­ri­si: bk. yüz su­rat mah­ke­me du­va­rı
yüz su­rat hak ge­ti­re: 1) asık su­rat­lı, su­rat­sız, 2) yü­zü mak­yaj­sız, ba­kım­sız
yüz su­rat mah­ke­me du­va­rı: hiç utan­ma­sı yok­tur, en ağır söz­le­ri de söy­le­sen et­ki­len­mez, e.a. su­rat mah­ke­me du­va­rı
yüz­su­yu dök­mek (bi­ri­ne): ken­di­ni acın­dı­ra­rak ri­ca­da bu­lun­mak
yüz sür­mek: aşı­rı sev­gi­si­ni, say­gı­sı­nı ka­nıt­la­ya­ca­ğı ki­şi­nin önün­de yü­zü­nü ye­re sür­mek is­ter­ce­si­ne eğil­mek
yüz ta­kın­mak: duy­gu­su­nu yü­zü­ne ver­di­ği bi­çim­le be­lirt­mek
yüz tut­mak (bir şey, bel­li bir du­rum al­ma­ya): yö­nel­mek, be­lir­me­ye baş­la­mak, ol­mak üze­re bu­lun­mak
yü­zü açıl­mak (bir şe­yin): gü­zel­li­ği, par­lak­lı­ğı or­ta­ya çık­mak
yü­zü ak: uta­nı­la­cak bir du­ru­mu ol­ma­yan, k.a. yü­zü ka­ra
yü­zü ak ol­sun: kal­kış­tı­ğı işi ba­şa­rsın, uta­nı­la­cak du­ru­ma düş­me­sin
yü­zü asık: so­murt­kan, küs­kün, e.a. asık su­rat
yü­zü eşek de­ri­si: utan­maz, ar­lan­maz, ağır sözden alınmaz, yüz­süz, e.a. yü­zü ka­sap sün­ge­riy­le si­lin­miş; yü­zü­nün de­ri­si ka­lın
yü­zü gör­me­mek (ra­hat, uy­ku, dert...): bu du­rum­lar­dan yok­sun ol­mak, uzak bu­lun­mak
yü­zü gö­tü bir ol­mak: yap­tık­la­rın­dan piş­man ol­ma­mak, eleş­ti­ri­ler, uya­rı­lar­dan et­ki­len­me­mek
yü­zü gö­zü açıl­mak: 1) cin­sel iliş­ki­le­ri öğ­ren­mek, 2) top­lum­sal iliş­ki­ler kur­ma­ya, çev­re­si­ni, dün­ya­yı ta­nı­ma­ya baş­la­mak
yü­zü gül­mek: fe­rah­la­mak, se­vin­mek, ne­şe­len­mek
yü­zü kal­ma­mak (bi­ri­ne kar­şı): bir kim­se­den da­ha ön­ce bir­çok ri­ca­da bu­lun­du­ğu için ye­ni bir şey is­te­me­ye sı­kıl­mak, e.a. yü­zü ol­ma­mak
yü­zü ka­ra: uta­nı­la­cak bir du­ru­mu bu­lu­nan, k.a. yü­zü ak
yü­zü ka­sap sün­ge­riy­le si­lin­miş: bk. yü­zü eşek de­ri­si
yü­zün­den ak­mak (du­ru­mu): o an için­de bu­lun­du­ğu du­rum yü­zün­den bel­li ol­mak, b.a. üs­tün­den ak­mak
yü­zün­den dü­şen yüz par­ça: ca­nı­nın bir şe­ye çok sı­kıl­dı­ğı yü­zün­den açık­ça bel­li, su­ra­tı asık, e.a. su­ra­tın­dan dü­şen yüz par­ça
yü­zün­den kan fış­kır­mak: bk. ya­na­ğın­dan kan dam­la­mak
yü­zün­den oku­mak: kar­şı­sın­da­ki­nin için­de bu­lun­du­ğu du­ru­mu, su­ra­tın­a ba­ka­rak an­la­mak
yü­zün­den okun­mak: dü­şün­dü­ğü, söy­le­mek is­te­di­ği su­ra­tın­dan an­la­şıl­mak
yü­zün­de şey­tan tü­yü var: ca­na ya­kın, se­vim­li, her­ke­si ken­di­ne ça­buk sev­di­rir
yü­zü­ne atıl­mak (bi­ri­nin): say­gı duy­ma­sı ge­re­ken ki­şi­ye öf­ke­li, kı­rı­cı söz­ler söy­le­mek
yü­zü­ne ba­ğır­mak (bi­ri­nin): bi­ri­ne say­gı­sız­ca ve öf­key­le çı­kış­mak, ağır söz­ler söy­le­mek
