Dil Haşlama
Yardımcı Sözlük (altı çizili sözcükler için tıklayın)
abanoz (Far. abnus) aynı adlı ağacın ağır, sert ve siyah renkli tahtası.
abli (İt.) denizcilikte, yarım sereni sağa sola çevirmek için kullanılan araç.
açmaz, satranç ya da dama oyununda, karşısındakini içinden zor çıkacağı duruma getirmek.
ağyar (Ar.) başkaları, yabancılar, eller.
ahir (Ar.) son, sonraki.
ahmer (Ar.) kırmızı.
Arafat (Ar.) Mekke’nin doğusunda, hacıların, kurban bayramının arife günü toplandıkları tepe.
arpalık, eskiden müftü ve kazasker gibi din görevlilerine aylık yerine verilen yiyecek, giyecek gibi şeyler ya da para.
aşina (Far.) bildik, tanıdık.
ayyuk (Ar.) göğün en yüksek yeri.
balaban, bataklıklarda yaşayan, balıkçıla benzer, eti yağlı ve ağır, iri bir kuş.
basiret (Ar.) doğru görüş, uzağı görüş, seziş, uyanıklık, anlayış, kavrayış, dikkat, sağgörü.
bender (Far.) yükleme, boşaltma yapılan iskele.
berzah (Ar.) çok sıkıntılı yer.
bey, aşık kemiğinin "cuk" arkasındaki yumrusu.
bina (Ar.) Arapça dilbilgisinde fiil mastarlarının (eylemlik) çatı ve çekimlerini öğreten bölümü.
cami (Ar.) toplayan, bir araya getiren, içine alan.
cemaat (Ar.) insan kalabalığı.
cemaziyelevvel (Ar.) ay takviminin beşinci ayı.
[Deyim: Eski yazı döneminde, yükselmiş bir kişinin, küçük bir memurken üzerinde cemaziyelevvel yazılı evrak torbasını çalıp kendisine don diktirdiğinin bilindiğini anlatır.]
cibilliyet (Ar.) bir kimsenin huy ve ahlâk bakımından yaradılışı, mayası.
cim(Ar.) Arap alfabesinde "c" harfi. [Deyimdeki anlamı: Cahilin kafasındaki boş beyni, cim harfinin ortasındaki nokta gibidir.]
cirm(Ar.) cirim, hacim, oylum, büyüklük.
cuk, aşık kemiğinin çukur göbek tarafı.
cümbür (Ar. cumhur) toplu olarak, hepsi birden.
çağanak (Far. çegane) çengilerin kullandığı küçük, zilli tef.
çattık (çatmak’tan): 1) üzücü bir olayla karşılaşmak. 2) teyellemek, bağlamak.
çekirdek, kuyumculukta kullanılan, beş santigrama (0.05 gram) eşit ağırlık ölçüsü.
çerge, derme çatma çadır, Çingene çadırı.
çeşni (Far. çaşni) tat, lezzet.
çil, bir kuş türü, dağ tavuğu.
darbe (Ar.) vuruş, çarpış.
defi hacet (Ar. def-i hacet) gerekliği yerine getirmek, gidermek; büyük abdest bozmak.
Demokles, Damokles olarak da bilinir. İÖ 405-367 yılları arasında Sicilya’daki Siracusa kentinde hüküm süren Yaşlı Dionysios’un nedimlerinden.
[Tarihe geçmesine neden olan Demokles’in Kılıcı deyiminin öyküsü, efsaneye göre şöyledir: Hükümdarlığın mutluluk içinde yaşamak olduğunu sürekli ve abartarak dile getiren Demokles’i, Dionysios bir gün bir ziyafete davet eder ve onu tavana incecik bir iple asılı duran bir kılıcın altına oturtur. Böylelikle ona iktidarda olanların yazgısının, Dionysios’un kılıç altındaki durumu kadar tehlikede olduğunu gösterir.]
devlet (Ar.) deyimdeki mecaz olarak anlamı: mutluluk, talih.
dirhem (Ar.) 1/400 okkaya eşit olan, 3,148 gramlık eski bir tartı birimi.
divan (Far.) cumhuriyetten önceki dönemde, yüksek düzeydeki devlet adamlarından oluşan büyük kurul.
dört üstü, rahatı, keyfi yerinde olanların oturuş biçimi, bağdaş kurup oturma.
efrat (Ar.) fert’in (ferd) çoğulu, fertler, bireyler, ögeler.
ehvenişer (Ar. ehven-i şerr) kötülerin arasında en az kötü olanı.
ekti, başkalarının sırtından geçinen, asalak.
el, yabancı, yakınların dışında kalan kimse, başkası.
el arı, kendisine yabancı olanlardan, başkalarından utanıldığı için.
elif (Ar.) eski yazıda kullanılan Arap alfabesinin ilk harfi; yukarıdan aşağıya uzun bir çizgi olarak yazılırdı.
em, ilâç, merhem.
emir (Ar.) buyruk, komut, istek.
endaze (Far.) eskiden kullanılan 65 santim boyunda bir uzunluk ölçüsü; deyimdeki mecaz anlamı: ölçü.
erkânıharp (Ar. erkân-i harb) kurmay.
ervah(Ar.) ruhlar; deyimdeki anlamı: kişi.
eşkin, atın bir tür hızlı yürüyüşü.
eşref (Ar.) çok onurlu, çok şerefli; deyimdeki anlamı: mutlu, uğurlu.
eyyam (Ar.) günler; mecaz anlamı: iyi, elverişli zaman.
fevt (Ar.) elden çıkma (çıkarma), kaçırma, yitirme.
fıstıkî (Ar. fustukî) sarıya çalan açık yeşil renk, fıstık renginde.
fi (ar.) "de", "içinde" anlamlarında sözlerin başında kullanılan edat; deyimdeki kullanım biçimi: tarihin birinde.
fücur (Ar.) günah, zina; deyimdeki anlamı: fitne günahı işleyen.
fülüs (Ar.) bakır para; bozuk paraların değeri en düşük olanı.
fütur (Ar.) bezginlik, umutsuzluk, usanç.
gani (Ar.) zengin, bol, fazla.
ganimet (Ar.) savaşta düşmandan kalan ya da ele geçirilen mal.
gayri müsellâh (Ar. gayr-i müsellâh) sakat olduğu için eline silâh verilmeyen asker.
gayya (Ar.) cehennemde bulunduğu var sayılan bir kuyu ya da derin bir dere.
germ ü serd (Far.) sıcak ve soğuk; deyimdeki anlamı; iyi kötü, acı tatlı.
hadde (Ar.) eritilmiş madenleri tel durumuna getirmek için kullanılan ve türlü çapta delikleri olan çelik araç.
hadım (Ar. hâdim) kısırlaştırılmış, enenmiş erkek.
hafakan (Ar.) sıkıntı, yürek çarpıntısı.
hâk (Far.) yer, toprak.
halef (Ar.) birinin ardından gelip onun yerine geçen, ardıl.
halvet (Ar.) ıssız yerde yalnız kalma; ıssız ve kapalı yer.
har (Ar.) sıcak, kızgın, yakıcı.
harem (Ar.) eski saray ve konaklarda kadınlara ayrılan bölüm.
hasbi (Ar.) gönüllü ve karşılık beklemeden yapılan.
haşir (Ar.) toplanma, bir araya gelme.
hatime (Ar.) son, sonuç.
havil (Ar. hevl) korku (havliyle: korkuyla).
havsala (Ar.) zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi.
havut(Far.) deve semeri.
hırtlamba, perişan, derbeder kılıklı.
hımhım, sesleri genzinden (burnundan) çıkararak konuşan.
hışır, olgunlaşmamış kavun, karpuz (deyimdeki anlamı: yıpranmış, hırpalanmış, ezilmiş).
huzur (Ar.) hazır olma, bir yerde bulunma.
ıska, a. boşa çıkarma, rast getirememe.
ıskarta (İt. scarto) herhangi bir nedenle değerini yitirmiş mal.
imaret (Ar.) yoksullara yiyecek yardımında bulunan hayır kurumu.
ismi fail (Ar. ism-i fail) Arapça dilbilgisinde adını fail kalıbından alan çekim, nesne.
izan (Ar.) anlayış, anlama yeteneği.
jurnal (Fr. journal) biriyle ilgili olarak yetkililere verilen kötüleme, ihbar yazısı; diğer bir anlamı da günlük.
kadem (Ar.) ayak, adım; mecaz olarak: uğur.
kadir gecesi (Ar.+ T.) Ramazan ayının 27. gecesi. Müslümanlarca en kutsal gecelerden biri sayılır.
kal (Ar.) söz, lâkırdı, lâf.
kâm (Far.) dilek, gönülden duyulan istek.
karabatak, perde ayaklılardan, gagası uzun ve sivri, kara tüylü, balıkla beslenen ve avını suya dalarak yakalayan bir deniz kuşu.
karasu, gözün iç basıncının çoğalmasıyla kendini gösteren ve körlüğe neden olabilen bir göz hastalığı, glokom.
kaşbastı, alından geçerek başı çepeçevre saran bağ, çatkı.