yü­zü­ne ba­kı­lır: çir­kin sa­yıl­maz, gü­zel­ce
yü­zü­ne bak­ma­mak: 1) küs­mek, gü­cen­mek, 2) il­gi gös­ter­me­mek, önem­se­me­mek
yü­zü­ne bak­ma­ya kı­yıl­maz: gö­rül­me­miş gü­zel­lik­te
yü­zü­ne bir da­ha bak­ma­mak: da­rı­lıp ko­nuş­ma­mak
yü­zü­ne çarp­mak: bk. yü­zü­ne vur­mak
yü­zü­ne du­ra­ma­mak: bir is­te­ğe “ha­yır” di­ye­me­mek, kı­ra­ma­mak, da­ya­na­ma­mak
yü­zü­ne dur­ma­mak: hak­kı olan şe­yi ken­di­si­ne ver­me­yen ki­şi­ye kar­şı is­te­mek­te di­ren­me­mek
yü­zü­ne gel­me­mek (bi­ri­nin): ka­ba­ha­ti­ni, yanlışını bil­mez­lik­ten gel­mek, k.a. yü­zü­ne vur­mak, k.a. yü­zü­ne vur­mak
yü­zü­ne gö­zü­ne bu­laş­tır­mak: ele al­dı­ğı işi be­ce­re­me­yip için­den çı­kıl­maz du­ru­ma ge­tir­mek
yü­zü­ne gül­mek (bi­ri­nin): 1) ona dost­muş gi­bi gö­rün­mek, 2) il­gi­len­mek, ya­kın­lık gös­ter­mek
yü­zü­ne has­ret kal­mak (bir şe­yin): o şe­yin mah­ru­mi­ye­ti­ni çek­mek, çok ge­rek­ti­ği hal­de on­dan yok­sun bu­lun­mak, e.a. yü­zü­nü gör­me­mek
yü­zü­ne kan gel­mek: sağ­lı­ğı dü­ze­lip ben­zi­nin sol­gun­lu­ğu geç­mek
yü­zü­ne kar­şı (bi­ri­nin): o kim­se­nin önün­de ve on­dan çe­kin­me­den
yü­zü­ne tü­kür­se­ler yağ­mur ya­ğı­yor sa­nır: çok ar­sız, onur­suz, yüzsüz, anlayışsız
yü­zü­ne vur­mak: ka­ba­ha­ti­ni yü­zü­ne kar­şı söy­le­ye­rek ken­di­si­ni ayıp­la­mak, k.a. yü­zü­ne gel­me­mek
yü­zü­nü ağart­mak (bi­ri­nin, ken­di): 1) bi­ri­ne be­ğe­ni­lir bir iş ya­pa­rak övünç du­ya­ca­ğı bir du­ru­ma ka­vuş­tur­mak, 2) yap­tı­ğı iş­le ken­di­si­ne övü­ne­ce­ği bir du­rum ka­zan­dır­mak
yü­zü­nü bu­ruş­tur­mak: bk. yü­zü­nü ek­şit­mek
yü­zü­nü ek­şit­mek: yü­zü­ne hoş­nut­suz­lu­ğu­nu be­lir­ten bir bi­çim ver­mek, e.a. su­ra­tı­nı ek­şit­mek; yü­zü­nü bu­ruş­tur­mak
yü­zü­nü gö­ren cen­net­lik: uzun sü­re­dir gö­rün­mü­yor/gö­rün­mü­yor­sun
yü­zü­nü gör­me­mek: bk. yü­zü­ne has­ret kal­mak
yü­zü­nü gül­dür­mek (bi­ri­nin): bi­ri­ne iyi­lik et­mek, mut­lu ol­ma­sı­nı sağ­la­mak
yü­zü­nü ka­ra çı­kar­mak (bi­ri­nin): 1) söy­le­dik­le­ri­nin doğ­ru ol­ma­dı­ğı­nı ka­nıt­la­ya­rak onu utan­dır­mak, 2) bi­ri: onu sa­vu­nan ki­şi­yi utan­dı­ra­cak dav­ra­nış­ta bu­lun­mak
yü­zü­nü kı­zart­mak (ken­di, bi­ri­nin): 1) uta­na­ca­ğı­nı bi­le­rek yap­mak, 2) bi­ri­ni uta­na­cak du­ru­ma dü­şür­mek
yü­zü­nü kız­dır­mak: onu­ru­na, gu­ru­ru­na önem ver­me­den bi­rin­den bir şey is­te­mek
yü­zü­nün akıy­la çık­mak (bir iş­ten): üst­len­di­ği işi, ba­şa­rıy­la ya­pıp bi­tir­mek, e.a. yüz ak­lı­ğıy­la çık­mak
yü­zü­nün de­ri­si ka­lın: bk. yü­zü eşek de­ri­si
yü­zü­nü şey­tan gör­sün: on­dan nef­ret edi­yo­rum, kar­şı­ma çık­ma­sın, gö­zü­me gö­rün­me­sin