kelâm (Ar.) söz
kelli felli (Ar. kerr ü ferr) savaşta çekilip, derlenip toparlandıktan sonra yeniden saldırmak anlamındaki deyimin yazılışı, sesi ve anlamı değişmiş biçimi.
keramet (Ar.) ermiş kişilerin gösterdiklerine inanılan, doğaüstü ve şaşkınlık uyandırıcı durum; deyimdeki anlamı: keramet sayılabilecek olan şey.
kerrake (Osm.) eskiden bilim adamlarının giydiği, ince softan hafif ve dar bir üstlük.
kesek, bel, çapa ya da sabanın topraktan kaldırdığı iri parça.
kıran, afet, ölet, öldürücü salgın hastalık.
kırklar, göze görünmeyen fakat evrenin düzeninde önemli etkileri olduğuna inanılan kırk ermiş kişi.
kıssa (Ar.) anlatılan bir olay, hikâye, öykü, fıkra.
köseği, ucu yanmış odun; ateş karıştırmaya yarayan odun ya da demir, eğsi.
kumkuma (Ar.) içine konulan sıvıyı çok iyi koruyan şişe ya da testi benzeri kap.
künet (Far.) yapar; deyimdeki anlamı: yapılmış.
lâm cim (Ar.) caiz değil anlamındaki lâ-yecuz sözcüğünün kısa yazılışı.
lâmelif (Ar.) Arapçada, "lâm: l" harfiyle yine ona benzer "elif: a" harflerinin üstten birleşmeyecek biçimde yan yana yazılması.
lök, bir tür erkek deve.
liva (Ar.) bugünkü tugay komutanı tuğgeneralin karşılığı olan mirliva’nın (mir-i liva) kısa yazılışı.
mağribi (Ar.) Mısır’ın batısındaki kuzey Afrika ülkeleri halkından; anlamı: batılı
mani (Ar.) bir şeyin yapılmasını önleyen, engelleyen
Marko Paşa (d. 1824 - ö. 5 Aralık 1888, İstanbul) Rum asıllı Osmanlı hekim. Marko Paşa, çözümlesin ya da çözümleyemesin herkesin sorunlarını sabırla dinlemesiyle ün yapmıştır. Yakınmasını dinleyecek kimse bulamayana Marko Paşa’yı öneren: “Derdini Marko Paşa’ya anlat” deyimi onun bu tutumundan kaynaklanır. Padişah Abdülaziz’e hekimbaşı olarak hizmet etmiş, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane nazırlığı (Tıp Fakültesi dekanlığı) ve Meclis-i Ayan üyeliği (senatörlük) yapmış; Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin (Kızılay Derneği) kurulmasına katkıda bulunmuştur.
marsıvan (Far. merzban; Ar. merzülan) Sınır beyi, sınır valisi, sınır muhafızı.
mate (Ar.) öldü; deyimdeki anlamı: yenildi, yok oldu, sustu.
memat (Ar.) ölüm.
menkul (Ar.) bir yerden bir yere taşınan; ağızdan ağıza söylenegelen, anlatılan şey; deyimdeki anlamı: söylenen, anlatılan.
menzilci (Ar. menzil+ T. ci) eskiden, menzil denilen belirli konaklama noktalarında aktarma yaparak uzak yerlere beygirle posta götüren sürücü; e.a. posta tatarı.
mertebe (Ar.) aşama, derece, rütbe.
mescit (Ar.).) içinde cuma ve bayram namazları kılınmayan, minaresiz, küçük cami.
meskût (Ar.) söylenmemiş, susulmuş, o konuda konuşulamış.
meşrep (Ar.) yaradılış, huy, karakter, mizaç, yaşama ve davranış biçimi.
metelik (Fr. metallique) eskiden kullanılan on para değerindeki metal (maden) para, sikke.
mezhep (Ar.) din, öğreti ve ahlâkta görüş ve anlayış ayrılıklarından doğan kollar.
mim (Ar.) Arap alfabesinde "m" harfi; eskiden yazılı metinlerde değişik amaçlarla işaret olarak da kullanılırdı.
mülâhazat (Ar.) görüşler; mülâhazat hanesi: bir yazıda o konuyla ilgili görüşlerin belirtilmesi için ayrılan yer.
mümkün (Ar. mümkin) olabilir, olası, muhtemel.
münasebet (Ar.) iki şey arasındaki uygunluk; sebep, neden, vesile; ilişki, ilinti.
münhasır (Ar.).) sınırlanmış, sınırlı; bir kimse ya da bir şey için ayrılmış; ona mahsus, ona özgü.
mürit (Ar.) kendini bir kimsenin (bkz. mürşit) bilgisine, öğretisine teslim eden; onun doğrultusunda ilerleyen.
mürşit (Ar.) aydınlatan, doğru yolu gösteren; gafletten uyandıran; özellikle müritlerine (bkz. mürit) tasavvufu öğreten, sırları ve gerçekleri gösteren tarikat şeyhi.
mürüvvet (Ar.) mutluluk, sevinç; yiğitlik, mertlik; iyilikseverlik, cömertlik.
nahır, otlağa yayılan sığır sürüsü.
neşir (Ar.) dağıtma, yayma, duyurma; dağılmak, yayılmak; deyimdeki anlamı: gerektiğinde bir araya gelip sonra dağılmak.
nevi(Ar.).) çeşit, cins, tür.
nevir(Ar.) yüz rengi, bet beniz.
onmak, daha iyi bir duruma gelmek; mutlu olmak, gönül ferahlığına ermek; hastalıktan, dertten kurtulmak.
öreke (Yun. rôka) eğrilmekte olan yün, keten gibi şeylerin tutturulduğu, bir ucu çatal değnek, eğirmen, kirmen.
paye (Far.) rütbe, derece, aşama; önem.
perende (Far.) havada çark gibi dönerek atılan takla.
perese, duvarcıların doğrultu bulmakta kullandıkları şakul ipi.
pes (Far. bes) yeter, kâfi; pes demek deyimindeki anlamı: tamam, kabul ediyorum.
pes (Far. pest) hafif, yavaş, alçak, yumuşak sesle söylenen.
peş (Far. pes) sonra, arka, geri.
peşkeş (Far. pişkeş) armağan, hediye.
püsür (Yun.) can sıkan, pürüz; karışık, dolaşık, kusurlu olma durumu.
rahmet (Ar.) esirgemek, merhamet etmek, acımak.
ramak (Ar.) az bir şey.
rejim (Fr. régime) yönetme, düzenleme biçimi, düzen; deyimdeki anlamı: perhiz, diyet.
resmiyet (Ar.) içten, samimi olmayıp, devlet işlerine özgü ciddilik içinde olma durumu.
revan (Far.) giden, yürüyen.
Rufaîlik (Ar. Rifa’î + T.lik) Ahmed Rifaî’nin kurduğu, insanın bütün nefis baskılarından, geçici eğilimlerinden arınmasını amaçlayan bir Sünni tarikatı.
sadır (Ar. sadr) göğüs, sine; gönül, yürek, kalp.
sarraf (Ar.) kâğıt ve metal paraları birbiriyle değiştiren, altın alışverişi yapan kimse.
sebil (Ar.) kutsal günlerde karşılık beklemeden, hayır için dağıtılan içme suyu, şerbet ve benzerleri.
sefer (Ar.) yolculuk.
selâmlık (Ar. selâm + T. lık) eskiden saray, köşk ya da konaklarda erkeklerin bulunduğu ve erkek konukların alındığı bölüm; karşıtı: harem.
selef (Ar.) bi görevde, bir makamda kendinden önce bulunmuş olan kimse, ardıl; karşıtı: halef.
sem (Ar.) zehir, ağı; ilâç, merhem.
ser (Far.) baş, kafa; başkan, reis; deyimdeki anlamı: kimlik, kişilik, benlik.
sıdk (Ar.) içten bağlılık, sadakat, sağlam, güçlü dostluk.
sır (Ar.) gizli kalan, gizli tutulan, giz; insan aklının yeterince açıklık getiremediği şey; bir işin en zor, en ince yanı; bir amaca ulaşmak için başvurulan özel ve gizli yöntem.
sittin (Ar.) altmış.
süngü, mezar başına nişan olarak dikilen sırık.
sünnet (Ar.) Muhammet Peygamber’in, Müslümanlarca uyulması gerekli sayılan sözleri ve davranışları.
sürçü lisan (T. sürçme + Ar. lisan, sözcüklerinden oluşan kural dışı bir tamlama benzetmesi) ağızdan yanlışlıkla çıkan söz, dil sürçmesi.
Şafiî (Ar.) İslâmlıkta sünnet ehli denilen dört mezhepten biri ve bu mezhepten olan kimse.
şahbaz (Far.) iri bir tür akdoğan kuşu; yiğit, kahraman, mert, batur; çevik ve becerikli.
şahı merdan (Far. şah-i merdan) Hazreti Ali’ye verilen ad: yiğitler şahı.