yü­zü­nü ye­re ge­tir­mek (bi­ri­nin): utan­dır­mak, mahçup ol­ma­sı­na yol aça­cak bir dav­ra­nış­ta bu­lun­mak
yü­zü­nü­ze gül­ler: iğ­renç, mi­de bu­lan­dı­ra­cak bir şey­den söz et­me­den ön­ce, kendisini dinleyenlerin tep­ki­si­ni, hoşnutsuzluğunu ha­fif­let­mek ama­cıy­la: af­fe­der­si­niz; iz­ni­niz­le an­la­mın­da
yü­zü ol­ma­mak: bk. yü­zü kal­ma­mak
yü­zü pek: bi­ri­ne söy­len­me­si güç olan şe­yi çe­kin­me­den, sı­kıl­ma­dan söy­le­ye­bi­len ya da ken­di­sin­den is­te­ni­len şey­le­ri ra­hat­lık­la ge­ri çe­vi­re­bi­len, k.a. yu­mu­şak yüz­lü
yü­zü sı­cak: ya­nı­na gi­de­ce­ği ki­şi ta­ra­fın­dan iyi kar­şı­la­na­ca­ğı­nı bi­len, k.a. yü­zü so­ğuk
yü­zü sir­ke sat­mak: hoş­nut­suz­lu­ğu su­ra­tın­dan bel­li ol­mak, su­ra­tı tat­sız bir an­lam ta­şı­mak, b.a. ek­şi yüz
yü­zü so­ğuk: hoş kar­şı­lan­ma­yan, se­vim­siz, k.a. yü­zü sı­cak
yü­züs­tü bı­rak­mak: 1) ya­pa­yal­nız, kim­se­siz, kö­tü bir du­rum­da kal­ma­sı­na ne­den ol­mak, 2) baş­la­dı­ğı işi ta­mam­la­ma­mak, sav­sak­la­mak, e.a. yü­züs­tü kal­mak
yü­züs­tü kal­mak (bir iş): za­ma­nın­da ya­pıl­ma­yıp ol­du­ğu gi­bi bı­ra­kıl­mak
yü­zü su­yu hür­me­ti­ne (bi­ri­nin): o kim­se­nin ha­tı­rı­na, ona say­gı gös­ter­miş ol­mak için, ona du­yu­lan say­gı­nın yar­dı­mıy­la
yü­zü tut­ma­mak: kar­şı­sın­da ra­hat dav­ra­na­ma­ya­ca­ğı­nı bil­di­ği için o ki­şi­den bir şey is­te­me­ye, ona bir şey söy­le­me­ye çe­kin­mek
yü­zü ya­zı­lı kal­mak (bir şe­yin): ye­nil­mek, kul­la­nıl­mak için ha­zır­lan­mış­ken, her­han­gi bir ne­den­le hiç do­ku­nul­ma­dı­ğın­dan ol­du­ğu gi­bi dur­mak
yü­zü yer­de: al­çak­gö­nül­lü
yü­zü yok: ka­ba­hat­li ol­du­ğun­dan ya da da­ha ön­ce­de baş­ka is­tek­ler­de bu­lun­muş ol­du­ğun­dan ken­di­sin­den bir şey is­te­me­ye ce­sa­ret ede­mi­yor, uta­nı­yor, e.a. yü­zü ol­ma­mak
yü­zü yu­mu­şak: bk. yu­mu­şak yüz­lü
yüz ver­dik de­li­ye, gel­di sıç­tı ha­lı­ya: gös­ter­di­ği­miz ya­kın­lık­tan şı­mar­dı, yap­tı­ğı ter­bi­ye­siz­lik­le bi­zi güç du­rum­da bı­rak­tı
yüz ver­dik­çe yüz da­ha is­te­mek: bk. yüz ve­rin­ce as­tar is­te­mek
yüz ve­rin­ce as­tar is­te­mek: gör­dü­ğü kü­çük bir il­gi­den şı­ma­ra­rak, da­ha ge­niş yet­ki el­de et­me­ye, ken­di­si­ne da­ha çok ya­rar sağ­la­ma­ya ça­lış­mak, e.a. yüz bu­lun­ca as­tar is­te­mek; yüz ver­dik­çe yüz da­ha is­te­mek
yüz ver­mek (bi­ri­ne): il­gi, ya­kın­lık gös­ter­mek, her dav­ra­nı­şı­nı hoş­gö­rüy­le kar­şı­la­mak
yüz yü­ze bak­mak: kar­şı­lık­lı iliş­ki­le­ri ko­ru­mak, bir­bi­riy­le gö­rü­şür, ko­nu­şur durum­da ol­mak
yüz yüze gel­mek: bk. kar­şı kar­şıya gel­mek