şiraze (Far.) ciltcilikte, kitap yapraklarını düzgün tutmaya yarayan ince örülmüş şerit; pehlivan kispetinin parçası; deyimdeki anlamı: düzgünlük, doğruluk., düzenli, yolunda olmak durumu.
tafra (Ar.) yüksekten atma, kendini olduğundan büyük gösterip böbürlenme.
tahtı revan (Far. taht-i revan) omuzda taşınan ya da deve, fil, at, katır sırtında götürülen, üstü örtülü, tekerleksiz bir tür taşıma aracı.
talkın (Ar. telkin) bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama.
tav, en uygun durum; işlenecek bir nesnede (demir, toprak, kumaş, kâğıt vd.) bulunması gereken ısı ve nem.
tebdil (Ar.) değiştirmek; tebdili kıyafet (tebdil-i kıyafet) başka bir kılığa girmek; tebdili mekân (tebdil-i mekân) yer değiştirmek.
teber (Far.) kimi dervişlerin taşıdıkları sapı uzunca, keskisi ayça biçiminde, küçük ve hafif balta.
temcit (Ar.) recep, şaban ve ramazan ayları süresince, sabah ezanından sonra minarelerden okunan ve Allah’ın ululuğunu belirten dua; deyimdeki anlamı: imamın birine her sahurda verilen aynı pilâv.
terki, eyerin arka bölümü.
tezkiye (Ar.) temize çıkarma, aklama; bir kimsenin iyi hal sahibi olduğunu kendisini tanıyanlardan soruşturarak ortaya çıkarmak.
tig (Far.) kılıç.
tur (Fr. tour) dolaşma, gezme.
türap (Ar. turab) toz, toprak.
Uhud, Medine yakınlarındaki bir dağın adı; e.a. Hüt dağı.
vebal (Ar.) günah.
velfecri (Ar. ve’l-fecr) Kuran’ın 89. suresinde (Fecr Suresi) geçer. "Tan yerinin ağarmasına ant olsun" demektir; deyimdeki anlamı: gözlerin kurnazca parlamasıyla tan yerinin ağarması arasında bir benzerlik kurar.
velvele (Ar.) gürültü, bağrışma.
virt (Ar.) dinsel bir sözü sürekli yineleme; diline dolama, çok yineleme; alışkanlık haline getirme.
volta (İt.) geminin rüzgâra karşı gidebilmek için sağa sola zikzak yapması.
yakın (Ar. yakin) sağlam, kesin bilgi; bir şeyi iyice, kesinlikle bilme.
yalım, alev; kılıç, bıçak gibi kesici araçların keskin yüzü; deyimdeki anlamı: umulduğu kadar keskin, yakıcı değil.
yancık, kese, torba.
yâr (Far.) sevgili; dost, tanıdık; yardımcı.
ya Sabır (Ar. sabur; sabr) Ey çok sabırlı olan Tanrı.
yeksan (Far.) düz; bir, beraber, aynı düzeyde; eşit, bir düzlükte.
yeldir, bk. yelmek.
yelmek, telâş içinde koşmak.
yılık, çarpık, eğri ağız.
yürek Selânik, "Yahudi gibi" anlamına; Selânik kentinde çok Yahudi bulunduğu söyleminden.
yüz, bir şeyin görünen bölümünde kullanılan (altına astar gelen) kumaş.
zebil, bk. sebil.
zebun (Far.).) güçsüz, zayıf, âciz.
zeker (Ar.) erkeklik organı, kamış.
zemheri (Ar. zemherir) kışın en şiddetli zamanı, karakış (bugünkü takvime göe 21 aralıktan 31 ocağa kadar olan kırk gün, erbain).
zemin (Ar.) taban, döşeme, yer; temel, dayanak; yeryüzü, dünya.
zemzem (Ar.) Kâbe yakınında bulunan bir kuyu ve bu kuyunun Müslümanlarca kutsal sayılan suyu.
zerre (Ar.) çok küçük parçacık.
zevahir (Ar.) bir şeyin dışardan görünüşü; dış yüzü.
zırnık (Far. zirnih) arsenik, sıçanotu; herhangi bir şeyin en küçük, önemsiz ve işe yaramaz parçası.
zıvana (Far. zubane) iki ucu açık küçük, kısa boru; içine kilit dili vb. parçanın girip çıkması için açılan delik.
zoka (Yun.) büyük balıkları tutmakta kullanılan, küçük balık biçiminde, ucu iğneli kurşun parçası.
zurefa (Ar.) zarif sözcüğünün çoğulu; anlamı: zarif kimseler, kibarlar.
zülüf (Far. zulf) şakaklardan sarkan saç lülesi; sevgilinin saçı; deyimdeki zülfü yâr (zülf-i yâr) sevgilinin zülfü.